Küreselleşme Ve Ulus Devletlerin Çıkmazları

Küreselleşme ve uluslaşma birbiriyle bağlantılı olarak birçok gerilimi bünyelerinde taşımaktadırlar. Küresel ağlar ile yerel milliyetçilikler, sanal güçler ile fiziksel güçler, yurtlaştırma ve yurtsuzlaştırma, küreselleşmenin açıktan saldırılarılarıdır. Bunun yanında ulusal çıkarlar ile küresel piyasa ve  sermaye hareketleri arasındaki rekabetler, küreselleşmenin belirleyici özellikleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu gerilimlerin olması yerküreyi bölen sınırlardır.

Yerkürenin bölünmesi ulus devletlerin dünyayı paylaşma projeleridir. Dünyanın devamlı rekabet politikalarıyla parçalanması, ulus devletler için bitmek bilmez yeni paylaşımların bürokratik işleyişidir. Özellikle yeni inşa edilen ulus devletlerin sınırları, ulus devlet egemenliğinin somut anlatımları olmaktan çok, dünyanın zengin bölgelerini, yoksul bölgelerinden ayıran; gerek ulus devlet içindeki, gerek ulus devlet dışındaki küreselleşmenin bir parçasıdır.

Küreselleşme ve geç kalmış modern dönemdeki

sömürgeleştirmeyle bir yığın gücün, hukuk ve siyasetle denetim altına alınamadığını ve bu denetlenemezlik karşısında ulus devletler çare olarak polisiye tedbirlere ve etrafını çevirme yöntemine başvurmaktadır. Söz konusu güçlerin anlaşılır bir yanı olmadığı gibi, öznel ve eşgüdümlü bir amaçlılığı evrensel siyasi bir birlikten yoksundur. Genç modern dönemde hâlâ çizilmeye devam edilen bu sınırlara baktığımızda, sınır çizmenin  pejoratif tarihsel çağrışımlar uyandırdığını fark etmekteyiz.

Ulusal egemenliğin vaat ettiği korumanın  ve güçlenmenin simgesi olan sınırlar, aynı zamanda siyasal egemenliğin teolojik boyutlarını geri çağıran bir istektir. Devlet egemenliği denen kurgunun ilahi iktidar kurgusuyla sekülerleşmeye denk gelmesi ve bu kurgunun ulusal sınırlarla giderilmesi, bu ihtiyaca cevap veren bir yaptırımı gerekli kılmaktadır. Ulusal sınırlar kutsal olanın kökeninde yattığı gibi, seküler olan dünyanında başlangıcını oluşturmaktadır.

Bir toprak parçasını sınırla belirleyip, bu benim toprağımdır deyip, buna göre bir topluluk oluşturma, modern dünyanın sivil toplumu denilen ulus toplumunu oluşturmaktadır. Dolayısıyla ulus

devletlerle birlikte örülen sınırlar savaşların habercisi olup, ölüm çanlarını çalmaktadır. Sınırların çizildiği uluslar dünyasında iktidar ve egemenliğin tesisi ulus devletlerin önemli koşuludur. Uygar olmanın vahşiliğinin belirginleştiği bu yönetim modeli, ulus devletler içinde şiddetin serbestçe meşruluğunu sağlamaktadır. Ulus devletlerin tarihsel momentiyle bu konuyu örneklersek,  İngilizlerin uygarlaşmamış addettikleri İralandalılara karşı uygulamış oldukları şiddetin meşruluğu, hem sömürgeciliğin kendisi hem de yerleşimcilerin güvenliğini sağlamak adına meşruluk kazanmış ulusalcı zihniyetin meşrulaşmış şiddet örneğidir. Yine bir başka örnek vermek gerekirse, ABD’de siyahların, beyaz ırk tarafından yaşadıkları faşist saldırılar, tarihsel güncelliğini sürdüren önemli bir örnektir.

Bu örnekler aynı zamanda, ulus devletler içindeki olağanüstü hallerin, sıkı yönetim ilanlarının ve hukukun ulus devletler içinde,  zaman ve mekâna bağlı olarak askıya alınabileceğini göstermektedir. Bunun yanısıra günümüzde  Irak’ta başlayan kaos durumunun zamanla Suriye, Libya, Somali, Afganistan gibi ülkelere yayılması, küresel ve ulusal çatışmaların farklı kıta ve alanlara yayılması olarak güncelliğini korumaktadır.

