İmralı’da bir halkın yüzüne kapatılan kapı ve bekçi

EDİTÖRÜN ÖNERDİKLERİ

Bu sessizliğin arka planında vicdan mekanizmasının bir iktidar ve devlet savunuculuğu zemininde yeşermediğinden emin olamıyoruz. Çünkü apaçık haksızlığa rağmen bu sessizlik bilinç altındaki devletçi kodlara işaret ediyor

Av. Esra Bilen*
Av. Gürkan İstekli*

“Ne kadar geniş devrim,
Ne kadar dar yolculuk,
Ne kadar büyük düşünce,
Ne kadar küçük devlet!”

Normal şartlar altında bir yazıda uzun bir alıntıya yer vermek yazım dünyasında pek iyi karşılanmaz. Ancak ne bu yazıya konu edilen konu normal şartlar altında oluşturuldu ne de bu yazı herhangi bir edebikaygı ile oluşturuldu. Yazıyı yazmaya çalışan iki yoldaş olarak bizi bir kaygının buraya sürüklediği şüphesiz. İşte bizler bu kaygıyı Kafka’nın meşhur Dava kitabından uzun bir alıntıyla başlayarak anlatma çabasına girişeceğiz;
“…’Mahkeme konusunda yanılıyorsun,’ dedi rahip, ‘yasanın girişindeki yazılarda bu yanılma konusunda şöyle denir: Yasanın önünde bir kapı bekçisi durur. Taşralı bir adam, bu bekçiye gelir ve ondan kendisini içeri bırakmasını rica eder. Ancak bekçi, onun yasanın içine girmesine şimdi izin veremeyeceğini söyler. Adam düşünür ve daha sonra girip giremeyeceğini sorar. ‘Olabilir,’ der bekçi, ‘ama şimdi giremezsin.’ Yasaya açılan kapı her zamanki gibi açık durduğundan ve bekçi yana çekildiğinden, adam kapıdan içerisini görebilmek için eğilir. Kapı bekçisi bunu fark edince güler ve şöyle der: ‘Sana bu kadar çekici geliyorsa eğer, yasağıma karşın içeri girmeyi dene. Ancak şunu bil ki, ben çok güçlüyüm. Ve ben sadece en alt derecedeki kapı bekçisiyim. Oysa içeride, salonları bekleyen kapı bekçilerinin her biri ötekinden daha güçlüdür. Üçüncü bekçinin görünüşüne ben bile dayanamam.’ Taşradan gelen adam böyle güçlüklerle karşılaşmayı beklememiştir, yasa herkese ve her zaman açık olmalıdır, diye düşünmektedir, ancak uzun ve sivri burnuyla, ince kıllı, uzun ve siyah Tatar sakalıyla, kürk paltolu bekçiye daha bir dikkatli bakınca, içeri girme iznini alana kadar beklemeye karar verir. Bekçi ona bir tabure verip kapının yan tarafına oturtur. Adam orada günlerce ve yıllarca oturur. İçeri girmek için pek çok girişimde bulunur ve ricalarıyla bekçiyi yorar. Bekçi onu sık sık küçük sorgulamalardan geçirir, ona vatanına ve daha bir sürü şeye ilişkin sorular sorar, ancak bunlar, efendilerin sordukları türden ilgisiz sorulardır ve sonunda adama hep kendisini daha içeri bırakamayacağını söyler. Yolculuğu için iyi hazırlanıp yanına epey bir şeyler almış olan adam, bekçiyi rüşvet yoluyla elde edebilmek için değerine bakmadan her şeyini kullanır. Adam gerçi hepsini alır, ancak alırken de şöyle der: ‘Bunu sadece bir fırsat kaçırdığına inanmayasın diye alıyorum.’ Yıllar boyunca adam, gözlerini bekçiden neredeyse hiç ayırmaz. Bu arada öteki kapı bekçilerini unutur ve bu ilk bekçi, ona yasaya girmesinin tek engeli gibi gözükür. Bu talihsiz rastlantıya lanet eder, ilk yıllarda bunu yüksek sesle dile getirir, yaşlandığında ise sadece kendi kendine homurdanmaya başlar. Bir çocuk gibi olur ve yıllar boyunca bekçiyi incelerken onun kürkünün yakasındaki pireleri de gördüğünden, pirelerden de ona yardımcı olmalarını ve bekçinin fikrini değiştirmelerini rica eder. Sonunda gözleri zayıflar ve gerçekte çevresinin mi karardığını, yoksa gözlerinin mi kendisini aldattığını bilemez olur. Ama karanlıkta yasanın kapısından dışarıya gölgelenmesi olanaksız bir biçimde vuran parıltıyı çok iyi seçer. Artık yaşamının da sonuna gelmiştir. Ölmeden önce bütün o zaman boyunca edinmiş olduğu deneyimler kafasının içinde, o güne kadar kapı bekçisine henüz hiç yöneltmediği bir soruda birleşir. Katılaşmış olan bedenini doğrultamadığından, eliyle bekçiyi yanına çağırır. Bekçi ona doğru iyice eğilmek zorundadır, çünkü bedenlerinin orantıları adamın aleyhine olmak üzere çok değişmiştir. ‘Hâlâ neyi bilmek istiyorsun?’ diye sorar bekçi. ‘Bir türlü doymak bilmiyorsun.’ Adam, ‘Herkes yasaya göre ölüyor,’ der, ‘ama nasıl oldu da, bunca yıl boyunca benden başka kimse giriş izni istemedi?’ Kapı bekçisi, adamın sonunun geldiğini anlar ve tükenmek üzere olan işitme duyusuna kendini duyurabilmek için bağırır: ‘Burada başka kimse girme izni alamazdı, çünkü bu kapı yalnızca senin için öngörülmüştü. Şimdi o kapıyı kapatmaya gidiyorum.”

