Dersim Katliamına Giden Süreç Ve Dersim Soykırımı – 01

  “Şu kanlı kargaşanın, şu düzenli geçinen düzensizliğin, insanlıkla ilintisini yitirmiş insanlığın egemen olduğu dönemlerde kimse demesin: doğaldır bu olup bitenler;  böyle denmesin ki, inanılsın her şeyin değişebileceğine” Bertolt BRECHT.

Ta başından itibaren Kemalist kadrolar; varlıklarını teklik (tek dil, tek inanç, tek din)  anlayışı üzerine inşa ederler. 1923 sonrası yapılan 1924 Anayasa’sında “Türk-İslam” sentezine dayanan tekçilik vurgusu yapılır. Oysa bu ülkede çeşitli etnik, inanç ve kültürel farklılıklar vardır, hepsi inkâr edilir ve yok sayılır. Osmanlı’nın son dönemlerinde olduğu gibi, 1924’lerin başından itibaren bu kadrolar da Dersim’i (Kürtleri ve Alevileri) bir sorun olarak görürler ve Dersim’de otoritenin nasıl sağlanacağına dair raporlar hazırlarlar. 1925 yılından itibaren bir dizi yasa ve düzenlemeleri de yürürlüğe sokarlar. Yürürlüğe sokulan düzenlemeler kapsamında Takrir-i Sükûn ve İstiklal Mahkemeleri’nin Kuruluşu Kanunu, 24 Mart 1925’te kabul edilir. 8 Eylül 1925 tarihinde Şark Islahat Planı Kararnamesi hazırlanır, başta Reisicumhur, Başbakan ve tüm hükümet üyelerinin imzasıyla kanunlaşır. Hükümet aynı yıl “Şark Islahat Planı”nı uygulamaya koyarak, bölgeye sert ve sıkı tedbirler ve yasaklar getirir. Yalnız Takrir-i Sükûn Yasası ve İstiklal Mahkemeleri kurmakla yetinilmez. 25 Haziran 1927 yılında 1164 Sayılı Kanunla “Umum Müfettişlik”lerin teşkiline dair kanun kabul edilir.

Mareşal Fevzi Çakmak’ın deyişiyle bütün bunlar bir tür ‘koloni’ yönetimidir. Bu önerilerin sahibi Başbakan İsmet İnönü’dür. Gerekçesi ise, “bölgede daha güçlü bir yönetim” oluşturulmasıdır. Bölge de zaten sınırlı olan bütün hak ve özgürlükler, başta Takrir-i Sükûn Yasası olmak üzere çıkartılan diğer kararname ve kanunlarla tamamen ortadan kaldırılır. Deyim yerindeyse devlet “kafasını kaldıranın” kafasına bir balyoz gibi iner. Şeyh Said “Kürtçü”, “mürteci”  ve “dinci” olduğu gerekçesiyle 29 Haziran 1925 tarihinde 46 arkadaşıyla birlikte Diyarbakır Dağkapı Meydanı’nda idam edilir. Azadi örgütünün liderlerinden Cibranlı Halid Bey, Yusuf Ziya Bey ve Yusuf Ziya Bey’in kardeşi Ali Rıza, damadı Faik ve Mele Abdurrahman ile birlikte Bitlis Harp Divanı’nda yargılanarak idama mahkûm edilirler. Yazılan raporlarda “çıbanbaşı” olarak nitelendirilen Dersim’e sıra gelene kadar, patlak veren bütün ayaklanma ve hareketler kanla bastırılır.

Rejim, Dersim’i bölgede kendi tahkimatını gerçekleştirmesine engel teşkil edebilecek bir güç olarak kendi deyimleriyle “çıbanbaşı” olarak görür. Dolayısıyla bu gücün kırılması, dağıtılması, ortadan kaldırılması için her türlü yola başvurur! Mülkiye müfettişi Hamdi Bey 1926’da hükümete sunduğu raporda şöyle der:  Bu çıban üzerinde kesin bir ameliye yapmak ve elim ihtimalleri önlemek, memleket selameti bakımından mutlaka lazımdır…” Peki, “meseleyi halletmek” için bu raporla hangi tür yöntemler önerilmektedir: “A- Bütün Dersim’in hariçle münasebetini kat ederek (keserek) bu yüzden taarruzlarına ve ticaretlerine mani olmak, aç kalacak halkı zamanla kendiliğinden ilticaya icbar etmek (zorlamak) ve şu suretle Dersim’i fenalardan tahliye. B- Her tarafı esaslı surette kapadıktan sonra ihata çemberini tedricen darlaştırmak ve fenalıklardan dolayı yakalananları derhal Dersim’den çıkararak (sürgün) garba atmak ve serpiştirmek.” Dersim’le ilgili yazılan bu rapora göre Dersim’e saldırı kararının 1926 yılında verildiğini apaçık bir şekilde görmekteyiz.

