Alevi Tarihçiler: Alevi tarihi baskı ve sürgün tarihidir

Post date:

Author:

Category:

Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) öncülüğünde düzenlenen Alevilerin program taslağı çalıştayı 2. gününde Balıkesir Edremit’te devam ediyor. Bugün devam eden sunumlarda Tarih yol Masasının  sunumuyla devam etti. Masa adına sunumu Muhharem Erkan yaptı.

Erkan, “Aleviliğin tarihi, yaşadığı ülkelere egemen devletler tarafından kendisine uygulanmış asimilasyon, baskı ve sürgün tarihidir.” şeklinde yaptığı sunum şöyle:

Tarihsel Hafıza ve Dünden Bugüne Aleviler 

Tarihe bakışımız, bizleri asimile etmek için tarihin dışına atmaya çalışan egemen güçlere karşı, olgulara sadakat temelinde, tarih içindeki yerimizi, tarihsel misyonumuz ve uğratıldığımız felaketleri belirginleştirmektir.

Kendilerini tarihin resmi ve çarpıtılmış anlatısı üzerinden kuran, bu bağlamda dincilik, milliyetçilik ve adaletsizliği geliştiren egemenlerin aksine, bizler, tarih üzerinden  hakikati yakalamak, tarih boyunca katlimize ve direnişimize neden olan değerlerimizi belirginleştirmek istiyoruz.

Bu tarihsel hakikat arayışımızla kendimizi asimilasyon ve adaletsizliklere karşı güçlendirmek, her kimlikten insanlığın barış ve adalet mücadelesine daha etkin bir katılım sağlamak istiyoruz.

Tarih bilincinin tüm toplumlar için kimliksel bir duruş sağladığı gerçeği ışığında, biz de tarihe doğru bakış üzerinden kimliksel duruşumuzu belirginleştirmek, bu yolla her türden asimilasyon yönelimlerinin önünü kesmek yanında dünya insanlık ailesine katkılarımızı da arttırmak istiyoruz.

Bu yola başlarken Alevi tarih yazımındaki ciddi eksikliklerin de, bu eksikliklerin giderilmesine yönelik olarak saptanmasını ve Alevi örgütlenmesinin bunu aşmaya yönelik yönlendirmesi gereğinin belirtilmesini de borç biliriz. Dolayısıyla tarih eğitimini önemsemek ve çalışmak özel bir önem taşımaktadır.

15 yüzyıldan itibaren tüm Alevi inanç önderlerinin deyişlerinde gördüğümüz gibi Alevilik, İslam’ın ezilen damarı ve onun sembolü Aliden, Hüseyin’den ayrılamaz olmakla birlikte ondan ayrı ve öncel kaynaklardan beslenerek geldiği de olgularla sabittir.

Yaygın yanılgıların aksine Alevilik, inançlar tarihi içindeki tüm adalet, sorgulama ve çoğulculuk arayışlarından beslenerek oluşmuştur. Tanrıyı insanda ve evrende bulması ve kendi dışındaki inançları hak görmesinden de anlaşılacağı gibi Onun tarihi, dünyanın tüm batıni inanç yorumlarından, tüm insanlık birikimlerinden ögeleri içererek oluşmuştur.

Aleviliğin tarihi, yaşadığı ülkelere egemen devletler tarafından kendisine uygulanmış asimilasyon, baskı ve sürgün tarihidir.

Bu felaketlerin nedeni, Aleviliğin, adaletsizliklerle belirlenen egemenlik ilişkileriyle uzlaşamaması, her türlü otoriteyi sorgulayabilmesi ve egemenlik hakkını insanın kendisinde görmesidir.

Bu açıdan tarihin aynı zamanda bir sınıflar mücadelesi olduğunu anımsayacak olursak, Aleviliğin, bu tarihin hep mağdur olan ve adalet isteyenlerin inancı olduğunu görebiliriz.

İmam Hüseyin’den Hallacı Mansur’dan, Ebul Vefa’ya, Baba İlyas’a, Kalender Çelebi’den Seyit Rıza’ya kadar Alevi belleğinin oluşumunda tayin edici roller üstlenen inanç önderleriyle Alevilik, egemenlik ilişkilerini sorgulayan bu adalet ve direnç kimliğiyle belirginleşmiştir.

