Ankara’dan Köln’e, Köln’den Ayvalık’a uzanan bir hayat; Nebahat Gülhan

0
798

Onun hikâyesi Ankara’da başlayıp, Almanya’nın Köln kentine uzanmış. Köln’den İstanbul’a evirilen yaşam çizgisi Ayvalık’ta şimdi kök salmış… Bir kadının kendisi olma mücadelesinin, Nebahat’ın hikâyesini sizin için ondan dinledik.

ELİF KELEŞ O. /alevinet

Nebahat Gülhan / Elif Keleş O.

Ayvalık’a büyük şehirlerden kaçmak üzere sakin bir şehir arayışı ile mi geldin yoksa başka sebepleri mi vardı Ayvalık’a yerleşmenin?

Aslında Ayvalık’a yerleşmeden önce sadece bir kez gelmiştim. Nasıl geldim? İyice geriye gidersek… 1980 darbesi sürecinde ben hakkında açılan davalardan dolayı ülke dışına çıkmak zorunda kalanlardanım… Bu sebeple Almanya’da epeyce bir süre yaşadım ve 10 yıl ülkeme gelemedim. Yaklaşık 22 yıl kadar Almanya’da sürdü hayatım.

2000’lerin başında Almanya’dan İstanbul’a geldim, geliş sebebim Köln şehrinde,  yani benim yaşadığım şehirde yayına başlayan, Alevi Kültürü’ne yönelik programlar yapan sol yandaşlı bir televizyon kanalının, Su Tv’nin İstanbul’a taşınma kararı oldu.

Su Tv için İstanbul Tophane’de bir televizyon binası kiraladık. Ben hem yönetici hem de program yapıyordum… Bu programda Türkiye’de Alevilerin yoğunlukta olduğu farklı şehirlere gidip oradaki farklı Alevi gelenekleri, şehirleri tanıtıyorduk ve program sonunda canlı bir konser yayınlanıyordu. Büyük bir prodüksiyondu sponsorlarla çalışıyorduk elbette. Ben hem sunuculuğunu hem programın yapımcısıydım. Bir süre sonra ekonomik zorluklar sebebiyle Su Tv satıldı.

Televizyon kapandıktan sonra ya benim yurtdışına geri dönmem ya da bir işyeri açıp İstanbul’da kalmam gerekiyordu. Ben hep şaka yapardım arkadaşlarıma  ” Meyhane açacağım sonunda zaten her gün meyhanelere gidiyorum, bari kendi yerimi açayım daha ucuza mal olsun hayatım ”derdim. Sonunda bu gerçek oldu… İstanbul Beyoğlu’nda Süslü Saksı Sokakta İmam Adnan Sokağın Paralelinde minik bir meyhane açtım. Daha önce hiç böyle bir deneyimim olmamıştı, çok güzeldi. Sol yönelimli sanatçıların, sinemacıların, yazarların, gazetecilerin, hukukçuların, arkadaşlarımın müdavim olduğu, 6 masalı sevimli bir meyhaneydi ”Chez Nebahat” isminde. Sonra sigara yasağı geldi, Beyoğlu’nda zabıtanın müdahalesi arttı, masa sandalyeyi sokağa çıkaramadığımız, genel olarak baskıcı bir döneme girdik. Uzun elbiseli adamalar gelip nutuklar atmaya başladılar, müşterileri çok huzursuz ettiler. Yani Beyoğlu Beyoğlu olmaktan çıkmaya başladı. Bir buçuk yıl sürdü Süslü Saksı Sokaktaki Chez Nebahat Meyhanesi. Artan baskılardan dolayı ”Meyhaneyi başka bir yere taşısam  mı?” diye düşünmeye başlamıştım.  Ayrıca o dönemde biriyle tanıştım, hatta aşık oldum ve o bana  ”Ayvalık’a tatile gidelim, hem de sen orda yeni bir mekan bak’ ‘dedi. Benimde aklıma yattı ve ilk defa Ayvalık’a onunla geldim. O gelişimden önce Ayvalık’la ilgili hiç bir fikrim yoktu.