1930 yılında 15 bin insanın (can’ın) katledilip Zilan Deresi’nin cesetlerle doldurulduğu günlerde, dönemin Başbakanı İsmet İnönü 1930 yıllarda şunları söylüyor:  “Bu ülkede sadece Türk ulusu etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur.” Yine aynı günlerde Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt da şu meşhur sözleri sarf ediyor: “Türk bu ülkenin yegâne efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler!” İşte dönemin ırkçı zihniyetinin özü budur: Tepeden inme, zorla asimilasyonla, halklara kendi ‘ulusal’ varlıklarını inkâr ettirerek bir Türk ulusu (“Sünni-Hanefi”) yaratmak! Burada “Türk-Sünni-Hanefi” derken, rejimin dayattığı ‘Sünnilik ve Hanefi’likten söz ediyoruz. O günden bu güne tekçi- inkârcı ve asimilasyoncu dayatmaya karşı çıkan kesimler üzerinde sürekli baskı uygulanıyor.

Birinci Umumi Müfettiş İbrahim Tali Öngören (1930) Dersim’de yapılması gerekenleri şu şekilde tarif eder: “A- Bütün Dersimin hariçle münasebetini keserek taarruzlarına ve ticaretlerine mani olmak, aç kalacak halkı zamanla kendiliğinden ilticaya zorlamak ve Dersimi fenalardan tahliye. B- Her tarafı kapadıktan sonra çemberi tedricen daraltmak ve fenalıklardan dolayı yakalananları derhal Dersim’den çıkararak Batıya serpiştirmek.” Mareşal Fevzi Çakmak da Dersimliyi “yola getirmek” için açıktan zor kullanmayı önerir: “1- Dersim’de bugünkü vaziyetin idamesi tehlikelidir. Bu vaziyet Dersimlinin maneviyatını takviye etmektedir. 2- Dersimli okşanmakla kazanılmaz. Silahlı kuvvetlerin müdahalesi Dersimliye daha çok tesir yapar ve ıslahın esasını teşkil eder. 3- Dersim evvela koloni gibi nazarı itibara alınmalı. Türk camiası içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra ve tedricen öz Türk hukukuna mazhar kılınmalıdır.” Burada çok açıkça görünmektedir ki; “Türk-İslam” sentezine dayanan ulus devlet inşası ve bu ulus devletin bekası için en başta Kürtlerin Türkleştirilmesi, Alevilerin de Sünni(Hanifi)leştirilmesi politikaları ortaya konulmaktadır.

Bütün bunlarla birlikte Dersim’deki soykırım ve sürgün planlamalarına yer verilen en detaylı “rapor-kitap”, Jandarma Umum Komutanlığı’nın (JUK) hazırladığı ve 1932 yılında “kişiye özel” 100 adet basılan “Dersim” adlı rapor-kitaptır. Bu rapor-kitapta, 1896 yıllarından itibaren Dersim üzerine düzenlenen harekâtlarla ilgili bilgilerin yanı sıra, asker sivil yöneticilerin hazırladıkları raporlara yer verilmektedir. Kitabın “Lahika” bölümünde de Dersim’e yönelik askeri harekâta ilişkin planlar, krokiler, kimlerin nerelere sürüleceğinin listeleri bulunmaktadır. Jandarma Umum Komutanlığı’nın “Dersim” başlıklı kitabına göre, Dersim raporlarının ilki 1896 tarihli Şakir Paşa Raporu’dur. Bu rapor, “1896 Kararnamesi” olarak da anılır.

