BİR ERGENEKON YAZISI DAHA- 1

0
540

Uzun süreden beri Türk devletinin siyasal tutumunu
analiz edenlerin önemli bir kısmı Ergenekon konusunda bir cümle kurmadan hiçbir
analiz yapmaz, yapamaz durumdadırlar. Hangi konu ele alınırsa alınsın mutlaka
Ergenekon’la bağı üzerinde ele alıyor, değerlendirmeler böyle yapılıyor.

Sorunların bu şekilde ele alınmasının yol gösterici
paradigması “derin devlet” kavramıdır. Çünkü Türk devletinin güncel
politikalarının anlatılması/anlaşılması için kullanılan Ergenekon kavramı,
“derin devlet” kavramıyla birlikte anlam kazanmaktadır. Daha doğrusu bu
çevreler Türk devletinin içinde ikili bir yapılanma bulunduğunu, bunun bir
kesiminin Ergenekon adlı bir yapılanma olduğunu, diğer grubunun da Erdoğan
olduğunu ön kabul olarak almakta ve buna göre Türk devletinin izlediği
politikaları değerlendirmektedirler

Konu Türk devletinin izlediği ve bütün halkları
ilgilendiren politikalar olunca soruna daha bir önemle yaklaşmak gerektiği
ortadadır. Bunun için olgulara alışılmış düşünme formlarının dışında bakmayı
göze almak, meselelere kolaylaştırıcı şablonlarla bakmanın rahatlığından, kolay
olmasa da, vazgeçmek  gerekmektedir.

Herhangi bir devletin yapısında çeşitli
cuntaların/kliklerin bulunması normaldir.  Böyle cunta ve kliklerin
varlığı devletlerin doğası gereğidir.  Türk devleti içinde bu kural
geçerlidir. Yani Türk devletinin içinden de çeşitli klikler bulunmuştur,
bulunmaktadır, bulunacaktır. Bu durum normal ve doğaldır. Hatta Erdoğan’ın son
dönem iktidarına kadar Türk devletinin belirleyici yapısal özelliği tam da
böyleydi.

Türk devletinin oluşum sürecine kısaca göz
atıldığında, devlet içinde bu yapılanmaların nasıl ve hangi ihtiyaca göre
oluştuğunu görmek kolaydır.  Bilindiği gibi mevcut Türk devleti, Osmanlı
devletinin son döneminde hâkim güç olan İttihat Terakki Fırkasının Türkçü ve
İslamcı düşünsel, siyasal ve sosyal yapısı üzerinde şekillenmiştir. İttihat
Terakkici ekibin 1. Dünya savaşında yenilmesi ve Osmanlının dağılmasında sonra
İTF’nin bir kısım kadrosu, Kemalistler olarak öne çıktılar. Kemalistler henüz
iktidarı ele geçirmedikleri ilk dönemlerde, padişah ile ve
Osmanlıcı/Dinci grupla birlikte hareket etmiştir. Kemalistler daha sonra
iktidarlarını kurarlarken, Osmanlıcı/Dinci grubu tasfiye etmişler, iktidara tek
başına hâkim olmuşlardır.

Mustafa Kemal’in ölümüne kadar devam eden faşist
Kemalist diktatörlük, temel hiçbir değişiklik olmadan, İsmet İnönü tarafından
sürdürülmüştür. Osmanlıcı/İslamcı eğilimleri güçlü olan Menderes- Bayar kliği,
2. Dünya savaşının yarattığı sorunları da kullanarak, seçimlerle devlet içinde
önemli bir konum elde etmiş, parlamento çoğunluğunu alarak hükümet olmuşlardı.
Buna rağmen Kemalist ekip, özellikle ordu içindeki varlığıyla devlet içindeki
konumunu güçlü bir biçimde sürdürmüştür.