Chez Nebahat Meyhanesi

Ayvalık’a geldik, özellikle Tenekeciler Sokağın da eski meyhaneler orada olduğu için yer baktık. Ayvalık’la ilgili ciddi planlar yaptık birlikte. Fakat o gelişimizde benim meyhane fikrime uygun  yer bulamadık ve İstanbul’a geri döndük. Yine ben işime devam ediyordum, ilişkimiz çok güzel gidiyordu ama çok tuhaf bir gelişme oldu hayatımda…  Aşık olduğum adam yok oldu bir anda telefonlarına ben dahil kimse ulaşamadı, hiçbir yerde bulamadık, ortak arkadaşlarımızla bile irtibatı koptu. Sonra öğrendik ikinci kez eski eşiyle evlenmiş. Ben onun kayıp olduğu sürçte çok üzüldüm tabii, çok endişelendim ve öldüğünü düşündüm. Çok yıpratıcıydı benim için. İşin gerçek yüzünü aylar sonra öğrenince, çok öfkelendim bana yaşattıklarını düşünerek. Ama bir yandan da şöyle bir karar aldım; Ben bu adam olmadan Ayvalık’a gidemez miyim onunla mı var oldum? İnadına gideceğim ve Ayvalık’a geliş sürecimi hazırladım. Ayvalık’a doğru yola çıktım.

Oldukça farklı bir Ayvalık’a geliş hikâyesiymiş seninki… Peki  sevdin mi Ayvalık’ı ilk geldiğinde?

Sevdim tabii, çok sevdim. Ben hep büyük şehirlerde yaşadım Ankara, Köln ve İstanbul. Ayvalık ne kasaba, ne şehir çok güzel bir kıvamda geldi bana. Değişik bir yer, tam benim istediğim gibi. Ben çabuk sıkılırım aslında bulunduğum şehirlerden ama buradan hiç sıkılmıyorum, gittiğim zaman özlüyorum Ayvalık’ı geri gelmek istiyorum hemen.

Sonra nasıl yerleştin Ayvalık’a?

ERDAL İRFAN

Geldiğimde tek bir insan tanımıyordum. Sadece Ayvalık’ta Pir Sultan Abdal Derneği’nin o zaman ki başkanı, yakın zamanda maalesef kaybettiğimiz arkadaşım Erdal İrfan’ın adını ve telefonunu vermişlerdi onu tanıyan arkadaşlarım.” Bu arkadaş sana Ayvalık’ta yardımcı olur” dediler ve ben bir tek onun telefonuyla geldim, başka hiçbir şey yoktu elimde Erdal’ı buldum ve bana her konuda çok yardım etti; mekan bulmamda insanlarla tanışmamda beni hiç yalnız bırakmadı. Ayvalık’a ikinci kez geldikten sonra, sadece bir ay içerisinde İstanbul’dan eşyalarımı taşıdım, evimi tuttum.  Ayvalık’taki ilk Chez Nebahat Meyhanesi’ni açtım. Hepsi bir ay içerisinde oldu.

Ayvalık’taki ilk Chez Nenahat Meyhanesi, Ayvalık’ın eski, meşhur Meyhaneciler Sokak’ı Tenekeciler’deydi değil mi? Nasıl karşıladılar seni?

Evet, Tenekeciler Sokak’ındaydı. Tenekeciler de o zamanlar tamamen erkek egemen bir sokakta, bir kadının nasıl meyhanecilik yapabileceğine dair bana herkes sorular soruyordu. Herkes hayretler içerisinde kalmıştı. Ben de onlara hayret ediyordum neden bir kadın meyhanecilik yapmasın ki? Bunu yadırgamalarına hiçbir anlam veremiyordum. Belki de uzun yıllar Avrupa’da yaşamış olmaktan kaynaklı bir rahatlık var benim üzerimde. Bir yandan o bölgede pansiyonculuk yapan kadın arkadaşlar büyük destek verdiler, memnun oldular o sokakta bir kadının işletme sahibi olması, sokağın güzelleşeceğini düşündüler. Kadın elinin o sokağa değmesini herkes takdir etti. Salaşlığı koruyarak o sokağı güzelleştirmek gerekiyordu. Yani ekonomik kazanç için mekânların tüketilmesinden yanayım, büyük alanların tüketici olduğunu düşünüyorum.  Daha sonra yaşadıkça, tecrübe ettikçe gerçekten bu işin bir kadın işi olmadığını anladım aslında. Tenekeciler Sokak’ında bir süre devam ettim ama bir süre sonra başka bir yere geçmeyi tercih ettim. Yeni yerimde çok güzeldi ve uzun bir süre devam etti yine Chez Nebahat Meyhanesi olarak, sonra onu da devrettim. Çok zor bir iş gerçekten kadın meyhaneci olmak. Ama ben başardığımı düşünüyorum, tek başına burada meyhaneciliği kabul ettirdiğimi düşünüyorum ve meyhanecilik günlerimi çok özlüyorum.