1932 yılında Jandarma Umum Komutanlığı tarafından hazırlanan Dersim raporu açık sözlülüğü ve cüreti açısından bu raporlar arasında ayrı bir yer işgal etmektedir. Bakın o raporda “sorunun halli” nasıl özetleniyor: “Hulâsa, Dersim evvelâ koloni gibi nazarı itibara alınmalı, Türk camiası içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra ve tedricen öz Türk hukukuna mahzar kılınmalıdır” denilmektedir. Alevilere ve Kürtlere yönelik inkâr ve sistematik asimilasyon (“eritme”) uygulandığı tespitini yapıp, söyleyen ve yazanlara şiddetle köpüren ‘Sol maskeli’ Kemalistler ve Kemalizm yörüngesindeki “Sol” kesimler bu satırları iyi okumalıdırlar. Zira İttihatçı-Kemalist rejiminin burada açık bir itirafı söz konusudur.

14 Haziran 1934’te Türkiye’yi üç bölgeye ayıran 2510 Sayılı İskân Kanunu çıkarılır. 25 Aralık 1935’de bir nevi sıkıyönetim kanunu olan 2884 Sayılı Tunceli İlinin İdaresi Hakkındaki Kanun çıkarılır ve Gümüş Kapı anlamına gelen Dersim’in adı Tunceli (‘Tunç- Eli’) olarak değiştirilir. Tunceli Kanunu ile soykırım hazırlıkları birer program halinde devreye sokulur. (Bu kanunun (“Tunç-Eli) hazırlanırken, dönemin İçişleri bakanı Şükrü Kaya, “Yavuz’un gazabı Dersim’in içlerine girebilseydi, bugün Dersim’i başka bir yol üzerinde görürdük,” diyerek, kin ve nefretini açık bir şekilde ortaya koyuyor…)  Ardından Birinci Umumi Müfettişlik bölgesi kapsamında bulunan Elazığ, Tunceli-(Dersim), Erzincan ve Bingöl’ü içeren Elazığ merkezli Dördüncü Genel Valilik kurulur. 4. Genel Müfettişlik bölgesi olarak ilan edilen bölgeye Koçgiri Kasabı Sakalllı Nurettin’in damadı, General Abdullah Alpdoğan, Genel Vali olarak atanır. (Çok partili rejime geçişin ardından 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti (DP) döneminde Umum Müfettişlikler lağvedilir. DP Diyarbakır Milletvekili Faik Bucak, Umum Müfettişlikler için, “bu memleketin tarihinde kara bir lekedir ve siyasi tarihimizde iğrenç ve korkunç kanlı sahifeler ilave etmekten başka bir vazife görmemiştir” der.)

Dersim’in kimi yerleşimlerine, Karaoğlan, Sin, Haydaran, Danzig ve Pah gibi stratejik merkezler bucak yapılır. Bu bucaklarda karakol inşaatlarına başlanır. Elazığ’da bir İstiklal Mahkemesi kurulur. Genel Vali Alpdoğan, 1936 yılı ortalarında Dersim’de silah toplamakla işe koyulur, adli kayıtlara geçen 3.700 kişiden silahlarını teslim etmeleri istenir, bunlardan 2.000’i silahlarını teslim eder ancak Vali Alpdoğan bütün bunlarla da yetinmez, tedbirleri artırır da arttır, Dersim halkı üzerinde baskı üzerine baskı uygular. Sonunda Dersim bir açık hava hapishanesine döner. Reisicumhur Mustafa Kemal Atatürk’te 1 Kasım 1936 yılında TBMM’nin açılış konuşmasında Derim için şunları söyler: “Dâhili işlerimizden en mühim bir safha varsa o da Dersim meselesidir. Dâhilde bulunan işbu yarayı, bu korkunç çıbanı, ortadan temizleyip koparmak ve kökünden kesmek işi her ne pahasına olursa olsun yapılmalı ve bu hususta en acil kararların alınması için hükümete tam ve geniş salâhiyetler verilmelidir.” Dersim soykırımında Atatürk’ün haberi yoktu, hastaydı diyenler bu satırları iyi okumalılar.

Ta 1925’lerden itibaren planlanarak, hazırlıklar yapılarak 1937-1938’e gelinmiştir. Dersim katliamına ilişkin tartışmalar yapılırken kimi taraflar M. Kemal Atatürk ve İsmet İnönü’yü temize çıkarmaya (aklamaya) çalışırken kimi taraflar da Celal Bayar ve Fevzi Çakmak ve diğerlerini temize çıkarmaya (aklamaya) çalışmaktadır. Oysa Dersim için yazılan raporlara ve bu konuda mecliste yapılmış olan tüm konuşmalara baktığımızda, 1925’den 1938’ kadar yapılanlar devlet politikasının gereği olarak yapılmıştır. Bütün bunları yazarken bizim işimiz, birilerini aklamak ve karalamak değildir. Tek derdimiz var o da bütün gerçeklerin ortaya çıkmasıdır. Sevgiyle. Aşk ile.

