Müesses nizam değişirken Montrö ve Kanal

0
79

NURAY SANCAR

Lozan ve Montrö’yü bir ulusal travma olarak görüyor siyasi iktidar. Bunu ‘mukaddes’ bir Osmanlı geçmişine nostalji duyduğu için yapmıyor. Dünyadaki yeni gelişmelerin sağladığı fırsat ve olanaklar karşısında, yüz yıl önce biçilmiş elbisenin ülkeye ve kendisine dar geldiğini düşündüğü için yapıyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin tapularını fiilen ve sözlü olarak tartışmaya açarken yüzü aslında geçmişe değil temsil ettiği burjuvazinin geleceğine dönük.

Çoktan beri bir ayak bağı olarak görülen Montrö’nün ve Kanal İstanbul gibi boyu aşan bir projenin emekli amiraller bildirisi vesilesiyle yeniden sıcak bir gündem haline getirilmesi gelecekteki sınırlar ve nüfuz kaygısıyla ilgilidir. Yoksa bu bildiriden bir darbe çağrısı, emeklilerden ve ilişkilendirildikleri darbeci olamayacağını yaftalayanlar da biliyor. Fakat bu sayede ekonomik kriz ve salgından dolayı önünü göremeyen halka, aralarından beşi, DB listelerinde, devletten ihale alan en büyük on şirketin arasına giren müteahhit-tüccar tekellerin geleceğini tartışıyor.

Bu “darbeci muhalefet”, etrafındaki arsaları kimlerin kapattığını, kimin ne kadar hazine parası kaldıracağını konuşup kanalı bir eşitsiz bölüşüm sorunu, iyi halle uluslararası sözleşmelere sadık bir milliyetçilik ekseninde tartışadursun Kanal, değişmekte olan ‘müesses nizam’ın yerini alan yeni paylaşım ilişkileri içinde uluslararası düzeydeki önemini çoktan kazanmış durumda. Montrö yeni gelişmelerin önünde bir engel olarak görüldüğü sürece ya fiilen delinecek ya da tasfiye olacak. İktidar da süreci böyle okuyor ve Kanal’ı yeni düzenin kaldıracı olarak kurguluyor.

Bu “yeni düzen” kendiliğinden değil, fay hatlarının kırılmasıyla, irili ufaklı çatışmalarla ve bu esnada bir kurulup bir bozulan dayanaksız ittifaklarla şekilleniyor. Dünyanın dizaynında rolü olan aktörler yeni pozisyonlar ve ittifaklar edindikçe Montrö, Karadeniz ve Akdeniz üzerindeki sınırlı trafiği düzenleyen bir barış zamanı prosedürü olmaktan çıkmakta. Siyasi iktidar bunun farkında ve sınıfsal doğası ile çıkarları, Türkiye’nin bağımlılık ilişkilerine yeni ve elverişli düzeyler belirlemesi konusundaki kararlılığını kışkırtıyor. İstesek de istemesek de!

Geçen ilkbahardan bu yana Ege ve Akdeniz’de ısınan sular Kıbrıs etrafındaki doğal gazın, Libya’nın tuttuğu Afrika kapısının, Doğu Akdeniz’in geleceğiyle Ege Denizi’ndeki nüfuz alanlarının nasıl paylaşılacağı konusunda gerilimlere sahne oldu. Türkiye her yerdeydi; İbrahim Kalın’ın bir iç güvenlik sorunu olduğunu söylediği Libya’da Rusya ile, Kıbrıs’ta ‘yedi düvelle’, Ege’de Yunanistan ve Fransa ile karşı karşıya gelerek şimdi gözaltındaki amiralin taktığı isimle Mavi Vatan’da fiilen sınır genişletmeye uğraşıyor; Akdeniz’den Karadeniz’e uzanan su yolları boyunca nüfuz alanlarını korumaya alıyordu. Navtex ilanları, münhasır ekonomik bölgeler derken bu süreç Oruç Reis’in demir atması, Libya’da ekonomik bir anlaşma düzeyine geriledi. Şimdi bekleme dönemi.

Bu arada uzun zamandır sessiz sedasız bir Amerikan gölüne dönüşmekte olan Karadeniz, NATO’nun stratejik hedefleri bakımından giderek önem kazanmaya başladı. ABD’nin Romanya ve Bulgaristan’a 2000’li yıllardan beri kurduğu üsler ve askeri yığınak, yakınlarda Türkiye kara sularında bulunma iznini koparması, Ege’nin Karadeniz’e en yakın noktasında, Yunanistan Dedeağaç’da üs kurması ve üç üs daha kurmayı planlıyor olması gerilimin yükseldiğinin göstergesi. Bu yığınak sadece Avrupa’nın ortasındaki, NATO güçleriyle Rusya’nın kapışma alanı Ukrayna ve Kırım sorununa yakından müdahale etmek için yapılmıyor. Karadeniz bir dizi müstakbel hegemonya savaşı için düğüm noktalarından biri haline geldi.

Bu düğüm noktasını karmaşıklaştıran, tabloya hızla dahil olan Çin’in Gürcistan-Azerbaycan’ı da kapsayan Yol-Kuşak hattının inşası ile, Türkiye’nin Orta Asya’ya uzanan Hazar Geçişli Orta Koridor’unun kesiştiği ticaret, enerji ve hegemonya güzergahlarının da eklenmesidir. Bütün güçlerin kontrol altına almak istediği Kafkaslar, Afganistan, İran ve nihayet Ortadoğu’ya yönelmiş deniz fenerleri Karadeniz’i mesken tutuyor. Bu bakımdan Karadeniz, üzerinde biriktirilen gerilimin çözümü için gösterilen adreslerden biri aynı zamanda.

İktidarın Suriye siyasetini uygularken geliştirdiği iki emperyalist arasında dans ederek kendisine alan açma becerisinin bu tablodaki mekanı Kanal İstanbul ile kuruluyor. Biri Montrö prosedürüne bağlı, diğeri ondan azade iki paralel su yoluyla süper güçler arasındaki çatışmaya dahil olmanın Türk burjuvazisinin çıkarına olduğunu düşünüyor iktidar.

EVRENSEL GAZETESİ

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here