Senin meyhanecilik anlayışın; müdavimlerle yaşayan, küçük bir mekânda, uygun fiyatlarla hizmet veren, yani kesimden( bu ne) insana hitap edebilecek bir forma sahip oldu hep… Müdavimlerin kimlerdi nasıl insanlardı Ayvalık’ta?

Çok farklı kesimlerden müdavimlerim oldu. Yine maalesef yakın zamanda kaybettiğimiz, Ayvalık’ın çok değerli Edebiyat Öğretmeni Emin Hoca vardı müdavimlerden… Çok keyifli sohbetlerimiz olurdu onunla, onu anmak isterim kendisini buradan, çok güzel insandı; içmesini, keyfi ve sohbeti bilen… Can Hoca vardı, Kenan Hoca vardı  Avukat Deniz vardı, Serhat Özcan vardı tek tek isim saymak zor ama çok isim vardı bildiğimiz. Saygılı, iyi insanlardı müdavimlerim; gençler, yerliler, dışarıdan sonra yerleşenler, öğretmenler, doktorlar, avukatlar, sanatçılar, politik kişiler, kadınlar, erkekler…

Ağırlıklı olarak sohbet için gelinen, ayrı masaların birlikte konuştuğu, insanların birbirini bulup  arkadaş olduğu  ve bir zaman sonra neredeyse herkesin bir birini tanıdığı, yüzlerce mezenin değil üç beş tane günlük taze mezenin bulunduğu, güzel müziklerin dinlendiği, politik meselelere girilebilen, güvenli hiç tadın kaçmadığı, keyifli mekânlar oldu benim meyhanelerim. Ayrıca hesap öderken insanların rahatsız olmaması çok önemliydi benim için… Müşterilerimi, yani hem İstanbul’da hem Ayvalık’ta özelikle ünlü olan kişileri reklam amaçlı olarak hiç kullanmadım. Fotoğraf çekip bir yerlere koymadım, hatıra olsun diye bile bunu yapmaya çalışmadım. Hatıra olarak onların istekleri ile çektiklerimde benim kendi arşivim olarak kaldı. Ben popülizmden, şöhret için çaba sarf edilen yerlerden yana olmadım hiç bir zaman. Öyle mekânlarda işin tadının kaçtığını, samimiyetin, sohbetin kalmadığını düşünüyorum.

Ayvalık’ta kadın eylemi

Sen 1980 öncesi itibariyle örgütlü sol mücadeleden gelen bir kadınsın, peki Ayvalık’ta bu örgütlü mücadelene nasıl ve hangi yapılarla devam ettin?

Hala sol örgütlenmenin içindeyim. Şu anda Ayvalık EMEP ( Emeğin Partisi) ilçe örgütündeyim ve İHD (İnsan Hakları Derneği) Balıkesir İl Yönetimi’ndeyim. Sivil toplum yapılarından; Ayvalık Pansiyoncular Derneği  Yönetimindeyim, Bağımsız Kadın İnisiyatifi’ndeyim ve düşüncelerim doğrultusunda destek verebileceğim, dayanışabileceğim her yerde, her örgütlenme sürecinde olmaya çalışıyorum. Politik yapım hep sürecek, çünkü bizler başka türlü bir yaşam tanımıyoruz, bilmiyoruz.

Senin açından gittiğin her yerde hiç kesilmeyen, en temel alan, örgütlü politik yaşam diyebilir miyiz?