EKLER:

ŞARK ISLAHAT PLANININ HAZIRLANMASINA DAİR KARARNAME:

8 Eylül 1925 tarihinde bizzat Reisicumhur Mustafa Kemal Atatürk’ün ve başta, Başbakan sıfatıyla İsmet İnönü olmak üzere hükümet üyelerinin imzasıyla ‘Şark Islahat Planı Hazırlanmasına Dair Kararname; “İrtica hadisesine mahal-i cereyan olan vilayetlerimizdeki müşahedatı tetkik ve icap ed en tedabiri tezekkür ve bir rapor halinde tanzim eylemek üzere Dâhiliye Vekili Cemil, Adliye Vekili Mahmut Esat, Çankırı mebusu Abdülhalik beyefendilerin ve Erkân-ı Umumiye Reisi’nin iştirakiyle bir encümen teşkili havali-i mezkure de seyahat etmiş olan Dâhiliye Vekili Cemil beyefendi ile Abdülhalik beyefendi tarafından daha evvel ayrı ayrı ihzar edilecek raporların mezkûr encümene tevdii ve mevzubahis encümence netayic-i müzakereyi havi olmak üzere ihzar olunacak raporun ve derpiş edilecek tedabirin encümenin tarih-i teşekülünden 25 gün sonra Heyet-i Vekiliye tevdi ve teklif edilmesi İcra Vekilleri Heyetinin 8 Eylül 1341 (1925) tarihli içtimasında tasvip ve kabul olunmuştur.”

Türkiye Reisiumhuru Gazi Mustafa Kemal, Başbakan (Başvekil) İsmet İnönü, Mahmut Esat (Adliye Vekili), Recep (Müdafaa-yı Milliye), İhsan (Bahriye Vekili), Cemil (Dâhiliye Vekili), Mahmut Esat (Hariciye Vekili V.), Hasan Hüsnü (Maliye Vekili), Hamdullah Suphi (Maarif Vekili), Süleyman Sırrı (Nafia Vekili), Ali Cenani (Ziraat Vekili V.), Ali Cenani (Ticaret Vekili), Dr. Refik (Sıhhat V. İç. M. Vekili.)”

ŞARK ISLAHAT PLANI: 

GAYET MAHREMDİR;  “8 Eylül 1341 (1925) Tarihli Kararnameye göre teşkil olunan Encümen’in Başvekâlet Vasıtasıyla Vekiller Heyetine Verdiği 24 Eylül 1925 Tarihli Rapor (dur):  “İrtica hadisesinde mahal-i ceryan olan vilayetlerimizdeki müşahedatı tetkik ve icap eden tedabiri tezekkür ve bir rapor halinde tanzim eylemek üzere Dâhiliye Vekili Cemil, Adliye Vekili Mahmut Esat, Çankırı Mebusu Mustafa Abdülhalik beylerle Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi sanisi Mirliva Kâzım Paşa’nın iştiraki ile bir encümen teşkili hakkındaki 8 Eylül 1341 (1925) tarih ve 2536 numaralı mahrem İcra Vekilleri Heyeti Kararnamesi mucibinde Dâhiliye Vekâletinde içtima ve netice-i müzakeratta müttefikan bervech-i ati mukarreratın arzına karar verilmiştir.”

Şark Islahat Planı, 27 maddede genel olarak önleyici tedbir ve bölgenin demografik yapısının değiştirilmesini (Dersim için ayrıca inanç yapısının dönüştürülmesi var) içeren bir anlayıştan söz edilir. Şark Islahat planının temel gayesi Kürtlerin asimilasyonu, yani Kürtlerin Türkleştirilmesi ve olası Kürt ayaklanmaların önüne geçilmesidir. Şark İslahat Planı anlaşılmadan Dersim’deki gelişmelerin gerçek mahiyeti de anlaşılamaz!