Sessiz kalma suçu

Bu uzun alıntı, bir sabah uyandığında kendisini sebebini anlamadığı bir suç nedeniyle dava edilmiş bulan Josef K. ile rahip arasında geçen sohpetin sadece bir kısmı. Josef K’nın suçu ve cezayı arama-anlamlandırma yolculuğu için kitabı okumak gerek ancak kitapta olan ve yukarıda uzunca yer verdiğimiz yasayı bekleyen kişinin hikayesinin aslında ölümle bitmediğini hemen yanıbaşımızda İmralı’da sürdüğünü başta kendi meslektaşlarımıza sonra devrimci, demokrat veya muhalif olduğu iddiasında olan herkese söylerek başlamak istiyoruz. “Söylemek” fiilini seçerken kendi aramızda tartıştık aslında. “Hatırlatma yapıyoruz” mu desek dedik örneğin. Sonra bu durumun bilinmediği kanaatine vardık. Bu gerçeklik eğer bilinseydi bu denli sessiz kalmanın ahlaki, vicdani ve insani olarak mümkün olmadığının farkındayız. Hikayede de belirtildiği üzere, yasa kapısı sonuna kadar açık, ancak taşradan gelen kişi kapıdaki bekçi yüzünden içeri giremiyor. Oysa yasanın herkese ve her zaman açık olduğunu düşünmektedir. Teorik olarak haklıdır taşralı adam; yasalar önünde herkes eşittir ve herkes, her zaman yasal haklarından faydalanabilmektedir. Ancak bu hikaye bize bir şeyi daha gösteriyor, yasanın dayandığı güç yani egemen, kendi muhalifini yasadan faydalanma konusunda dışlarken, yasayı aleyhine uygulama noktasında hiçbir çekince yaşamıyor. Tam olarak İmralı’da yaratılan istisna hali gibi; yasaların olumlu yönlerinden mahrum bırakılırken, olumsuz ve eza çektiren yönlerinin sonuna kadar uygulanma hali. Nasıl mı? Nasıl olduğunu Kafka kadar edebi bir şekilde olmasa da -ki hakikati anlatma kaygısı burada edebi kaygıların önüne geçiyor- anlatmaya çalışalım;

Tecridin karşılığı

Siyasi bir lider olan Sayın Abdullah Öcalan, Şubat 1999 tarihinden bu yana bir ada hapishanesi olan İmralı Hapishanesi’nde ağır tecrit koşullarında tutuluyor. Arapça kökenli sözcük olan tecridin sözlükte üç karşılığı bulunuyor. İlki ayırma, ayrı tarafta tutma, ikincisi (fel.) soyutlama, sonuncusu ise yalıtım. (2) Ağır tecridin ise sözlükte bir karşılığı yok ancak gerçek hayatta İmralı’da vücut bulduğunu söyleyebiliriz. Zira Asrın Hukuk Bürosu’nun (3) raporlarına göre Sn Abdullah Öcalan;