Evet diyebiliriz. 14-15 yaşında Ankara’da Halkın Kurtuluşu, YGDG (Yurtsever Devrimci Gençlik Derneği) ile başlayıp bugün EMEP ile devam ediyorum işte.  Ama televizyonculuktan meyhaneciliğe ve son olarak pansiyonculuğa uzanan değişken bir çalışma hayatını da sürdürdüm politik tavrımın yanında.  Yani meslek değişikliği oluyor ama politik değişiklik olmuyor…

Ben 1978’den itibaren Ankara Aktepe’de başladım politik hayat, bildiri ve gazete dağıtarak. Zaten 79’da  Mamak Cezaevi’ne girdim. 79’un ortasında 80’in ortasına kadar Mamak Askeri Cezaevi’nde bir yıl kaldım. O dönem de mücadelenin içinde olan herkes gibi bende tesadüfen yaşıyordum; kırk kere arkamdan silah sıkıldı, değmedi neyse ki… Cezaevine afiş yapıştırmak duvara yazı yazmak ve bildiri dağıtmaktan girdim. Aslında çok güzeldi cezaevi süreci, çok küçüktüm 16-17 yaşındaydım o zamanlar. Arkadaşlığın, yoldaşlığın, dostluğun, birbirinin acısını sarmanın tadını yaşadık bizler. Yoksa cezaevi koşulları korkunçtu elbette. O dönemde cezaevinde yatan kadınlar olarak günde üç öğün dayak yerdik türkü söylediğimiz için. Sürekli türkü söylerdik, sürekli dayak yerdik. Askerler koğuşa girer, hepimize coplarla dayak atarlardı, onlar gidince biz yine türkü söylerdik.  Sanırım benim bu türkü söyleme hikâyem ölünceye kadar devam edecek, oda hiç değişmeyecek…

12 Eylül öncesi davam devam ederken, serbest bırakılıp tutuksuz yargılandığım dönemde Almanya’ya gittim. Yurtdışı çıkış yasağı yoktu hakkımda, o nedenle kolay çıktım sayılır. Zaten darbeden sonra burada kalsaydım muhtemelen ölmüştüm. Ben gittikten sonra, yargılandığım davadan ceza aldım.  O nedenle 10 yıl sonra Türkiye’ye gelebildim, 10 yıl ülkeme adım atamadım. TCK 141-142’den yargılanmıştım. Sonra af çıktı zaten.

Çok güzel bir anımı anlatayım Alevinet okurları için Mamak Askeri Cezaevi’nde kaldığım dönemden… Kadınlar koğuşundayız ve bir gün Erdal’ı (Erdal Eren) getirdiler, onu bir hücreye koydular. Biz havalandırmaya çıkınca o hücresinin camına çıkıyor öyle selamlaşıyoruz. O havalandırmaya çıkınca biz camlara çıkıyoruz, bu şekilde birbirimize moral veriyoruz. Bir gün gardiyan geldi bizim koğuşa kapıya vurdu, ” Halkın Kurtuluşu komününden bir arkadaş gelsin” dedi, birimiz gitti ve Erdal’ın bize pasta gönderdiğini öğrendik…  O zamanlar bisküvili, sütlü pudingli pasta yapıp göndermiş; hiç unutmuyorum o günü…  Maalesef Erdal Eren’i 17 yaşında, yaşını büyülterek astı o darbeci, faşist zihniyet. Ben Almanya’daydım o asılarak idam edildiğinde, günlerce ağladık arkasından… Çok zor yıllar…

Derken 18 yaşında Almanya’da zorunlu yeni hayat… Almanya’daki süreç nasıldı?

Almanya’ya gitmeden önce Ankara’da, yine bizim mücadele içinden tanıdığım biriyle evlendim. Onun ailesi Almanya’da yaşıyordu, onun da gitmesi gerekiyordu. İkimiz de 18-19 yaşındaydık, çocuktuk ve evlenerek Almanya’ya birlikte gittik. Çok hızlı bir süreçteydik ve politik kimliklerimizi bilsek de kişiliklerimizi tamamen bilerek evlenme fırsatımız olmamıştı. Almanya’ya  dil bilmeden, üstelik neredeyse hiç Türk’ün yaşamadığı küçücük bir köye gittim. O köyde eşimin ailesi ile aynı evde dört kardeşi, annesi, babası, eşim ve ben  dar bir alanda birlikte yaşamaya başladık. Düşünsenize ben sokaklardan, özgür bir aileden, devrimci biriyle evlendiğimi düşünerek gitmiştim Almanya’ya ve orada çok kalabalık, küçücük bir evin içinde, feodal bir yaşamın hüküm sürdüğü ailenin tek ”gelini” ve ”çalışmayanı” olarak yaşamak zorunda kaldım, çok zordu benim için. Ben hayatımda çamaşır yıkamamışım, ev süpürmemişim…