İSKÂN KANUNU

1934 yılında, Meclis’te görüşülerek kabul edilecek olan 2510 sayılı “İskân Kanunu”; 2 Mayıs 1932 tarihinde “1/335 numaralı İskân Kanunu”; Layihası ve İskân Muvakkat Encümeni Mazbatası” başlığıyla “ilk taslak” olarak Meclis Başkanlığına sunulur. Dâhiliye Vekâleti (İçişleri Bakanlığı) tarafından hazırlanan bu kanun tasarısı, “İcra Vekilleri Heyeti”nin 27 Mart 1932 tarihinde yapılan toplantısında ele alınır ve meclise sunulması kararlaştırılır. İskân Kanunu 1934 yılında tekrar gündeme alınır ve bu kanuna dair görüşmeler Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapılır. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, bu kanunla ilgili olarak meclis küsüsünde yaptığı konuşmada şunları söyler; “Bu kanun tek dille konuşan, bir düşünen, aynı hissi taşıyan bir memleket yapacaktır.” Mecliste yapılan görüşmeler sonucunda İskân Kanunu, 14 Haziran 1934’te kabul edilir ve bir hafta sonra Resmi Gazete’de yayımlandıktan sonra yürürlüğe konulur. Devamında Türkçe konuşmayan ve Türk olmayanların, iskâna uygun Türk köylerine serpiştirilerek (sürgün) yerleştirilmesi için listeler hazırlanır. Bütün bunlar sürgün yoluyla gerçekleştirilen asimilasyon politikasından başka bir şey değildir!

Dersim (1937-1938) sürgünlerinden bir grup (Hasan Saltık Arşivinden).

03 Ocak 1932 tarihli Çorum ve Yozgat Kürtlerinin dağıtılmasına dair M. Kemal Atatürk imzalı bir Kararname! Kararname’de şunlar yazıyor: Çorum ve Yozgat Vilayetleri hududu üzerinde bulunan Aygar dağının sarp ve yolsuz mıntıkalarında yaptıkları obalarda oturan 4875 hayvana malik ve Kürt Irkına Mensup 440 nüfus İnsanın, xx 885 numaralı kanunun üçüncü maddesine tevfiken münasip mahallerde iskanları Dahiliye Vekaletinin 19/12/ 931 tarih ve 14826/5807  numaralı tezkeresiyle yapılan teklifi üzerine İcra Vekilleri Heyetinin 3/1/932 tarihli içtimasında  tasvip ve kabul olunmuştur.  3/1/932.

09 Şubat 1933 tarihli ve 1580 numaralı tezkere!   Tezkere de şunlar yazıyor: Bergama’nın Kapukaya Köyünde ayin mes’elesinden derdest edilen Alevilerden altısının mahallimüstantikliğine tevkif ve tahliye talepleri rededilmişse de itirazen yapılan tetkikte asliye Ceza Hâkimliğince tahliyelerine karar verildiği ve Bergama ağır Ceza Mahkemesince yapılacak mahkemelerine henüz başlanmamış olduğu İzmir Vilayetinden alınan 722 numaralı şifreden anlaşılmaktadır. Arz olunur efendim.

Bu her iki belgeden de görüldüğü gibi, Bu ülkede kadim halkların, dili, dini, kültürü yok sayıldı. İnkâr, asimilasyon, katliam ve sürgün politikalarıyla insanlar kendi öz değerlerinden koparıldılar ve kendi öz kimliklerine yabancılaştırılmaya çalışıldılar.

SOYKIRIM NEDİR?

Soykırım, Jenosit (Genocide) kavramı 1944 yılında Polonya Yahudi’si bir hukukçu olan ve Alman Nazi soykırımında 37 yakınını kaybeden Raphael Lemkin’in tanımıyla, Yunanca ırk, soy anlamına gelen “genos” ile Latince katletmek anlamına gelen “cide” sözcüklerinin birleştirilmesiyle oluşmuştur. Lemkin “Jenosit” konusuna nasıl geldiniz sorusuna şöyle cevap verir: “Jenosit ile ilgilenmeye başladım, çünkü birçok kez gerçekleşti. Önce Ermenilerin başına geldi, ardından Hitler harekete geçti.”  Lemkin, soykırımı şu şekilde tanımlıyor: “Genel anlamda ele alırsak, soykırım bir milletin tüm üyelerinin kitlesel kırımlarla yok edildiği durumlar hariç, bir milletin anında yok edilmesi anlamına gelmek zorunda değil. Ulusal bir grubun yok olması niyetiyle bir grubun en temel yaşam kaynaklarının yok edilmesi amacını taşıyan çeşitli hareketlerden oluşan örgütlü bir planı ifade eder. Bu tür bir planın hedefi ulusal gruplara ait siyasal ve toplumsal kurumların, kültürün, dilin, milli hislerin, dinin ve iktisadi varlığın tahrip edilmesi ve bu gruplara dâhil kişilerin bireysel güvenlik, özgürlük, sağlık, onur ve hatta yaşamlarının yok edilmesidir!”