– 15 Şubat 1999 tarihinden beri İmralı Hapishanesi’nde tek kişilik hücrede tutulmaktadır.
– İlk on yıl boyunca hapishanede tek başına tutulmuştur. Daha sonra ise hafta içi günün 23 saati, hafta sonu 24 saat boyunca yine tek başına tutulmuştur.
– İlk 12 yıl boyunca avukat ile görüşme hakları haftada bir gün bir saat ile sınırlı tutulmuş ancak bu sınırlı hakları dahi sürekli bir şekilde engellenmiştir.
– 27 Temmuz 2011 tarihinden bugüne 11 yıl boyunca yalnızca Mayıs-Ağustos 2019 tarihlerinde 5 avukat görüşü gerçekleştirebilmiştir. Bu beş görüşmenin sonuncusu ise 7 Ağustos 2019 tarihlidir.
– 2014 yılından bu yana yalnızca 5 aile görüşü gerçekleştirebilmiştir.
– Son yüz yüze yapılan görüşme 3 Mart 2020 tarihinde kardeşi ile yapabildiği görüşmedir.
– İlk günden bugüne yalnızca 27 Nisan 2020 ile 25 Mart 2021 tarihlerinde olmak üzere 2 defa telefon ile görüşme gerçekleştirebilmiştir.
– 25 Mart 2021 tarihli son telefon görüşmesi çok kısa süre içinde yarıda kesilmiş ve görüşmeye devam edilememiştir. O günden itibaren kendisinden haber alınamamaktadır.

Saydığımız 10 maddenin tümü de hem ulusal hem uluslararası mevzuat gereğince çok açık hak ihlalleridir. O kadar açıklardır ki; 23 yıldır süren bu işkenceye sadece Kürtler ile vicdani hassasiyeti olan sol sosyalist, demokrat ve devrimciler dışında kimsenin ses çıkarmamasının, insanlarca bilinmemesi dışında başka bir izahati bulunmamaktadır. Doğrusu bilgiye erişimin bu kadar kolay olduğu bir çağda bir bilmemezlik iddiası ortaya atmanın toplumsal sorunlara duyarlı olduğunu iddia eden tüm kesimlere bir itham niteliğinde olduğunun farkındayız. Ancak bu noktaya hemen gelmedik. Örneğin zaman zaman bu sessizliğin arka planında farklı kurgulanmış bir vicdan muhasebesinin olup olmadığını düşünmedikte değiliz. Ne ki farklı vicdan seçenekleri olmuşsa da o vicdan mekanizmasının bir iktidar ve devlet savunuculuğu zemininde yeşermediğinden emin olamıyoruz. Çünkü apaçık politik, haksız ve vicdani sınırların dışında olan onlarca yılı bulan bu gerçekliğin toplumsal duyarlılıkla hareket eden birey ve güçlerin bilinç altlarındaki devletçi kodları işaret ettiği görülebilir. Çünkü devletin tüm özel ve tüzel propaganda araçlarıyla sabahtan akşama kadar “bebek katili, terörist başı” ve bunlar gibi pek çok nefret ve hakaret içerikli sözlerle saldırdığı birine dair söz söylemek devlete ve onun tüm kodlarına karşı çıkmak anlamına gelmektedir. Bu saf akıl eleştirisi toplumsal bilinçle donanmış vicdan mekanizmasının çok da arındırılmadığı gerçeğini gözler önüne seriyor. Bize öyle geliyorki entelektüelin görevi bu gibi durumlarda işaret edilen teorik ve pratik tutarsızlığı aşmaya cesaret etmekte başlar. Böyle bir konuma gelme cesaretinin çığ gibi büyüyeceğine olan inancımız tamdır. Harekete geçmek gerekecekse bu diyalektiğin son demlerini yaşadığımızı hatırlatmayı görev biliyoruz. Her olgunun miadı irade gerektiren anda harekete geçmeyi zorunlu kılar. “Şimdi değilse ne zaman?” sözü bunu ifade eder. Sözün devamı olan “Ben değilsem kim?” sorusu için de “Cesaret et!” veciz sözünü hatırlatır. Ancak iktidar teknolojisi entelektüel kesimleri bile kendi “hakikat rejimi” içinde o kadar sindirmişki; tersinden de söylemek gerek. Entelektüel bilinç, iktidar teknolojisinin ağır bombardımanı altında ve maalesef sinik konumdadır. İtiraz noktamız budur. Ancak tüm bunlar elbette iki kişinin bir ihtimal değerlendirmesidir yoksa bilinmemezlik iddiamız hala mevcuttur.