Menderes- Bayar Osmanlıcı/İslamcı ekibinin
devlet içindeki konumunda rahatsız olan Kemalist ekip, 1960 darbesini yaparak,
konumlarını yeniden düzenlenmiş, inisiyatif almışlardır. Buna rağmen
Kemalistlerin diktatöryal, asimilasyoncu ve faşist politikaları, tek başına
iktidar olmalarını önlemiş, ancak devlet içine yerleşmiş olan Osmanlıcı/İslamcı
kliğin, işini kolaylaştırmış, varlığını güçlendirmiştir.

Böylece, 1960’lardan sonra   Türk devletinin
içinde, esas olarak iki kliğin varlığı ve ağırlığı daha çok netleşmeye
başlamıştır. Devletin organlarında Kemalistlerle birlikte Osmanlıcı/İslamcı
gruplar da önemli mevzileri ele geçirmişlerdir.

Başından beri Türk devletinin temel politikası
olan ırkçılık ise her iki kliğin ortaklaştığı bir politika olmuştur. Buna
rağmen 1960’lardan sonra, ırkçılığın başka bir versiyonu olarak ortaya çıkan
“milliyetçilik”te Osmanlıcı/İslamcı kliğin yanında yerini almıştır.

Tam bu süreçte “derin devlet” kavramı gündeme
girmiştir. Devletin “en çok sahibi” olduklarını düşünen Kemalistler,
devletlerini, esas olarak demokrasi güçlerine karşı korumak için, ancak ihtiyaç
olduğunda Osmanlıcı/İslamcı klikle yaşadıkları çelişkilerden de,
değerlendirilmek üzere özel bir örgütlenmeye ihtiyaç duymuşlardır. Milli
Güvenlik Kurulu (MGK), Kemalistlerin bu politikalarının sonucu olarak ortaya
çıkan bir örgütlenme olmuştur.

1960’lardan Erdoğan’ın son düzenlemelerine kadar
Türk devleti, bazen birbirleriyle ittifak yapan, bazen çatışan Kemalistlerle
Osmanlıcı/İslamcı ve ırkçı klikler tarafında yönetilmiştir. Devletin “en çok
sahibi” olduklarını düşünen ve devletin içinde önemli bir gücü de olan
Kemalistler, bu dönemde, devlet içindeki Osmanlıcı/İslamcı ve ırkçı kliklerle
zorunlu ittifaklar yaparak, hem konumlarını korumuşlar, hem de devleti
yönetmedeki rollerini oynayabilmişlerdir. Öte yanda Osmanlıcı/İslamcı ekip, bu
yolla ve bu süre boyunca, içinde bulunduğu durumu fırsata dönüştürerek devlet
içindeki gücünü ve mevzilerini artırmıştır.

1970/1980 yıllarında, devlet içinde, Kemalistler
konumlarını korumak, Osmanlıcı/İslamcı ve ırkçı klikler de daha fazla mevzi
kapmak amacıyla birçok çatışma yaşanmıştır. 12. Eylül. 1980 faşist darbesinin,
daha çok taviz vermesi ve önünü açmasıyla
Osmanlıcı/İslamcı ve ırkçı klik, bir yönüyle Fettullah Gülen cemaati,
devlet içindeki varlığını büyütmüş ve mevzilerini çeşitlendirerek konumunu
güçlendirmiştir.  Bu süreç Kürt özgürlük hareketinin yarattığı basınç ile
birleşerek Erdoğan’ın iktidar olmasının yolunu açmıştır.

Cumhuriyetin kuruluşundan beri belli bir sosyal tabanı
ve politik perspektifi olan Osmanlıcı/İslamcı politik yapının kontrolünü eline
geçiren Erdoğan, 2002 yılında, hükümet ve parlamento çoğunluğu gibi mevzilere
dayanarak kendi iktidarını örmeye başladı.

Erdoğan’ın bundan sonra hangi süreçleri işlettiğini ve
Türk devletinin hangi aşamalardan geçtiğini ve  mevcut durumunu, yazının
ikinci bölümde inceleyeceğiz.

NOT­: Elbette
“derin devlet” kavramını böylesine özel bir duruma özgü olarak ele almak doğru
değildir. Sömürü ve zorbalık üzerine kurulmuş egemen devletlerin her dönemde ve
her biçimde derin bir yanları bulunmaktadır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here