Devrimci bir gelenekten, kadın-erkek eşitliği olan Alevi, özgürlükçü bir aileden geliyorum. O evin bütün iş yükü; yemek yapmaktan tutun, evin temizliği, her şey, benim çocuk yaştaki halime kalmış durumdaydı ve sürekli hizmet bekleniyordu. Evliliğimin altınca ayında bu işi yürütemeyeceğimi anlamıştım aslında ama bir lira param yok, dilim yok, küçüğüm, kimsem yok ve Türkiye’ye dönmem aldığım cezadan dolayı mümkün değil. Üstelik mücadeleden olan arkadaşlara çok uzağım o köyde.  Sonra evi ayırdık eşimle, büyük bir direnme yaratarak ailesine karşı.  Eşimin iş yerinden ona bir lojman verdiler, orası daha fazla insanın olduğu bir semtti. Bu arada iki kızım doğdu arka arkaya. O sıralarda sokakta bir kadın arkadaşla tanıştım, oradaki kadın derneklerinde çalışıyormuş. Ben maalesef aile içi şiddete, hem psikolojik hem de fiziki olarak maruz kalıyordum. O kadın arkadaşla paylaştım içinde bulunduğum durumu, sonra derneğin toplantılarına da gitmeye başladım… Mücadeleden gelen eski arkadaşlarla da o dönemlerde iletişim kurmaya başardım.  Eski eşim o süreçte zaten evle hiç ilgili değildi, işe gidiyordu, bir yandan o da mücadelenin içine tekrar girdi arta kalan zamanlarda da barlarda bulunuyordu. Tamamen kopmuştuk ilişki olarak.

Kadın Derneği’nin yardımı ile Alman bir avukatın adını ve telefonunu buldum,  Hanswerner  Odendahl; çok değerli bir avukattı kendisi. Eşim sürekli hakaret ediyor, şiddet uyguluyordu ve her şeyin eskisi gibi olduğunu, benim gidebilecek hiçbir yerimin olmadığını düşünüyordu. Avukatıma gittim,  en büyük şansım Türkçe bilen tek avukata ulaşabilmem olmuştu. Ona bütün hikâyemi  anlattım, boşanmak istediğimi söyledim, çok etkilendi benim hikâyemden ve elinden geleni yapacağını belirtti. Benim Alman hükümetinin şiddet gören kadınlara verdiği haklardan yaralanmamı sağladı, kızlarımla yerleşebileceğimiz bir ev tahsis edildi bize. Eski eşimle yaşadığım evden taşınmadan önce, o eve boşanma tebligatı ve uzaklaştırma cezası geldi; eşim şoka girdi bir süre…

Tahsis edilen eve yerleştirilmeden önce güvenliğimiz için, bir süre kadın sığınma evinde kaldık Bonn şehrinde. Avukatımın hakkını ödeyemem inanılmaz yardım etti bana, çok inandı, gördü halimi.  Beni hayatı boyunca bir kahve içmeye götürmemiş adam kahve içmeye davet ediyor, posta kutumuza Nazım Hikmet’ten şiirler, kapımıza güller bırakıyordu.  12 yıl boyunca evli kaldığım insan sanki o değildi. Tam 18 yaşında evlendim ve 30 yaşında boşandım, benim için çok zor bir evlilikti. Boşandıktan sonra bambaşka bir hayat başladı Almanya’da.

En önemli şey kendi evimin anahtarlarına sahip olmaktı, kızlarımın eğitimini gerçekleştirdim, her ikisi de üniversiteyi bitirdi Almanya’da. Hala orada yaşıyorlar; biri hukukçu, biri öğretmen.  Bu yaşadığım tecrübe sonrası kadın hareketlerinin, derneklerinin, bu konuda mücadele verenlerin ve kadın mağdurların hep yanında olmaya çalıştım.  Bence kadın hareketleri tüm dünyadaki en değerli mücadeleyi veriyorlar. Ayvalık’ta da hep içinde yer aldım ve yer alacağım. İşte Almanya hikâyemde böyle, daha çok bir kadın hikâyesi…

Bunca sol mücadeleden sonra bugün Ayvalık’ta politik yaşamı nasıl buluyorsun? Ayvalık’ın baskın milliyetçi politik kimliği vurgulanır bazı kesimler tarafından, sence de öylemi?