Soykırım kavramı; 1948 tarihli Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme de de tanımlanıyor. 135 ülke tarafından onaylanan bu sözleşmenin 2. maddesine göre soykırım şu şekilde tarif ediliyor; “ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel bir grubu toptan ya da onun bir bölümünü yok etmek niyetiyle: (a) Grup üyelerinin öldürülmesi, (b) Grup üyelerinin fizik ya da akıl bütünlüğünün ağır biçimde zedelenmesi, (c) grubun fiziksel varlığının tümü ya da bir bölümü ile yok edilmesi sonucunu verecek yaşam koşulları içinde tutulması, (d) grup içinde doğumları engelleyecek önlemler alınması, (e) bir grup çocukların başka bir gruba zorla geçirilmesi eylemlerinden herhangi birine başvurulmasını kapsamı içine alır.”

Raphael Lemkin’in yaptığı tanımlamaya göre ve Milletler Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme de şıkların hepsinde geçen tanımlamalara göre Dersim’de (1937-1938) yaşanılanlar bir soykırımdır… Soykırımın inkârı demek, soykırımın sürdürülmesi demektir. Geçmiş ile yüzleşmemek, soykırım ve katliamların üzerine örtmek, barış dolu bir ülkeyi yaratmayı engellemek demektir. Bundan dolayı, devlet bu suçlar ile yüzleşmeli ve bu ülkedeki tüm halkları eşitlik ilkesi doğrultusunda tanınmalı ve de halkların bir arada eşit ve barış içinde yaşaması için gerekli koşulları sağlamalıdır.

DÖNEMİN BAŞBAKANI İSMET İNÖNÜ’NÜN İTALYA ZİYARETİ

23 Mayıs 1932 tarihli Cumhuriyet Gazetesi!

İtalya seyahati başlamadan bir gün önceki 22 Mayıs 1932 tarihli Cumhuriyet’te de “Kemalist Türkiye’den Faşist İtalya’ya Selam!” manşeti, son sayfasında da “Dost ve Faşist İtalya’ya dair” başlıklı övgüler yer alır. Aynı gün aynı gazetenin birinci sayfasında Ağrı isyanıyla suçlanan Kürtlerden 34’ü hakkında Adana Mahkemesi’nce verilen idam kararı şu başlıkla yer alır: “Ağrı Maznunları Hüküm Giydiler – 34 kişi idama mahkûm oldu.”  Başbakan İsmet İnönü, Mussoloni’nin gönderdiği Tevere vapuruyla 22 Mayıs 1932’de İstanbul’dan İtalya’ya hareket ederken Anadolu Ajansı’na şu mesajı verir: “Kemalist Türkiye ile Faşist İtalya arasında birbirinin namuskârane sözüne itimat eden bir haleti ruhiye vardır. İki memleketin mukadderatını ellerinde tutan büyük reisler gerek milletleri, gerek beynelmilel âlem tarafından sözlerinin samimiyetine, görüşlerinin doğruluğuna itimat edilecek müstesna şahsiyetlerdir.”

YARARLANILAN KAYNAKLAR:

1-Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey’in, Şubat 1926’da hükümete sunduğu rapor!
2- Milliyet, 31. 08. 1930
3- 1931’de Birinci Umumi Müfettişi İbrahim Tali Öngören’in yetkililere sunduğu rapor!
4- Milliyet, 19 Eylül 1930.
5- Vecihi Timuroğlu, Dersim Tarihi, Yurt Kitap-Yayın. 1991. (Reşat Hallı, Türkiye Cumhuriyeti’nde Ayaklanmalar).
6- Berhem Dergisi, Yil 1988, Sayi: 3, Sayfa 23.  (Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar (1924–1938).
7- Cafer Demir, Osmanlı ve Cumhuriyet Döneminde Dersim, Umut Yay, 2009.
8- Ayşe Hür, Radikal Gazetesi, 16.11.2014.
9- TBMM Zabıt Ceridesi Devre IV-İçtima 3. C. 23 S. 141.
10- Raphael Lemkin, “İşgal Altındaki Avrupa’da Mihver Devletleri Yönetimi, 1944.
11- Mehmet Kabadayı, Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi Kitle Katliamları, Vesta Yay, 2015.