Toplum ve Politika

Günlük hayatımızda sıkça kullanılan politika kavramı, gerçek tanımının çok ötesinde kullanılmaktadır. Bu nedenle politika adına söylenilen birçok şey, politikanın asıl amacıyla örtüşmeyen yanlışlıkları doğurabiliyor.

Devletin ve toplumların en genel sorunları politikayla ilişkilendirilirken, toplumun günlük yaşamında olup bitenler politika dışı ele alınabiliyor. Bunun için toplumun politikaya ilgisizliği fazla eleştirilmiyor.

Sadece devlet erkânının, iktidarın ve siyasetçilerin yaptıkları politika olarak kabul görürken, politik sınırın bu alan içerisinde daraltılması rahatsızlık uyandırmıyor. Politikanın toplumsal dokudan uzaklaştırılarak zekâ ve kurnazlık gerektiren bir meslek olarak yansıtılması toplum ve politika arasında, politik olan birçok şeyin anlaşılmamasına neden oluyor. Yansıtılan anlamların çelişkililiği ve kasıtlılığı politika kavramını subjektifkeştirmektedir. Politikanın içerik olarak eylemi ifade etmesi, uygulamada politikanın subjektif olmadığını ve genel bir fiiliyatının olduğunu bizlere fark ettirmektedir. Politikanın temel gücünün toplum olması ve politikacıların bu temel sayesinde politik amaçlarını sağlamaları, politikanın toplumun ortak varlığının bir parçası olduğunu izah etmektedir.

Yönetilmek ve yönetmek konusunda politikanın işlevselliğini çeşitlendiren bu mesele, aslında politikanın bu iki anlam dışında özneleşmeyi gerektiren bir insan iradesinin yaratılmasını hatırlatmaktadır. Toplumun içinde kazandırdığı zaman, mekân ve emek kavramları politikanın elit bir kesimin mesleği olmadığını, bilhassa politikanın toplumun kolektif bir bilinç ürünü olduğunu bizlere göstermektedir. Dolayısıyla hayatın her alanında olan politikanın toplumsal yaşamın kendisi olduğu kanıtlanmaktadır. Fakat egemen devlet anlayışının toplumu bir araç olarak görmesi, toplumsal algıda politikanında bir araç niteliği anlamı taşımasına neden olmuştur. Böylece devlet ve toplum ilişkisi birbirini araçsallaştırmaktan öteye gidememiştir. Demokrasi ve temel haklar konusunda devlet ve toplum arasında var olan bu dengesizlik, toplumsal doğayı başkalaştıran ciddi bir sorundur. Tarihsel kökleri bakımından sınıfsal olan bu problemin temeli, tarihsel koşulu bakımından yine sınıfsal irdelemeyle çözümlenmelidir. Sınıflı toplumlarda meşruluğun yalnızca devlet egemenliği kontrolü altında olması, politikayı toplumsal yönetim karşısında sadece kanunlar yaptırımı olarak sistemleştirmiştir. Günlük hayatta kanun sınırları içine hapsedilmiş toplumun düşünme iradesinin sadece politikacılar tarafından belirlenmesi, toplum ve politika arasındaki yabancılaşmanın en bariz sınıfsal gerçekliğidir. Sınıflı devlet sisteminde yerleşik egemen aklın dışına çıkamayan toplumun politikayı içselleştirmesi bu nedenle zorlaşmaktadır.

Toplum aklını belirleyen ölçünün toplumsal üretim ilişkileriyle ve üretici güçlerle şekillenmesi, sınıflı devlet düzeninde politikanın ancak sosyalist bilinci sahiplenmekle toplumda içselleşebileceğini kanıtlamaktadır. Sınıfsal mücadelenin başlangıç aşamasını gösteren bu gerçeklik, toplumun politika konusunda erişebileceği sosyalist politikanın mesafesini belirleyen bir dönüm noktasıdır. Fakat, farkında olmamız gereken husus, bu mesafenin bizlere ve devrimci örgütlere bağlı olduğudur.