Ayvalık’ta çok koyu milliyetçi yani şovenist, ayrımcı, saldırgan bir yapı kesinlikle görmedim de, deneyimledim de. Atatürk sevgisi ve Atatürkçülük baskın bence… Tabii sanırım 15 yıldır Ayvalık’a dışarıdan gelen, Ayvalık’ın mübadil kimliğinin çok etkisi var bugünkü politik yaşamda. Bugün için özgürlükçü bir yer Ayvalık, kimse kimsenin politik mücadelesini engellemeye çalışmıyor yerel çalışmalarda, bu çok güzel bir şey bence… Ama çok yıllar önce nasıldı, onu bilemiyorum.

Son iştigal alanın pansiyonculuk oldu senin… Macaron mahallesinde eski bir Rum evini altı odalı bir konaklama evine dönüştürdün… Yani Tenekeciler Sokak’ından Macoran’a bir serüven yaşıyorsun… Her ikisi de ”kontrabacı”lar tabir edilen yani külhanbeylerin, sert adımlı ama bir yandan sokağını mahallesini adamların yaşadığı, Ayvalık mahalle kültürünün ana arterleri… Bu iki yapı için neler söyleye bilirsin? Mesela Ayvalık’ta bugün özünden uzaklaşma var mı? Mahalle ve sokak kültürünün yok olduğunu düşünüyor musun? Yerel kültürün dışardan gelenlerce tehdit altında olduğunu, manipüle edildiğini gözlemliyor musun?

Macoran’a gelmem tesadüf, yani seçim değildi. Kızım Almanya’dan gelip o evi satın aldı, ben de evi pansiyona dönüştürdüm.  Tenekeciler Sokak’ına gelişim de tesadüf sayılır. Yani bu bölgelerde dışardan gelen çok sayıda insan kafe, pansiyon, sanat alanları, atölyeler, restoranlar, meyhaneler işletiyor hepsi de yerel işletmeler… Büyük markaların, zincirlerin tehdidi olsa da kendileri hala baskın olamadı Ayvalık’ta.  Ben bu yerel ve tekil yapıların Ayvalık kültürüne zarar verdiğini düşünmüyorum.  Aksine o insanlar buradaki yaşamı güzelleştiriyor, yerel halkın da bundan memnun olduğunu görüyorum.

Benim mahalleli komşularımla, yerli mübadil insanlarla iletişimim çok iyi, sokakta birlikte oturuyoruz, sohbet ediyoruz, yeri geliyor dayanışıyoruz. Ayvalık’ın yerlisi genelde Armutçuk’daki apartman dairelerine yerleşmeyi tercih ediyor, çünkü bıkmışlar eski Rum evlerindeki zorlu yaşamdan. Tabii bu hep ekonomik koşullarla ve farkındalıkla ilgili ama Ayvalık daha da özgürleştikçe, korumaya dayalı ekonomik gücü arttıkça bunun duracağını düşünüyorum. Zaten tüm ülkedeki yerel kültürler, doğal ve tarihi alanlar popüler kültür ve yanlış, tüketen, tarihi, doğayı, canlıyı hiçe sayan ekonomik planlar, imar politikaları yüzünden risk altında. Burada durum nispeten olumlu ilerliyor bence, çoktan talan edilmiş olabilirdi  Ayvalık. Ayvalık’ın özgün kimliğini korumak için direnen bir kent, hem yerli hem de dışarıdan gelenlerin ortak davranışları sayesinde.

Chez Nebahat Meyhanesi / Kadınlar

Ayvalık’ta kadın olmak nasıl senin açından?

Bence kadınlar genel olarak çok özgür başka yerlere kıyasla. Ayvalık’ta kadınları rahatsız etme taciz etme kültürü yok bir kere. Elbette rahatsız edici olaylar oluyordur, ama çok sayıda olduğunu düşünmüyorum. Ben hiç rahatsız olmadım Ayvalık’ta tek başına yaşayan bir kadın olarak. Dilerim hep böyle sürer ve değişmez.

Son olarak neler söylemek istersin Alevinet’te ?

Alevinet’tin çok başarılı bir girişim olduğunu düşünüyorum Aleviler için. Geniş bir paydaş alana hitap etmesi çok güzel. Alevilerin yerel kimliğini evrensel düzeye taşıyor. Benim için buradan aktarılabilir en önemli söylem kadınlara yönelik olur;  asla özgürlüklerinden vazgeçmesinler, şiddete boyun eğmesinler; tacizi, zorlamayı kimden gelirse gelsin kabul etmesinler.

27 Nisan 2021

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here