Baba Tahir’den Yunus Emre’ye, Pir Sultan’dan Kaygusuz Abdal’a sayısız ozanıyla da bu toprakların tarihsel kültürünü yaratmıştır.

Alevi belleğinde Osmanlı dönemi çok özel bir yere sahiptir. Aleviler için Osmanlı, kuruluşunda yer aldıkları, ama takip eden süreçte dışlanıp ezildiği bir tarihi temsil etmektedir. Aynı durumu belli ölçülerde Safevi örneğinde de görüyoruz.

Bu gibi örneklerin bize gösterdiği şey ise, Alevi inanç değerleriyle, egemenlik ve mutlakiyet rejimlerinin, eşitsizlik, fetih ve inançlar arası hiyerarşinin  kurulamayacağı, bu nedenle Alevilik içinde oluşan devletlerin bile bir süre sonra onu dışlamalarıdır.

Osmanlı örneği başka bir dizi öge açısından da önemlidir; Örneğin Yeniçeri Ocağı üzerinden kimi parçalarında iktidara yedeklendikleri ve asimile edildikleri bir tarihtir. Bu tarih, Alevilerin en çok katledildikleri dönemde yazdırılan Velayetname üzerinden Alevi tarihinin çarpıtılarak Aleviliğin asimile edilmesi ve sistematik bir şekilde azaltılmasının tarihidir. Öyle ki bu çarpıtmalar üzerinden, gerçekte Babai ayaklanmasından gelen Hacı Bektaş, Rum vilayetlerini Müslümanlaştırmak üzere Ahmet Yesevi tarafından gönderilmiş ve bizzat Yeniçeri Ocağının kurucusu olarak gösterilmektedir.

I5 ve I6. Yüz yıllar Aleviliğin en sorunlu dönemi olacaktır. Çünkü Aleviler, yaşam ve inanç koşullarının dayanılmaz hal almasına bağlı olarak kah peş peşe ayaklanacak kah haklarında çıkarılan fetvalarla kitlesel katliam ve sürgünlerle yok edilmeye çalışılacaktı.

Bu sürecin tüm Osmanlı tarihi açısından yaşamsal bir sonucu ise,  kendi Alevilerini yokeden Osmanlının, gerçekte kendi sivil toplumunu ve demokrasi potansiyelini ortadan kaldırmasıyla tüm kimlikler üzerinde bir despotizm olarak kurumsallaşması olacaktır.

1826’da II. Mahmut, yüzyıllar boyu Osmanlının vurucu gücü olmuş Yeniçeri ordusunu kaldırıldı. Hemen peşine de, Bektaşi tekkelerini tasfiye etmesiyle son düşünsel sorgulama dinamiklerini de ortadan kaldırmış olacaktı.

Kendileri için kötülüğün sembolü durumundaki Osmanlının yıkılışı, İttihatçılığa bulaşmış kimi Bektaşiler dışında bir felaket olarak görülmemiştir. Aynı şekilde Milli Mücadele sonrasında Cumhuriyet ve onun laiklik yönelimi, (kurtuluş sonrası için hak güvencesi talep eden Koçgiri Alevileri dışında) Alevi toplumunda sevinçle karşılanacaktı. Ancak  kısa bir zaman içinde bu sevinç kursaklarında kalacaktı.

Esasen “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” belirlemesi çerçevesinde Cumhuriyet de, tek millet ve tek din/mezhep eksenli bir tektipleştirmeye yöneliyordu. Bu yönelimde din, Türkleştirmenin ve toplumu şekillendirmenin aracı olarak kullanılacaktı. Bu yönelimin resmi aracı ise, Şer’iye ve Evkaf Vekâleti yerine 3 Mart 1924’te kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı olacaktı.

Ziya Gökalp’in ifadesiyle, yaratılmaya çalışılan Millet, “lisanca, dince, ahlâkça müşterek, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep” olacaktı. Bu kapsamda Devlet, Eğitim Birliği Yasası ve Diyanet aracılığıyla, dili de dini de aynı bir millet yaratma amaçlı bir “terbiye” programı uygulayacak, direnç gösterenleri de ezecekti.