Her gün kapitalist devletlerin toplumlara uyguladığı baskılar, dayatmalar ve nefes alınamaz ekonomik koşullar, politikanın bilincimizde şekilkenmesi gereken sosyalist anlamının, bizimle ne kadar yakın olduğunu göstermektedir. Eşyanın doğası gereği her şeye dahil edilmenin dışsal bir alanıda oluşturması, bu dışsal alanın sınıfsal bilinçlenmenin ve örgütlenmenin zemini olduğunu fark ettirmektedir.

Lakin, bu paydada üzücü olan bir nokta devrimci örgütlerdeki bölünmelerdir. Politikanın toplumla bütünleşmesinin ve politikanın sosyalist bir gaye taşımasının öncü rolü olması gereken devrimci örgütlerin parçalanmışlıkları, bu konuda ancak pasif bir etki yaratmaktadır. Bu yüzden devrimci örgütlerin sosyalist politika yapalım derken, kitleleri ortak bir noktada birleştirmek yerine, her devrimci örgütün yalnızca kendileri için “kitle devşirmeleri” hem devrimci mücadeleye hem de kitlelere, devrimci örgütlerin yabancılaşmasına neden olmaktadır. Tüm bu olumsuz gelişmeler toplumun politik yönetim  anlayışına yabancılaşmasını sağlamakla birlikte, toplumu sınıf bilincinin doğasındanda uzaklaştırmaktadır. Özellikle devrimci örgütlenmeler içinde meydana gelen bürokratik aklın asıl nedenlerinden bir taneside budur. Politikanın fiziki ve entelektüel bir güç olmasına neden olan bu yanlışlık, politikanın toplum üstünde iktidarlaşmasına yol açmaktadır. İnsanın toplumsal bir varlık olması ve toplumun sınıfsız bir dünya gerçekliğinin ana hücresi olması, politikanın toplumla olan doğal birlikteliğinin yaratılmasını zorunlu kılmaktadır. Sınıflı devlet modelleri içinde politikanın düalist bir karakter (devlet-toplum) niteliği taşıması, parçalanmış toplumsal hakikatin dogmalarla yüklü bütünlüğünü temsil etmektedir. Bu yüzden bir arada doğal bir birliktelik oluşturamayan toplum ve politikanın, birbirlerinin reddi üzerinden yapısallaştırdıkları sistem, eşit ve adil düzenin tersine dönmüş hâlini oluşturmaktadır.

İktidarlı yaşam modelini meşrulaştıran bu gerçeklik, toplumun eşitlik gaspı ve yerinden yönetiminin yitimi olmaktadır. Devletin mekanikleşmiş bir iktidar erki olarak toplumcu bir hayat tarzını sunmasının imkânsız olması, devlet ve toplum sosyolojisi incelendiğinde tarihsel bir parametre olarak kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle politikanın kimin elinde olduğu ve hangi ideolojiyle etkin olduğu, politikanın toplumsal çelişkilerini çözümlemek açısından gerekli bir tahlildir. Politikanın orijinal tanımına kavuşması ve tarihteki toplumsal içeriğine oturtulması için, politikanın iktidar sınırları içinden çıkartılması, sınıfsal mücadelenin önemli bir gerekliliğidir. Politikanın öncü gücünün toplum olması için bu gereklilik, toplumsal yetkinin en önemli belirleyicisidir. Devleti bir toplum yapısı olarak görmenin önyargılarını kıracak bu mücadele, tarihte uzun zamanlar iktidarsız politika üreterek yaşamış toplumlarla ispatlanmış bir olgudur. Tarihten gelen bu hakikatle birlikte, politikanın devlet ve sömürü sisteminden uzaklaşarak, toplumsallaşma (insanlaşma) evrimiyle gelişimini sürdürmesi, günlük yaşamımızda sıkça kullandığımız politika kelimesinin, sınıf bilinciyle yorumlanmasıyla mümkündür.