Dolayısıyla bugünün egemenlik sınırları içinde demokrasiyi, hukuku ve özgürlüğü tartışırken, egemenliğin tüm bu değerleri nasıl yönettiği daha anlaşılır olmaktadır. Günümüz ulus devletlerinin içinde siyasal egemenliğin böylesine değişken ve muğlak bir anlamı olması, ulus devlet mantığının liberal demokrasi pratiğindeki iktidar aldatmacasını göstermektedir.

Ulus devlet sistemi içinde demokrasi kavramıda ha keza; demos’un kendi adına yasa yapma yerine ulus devlet iktidarının yasaya ve meşrutiyete aldırmaksızın hareket etmesini kanıtlamaktadır. Bu nedenle bugün demokrasi ile iktidar ilişkisinin bir sorun olarak karşımıza çıkması, ulusal sınırlar içerisindeki yaşanılan yönetim çözülmelerinin sonucudur.

Küreselleşen sermayenin ulus devletlerle birlikte yaşamış olduğu bu gerçeklik, küresel sistemle, ulus devletlerin paradigma olarak birbirleriyle olan çelişkilerini boyutlandırmaktadır. Küresel ve ulusal farklılıkların çelişkileri çoğaltması, toplumsal çelişkilerin derinliğiyle orantılı olan bir durumdur. Zira, toplumsal sistemin uygarlık süreciyle birlikte kazandığı devlet karakteri, ulus devletlere kadar ulaşan toplumsal çatlakları büyüten sorunların devamlılığıdır.

Ulus devletlerin, küreselleşen dünya içinde her ne kadar imgeselleliğini kaybettiği söylenilsede bu iddia sadece ekonomik olarak görülmektedir. Çünkü ulusal sermayenin, küresel sermaye karşısında zayıflaması, küresel sermayeye tepki olarak, ulusal siyaseti bir güçlenme metodu olarak diri tutmaktadır. Böylece, küreselleşmenin karşısında modası geçmiş olan ulusal devlet iradesi, küresel sistemle savaşan bir şiddet politikası olarak, savaş çanlarının çalmasını devam ettirmektedir.

Yaşadığımız yüzyılın paradoksal bir tablosu olan bu çarpıklık, modern toplumun yaşadığı krizin en önemli sebeplerindendir. Küreselleşme karşısında direnen ulusların geldiği bu evre, toplumsal krizlerin belirleyici bir nedeni olan ulus fanatimizmiyle içerikleşmektedir. Ulusal zirvenin açık bir hâli olan şovenizm, toplumsal eşitliği parçalayarak, küreselleşme karşısında ulus hegemonyasını halklara dayatan ciddi bir gelişmedir. Küreselleşen dünyanın çıkar ayrışmasını gösteren bu olgu, hem ulusal hakim sınıfların hem de küresel hakim sınıfların çatışmalarını körükleyen emperyalist dünyanın en başta gelen çıkmazlarıdır.

Küreselleşme ve ulus devletler arasındaki gerilimin yüzyılın kaosu olarak değerlendirilmesi, bu hakikatin her gün daha fazla alanlara yayılmasıdır. Küreselleşmenin gelişimine bağlı olarak sorunların ulus devlet sınırlarını aşması, bir yandan emperyalizmin evrensel sömürüsünü, bir yandan da ulusal direnişlerin bu sömürüyle mücadelesini iradeleştirerek; küreselleşmenin ve uluslaşmanın bir arada birlikte olamayacağını göstermektedir. Fakat her iki olgunun ısrarcı mücadelesi, yönetim dengelerini sarsan savaşları gündeme getirmektedir. Böylece emperyalist güçler tarafından dile getirilen sahte evrenselcilik, tüm dünya toplumları üzerinde neoliberalist yaşam biçimini dayatmaktadır. Bu duruma karşı kendi ulusal değerlerini savunmaya çalışan ulus devletler, milliyetçiliğe sarılmayı zorunlu olarak gerekli görmektedirler.

Emperyalist küreselleşmenin ve bölgesel uluslaşmanın özünden kaynaklanan  bu sorunlar, yerkürenin birliği ve paylaşılması arasında gelişen dünya sisteminin şekillenmesi konusunda, yeni paradigmalar doğuran bir uygarlık sorunu olarak gelişmektedir.

Heybet Akdoğan