Bu yaklaşım içinde Cumhuriyet’in Aleviliği bağımsız kimlik olarak kabulü, tıpkı Kürtlük gibi imkânsızlaştırılır. Özellikle 1930’lardan itibaren Osmanlı geçmişiyle kendini tekrar özdeşleyen resmi söylem, bu bağlamda Aleviliğe Yavuz’un gözüyle bakmaya başlar.

Nitekim Dâhiliye Vekâleti-Jandarma Umum Komutanlığının Dersim raporunda; “Yavuz Sultan Selim’in gazabı olmasaydı bugün güzel Türkiye’mizde tek bir Sünni’ye tesadüf etmek belki de mümkün olmayacaktı” denilmesi, bunu gösterir.

Öyle ki 1925 Kasımında çıkan Tekke ve Zaviyelerin Kapatılmasına Dair Kanun, Cumhuriyet’i büyük bir coşku ve umutla karşılayan Alevi kimliğinin tasfiyesi işlevi görecektir. Nitekim söz konusu kanunla birlikte Hacıbektaş ilçesindeki Bektaşilerin Merkezi Dergâh’ı başta olmak üzere, 1826 sonrasında toparlanan tüm Alevi Bektaşi Tekke ve Zaviyeleri, II. Mahmut’un yaptığı gibi tekrar kapatılacaktı.

Bundan sonra Türkiye Alevileri en önemli dergâhlarına, müzeye girer gibi devlete para vererek gidebilecek, cenazelerini kendi inançlarına göre değil, Sünni imamın yönlendirmesi ve Sünni/Hanefi ritüele göre kaldırmak zorunda kalacaklardı. Bu düzenlemelerle Cumhuriyet, yurttaşlarına tek meşru ibadet mekânı camiyi, tek dinsel önderlik kurumu olarak da Sünniliğin Hanefi ekolü doğrultusunda düşünen Diyanet’i dayatacaktı.

Yine 1924 de çıkarılan Köy Kanununda cami yapımı esasına göre Sünnileştirici bir çerçeve dayatılacaktı. Keza 1938 tarihli Cemiyetler Kanunu ile mezhep ve tarikatlara dayalı dernekleşmeler yasaklanırken, Alevilerin kendi varlıklarını sürdürme olanakları engelleniyordu.

1924’teki Mübadele çerçevesinde Balkanlardan getirilen ve çoğu Bektaşi olan mübadiller de, yerleştirildikleri yeni mekânlarda kiliselerin camilere çevrilmesi ve imam atama uygulamasıyla karşılaşacaktı. Aynı şekilde 1938 Hatay ilhakı sonrasında, Arap Alevilerinin de inançlarını sürdürebilme olanakları yasaklanacak ve diğerleri gibi Diyanet’in ağır asimilasyoncu iradesi ile karşı karşıya bırakılacaklardı.

Kısacası Türk-Sünni kimlikle şekillenen yeni kamusal alanda Kürtlük gibi Alevilere de yer olmayacaktı.

Bu politikanın en çarpıcı hedeflerinden biri kuşkusuz Dersim olacak, Aleviliğin yaşam damarları kurutulacaktı.

İltihak ve Terakki üzerinden kurulan sistem, Dersim, Ortaca, Elbistan, Kırıkhan, Malatya, Maraş, Çorum, Sivas ve Gazi’de bir dizi katliam üretmiştir.

Bugün de Ortadoğu ve Türkiye’de yaşanan siyasal gelişmeler kapsamında Aleviler mezhep çatışmaları zeminine çekilmek istenmekte ve savaş politikalarının kurbanı haline getirilmektedir. Türkiye devletinin de taraf olduğu bu politikalar bölgede bir halklar kıyımı ile birlikte sürdürülmektedir.

Tarih bilimi biz Aleviler açısından bütünlüklü yaklaşılması gereken bir disiplindir. Uygarlık sürecinde kırım ve baskılarla yaşanan Alevi halkların toplumsal hak arayışları için ortak mücadele geliştirmek, yaşanmış tarihimizden çıkarılacak en önemli sonuçtur. Akp iktidarının kurumlaşmasıyla daha da karanlık hal almış Türkiye’nin bu döneminde demokrasi ve inanç özgürlüğü mücadelesini güçlü bir geleceğe evirmek, biz Aleviler açısından her zamankinden daha büyük bir önem kazanmıştır.

- Advertisement -spot_img

YAZARLAR

spot_img

EN SON EKLENEN YAZILAR