Milyonlar o kapıda

Tekrardan alıntı yaptığımız hikayeye dönecek olursak hikayede yasayı merak eden adamın yılları geçmiş. Ancak okuyucunun yıllar geçmeden yasayı bilmesini bir borç biliriz. Mevcut şartlarda inanması zor bir bilgi gibi ancak yasalara göre hapishanede tutulan herkesin hukuka uygun verilmiş bir mahkeme kararı ile özgürlüğünün elinden alınması dışında diğer tüm haklara sahip olması gerekir. Buna aileyle görüşme hakkı, avukatla görüşme hakkı, telefon hakkı, mektup, faks ve telgraf gönderme-alma hakkı gibi tüm haberleşme hakları da dahildir. O halde Sayın Öcalan’ın yukarıda yazıldığı gibi bir muameleye maruz bırakılması tekraren hak ihlalidir. Peki sonra? Sonrasını hikayeye benzer bir sonla anlatmaya niyetimiz yok. Zira bu yazıyı yazan iki kişiyse de aynı hisleri taşıyan milyonlardır. Milyonlar, ne daracık bir odada tutulabilir ne de yasa vardır hikayesi anlatan bekçiye inanır. Aksine yasa vardır der ve bu yasayı uygulamak zorunda olduğunu hatırlatır yasa uygulayıcılarına. Zira nasıl ki taşralı adam on yıllar boyunca yasa kapısında bekletildiyse, on yıllardır Kürt halkı da yasa kapısında tehditle, korkutmayla bekletilmektedir ve daha fazla beklemeye niyeti yoktur. Hikaye bize bir şey daha söylüyor; kapıdaki bekçi yasa kapısından içeri girilirse daha korkunç üç bekçi ile karşılaşılacağını söylüyor. Kimdir bu bekçiler? İmralı sistemi özelinde sistemin üç ayağını oluşturan güçlerdir: Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Avrupa Birliği (AB) ve Türkiye Cumhuriyeti. Bütün bu oluşumlar işte böyle bir Kafkaeskliğin bekçiliğini yapmaktadır. Çünkü bu kadar çok ulusal, uluslararası hukuki düzenlemeye, tüm çabalara rağmen o yasanın görülemiyor olmasının başkaca bir izahati olamaz. Sayın Öcalan bunu açıklarken ‘Ayrıntılı hukuki düzenlemeler, çokça iddia edildiğinin tersine, hakkın gücünü ve adaletin temsilini değil, baskı ve sömürü tekellerinin sistematik olarak kodlanmış çıkarlarını yansıtır’ diyor. İşte bizler yazıda andığımız kişileri, sistem kodlarının dışına çıkarak milyonların çok uzunca bir süredir söylediği sözlerin çağrıcısı olmaya ve hukukçunun hukuka aykırılıkları gözler önüne sermesini; filozofun olgudaki felsefi çelişkileri ortaya sermesini, devrimcinin ve demokratın bu sıfatlarına yaraşır tutum geliştirmelerini; sosyoloğun bariz toplumsal hakikatleri ortaya sermesini; ilahiyatçının teolojik bütün hakikatleri gözden geçirmesini; hülasa insanın insan olmanın gerektiği gibi söz söylemesine yukarıda yer verdiğimiz sözle davet ediyoruz; Cesaret et!

1- Mahmud Derviş, Yüksek Gölgenin Övgüsü şiiri
2- http://sokagimda.blogspot.com/2011/03/icerden-disariya-tasan-karanlik-tecrit.html
3- Asrın Hukuk Bürosu kurumsal olarak Sn. Abdullah Öcalan’ın tüm hukuki süreçlerini takip eden kurumdur.

*Özgürlük İçin Hukukçular Derneği İstanbul Şube Eşbaşkanları

#İmralıda #bir #halkın #yüzüne #kapatılan #kapı #bekçi

- Advertisement -spot_img

YAZARIN DİĞER YAZILARI

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

EN SON EKLEN YAZILAR

Bu siteyi kullanmaya devam ederek, tarayıcı çerezleri kabul etmiş olursunuz. Daha fazla bilgi

Bu web sitesindeki çerez ayarları, size mümkün olan en iyi gezinme deneyimini sunmak için "çerezlere izin ver" şeklinde ayarlanmıştır. Çerez ayarlarınızı değiştirmeden bu web sitesini kullanmaya devam ederseniz veya aşağıdaki "Kabul Et" seçeneğine tıklarsanız, buna izin vermiş olursunuz.

Kapat