‘Analık’ aynasından baktık

10
490

kadin_konferansiROJDA YILDIRIM
Bir süredir Köln Üniversitesi’ni yol belledik kendimize. Önce Jineoloji Konferansı’na ev sahipliği yapan üniversite, iki gün boyunca da Alevi Kadın Konferansı için kapılarını açtı. Hummalı bir çalışmadan sonra Avrupa’nın bir çok ülkesinden ve Kanada’dan ikiyüzü aşkın kadın bir araya geldik.

Biraz telaşlıydık. Bir ilki gerçekleştiriyorduk. Ancak telaşımız ilk olmasından değildi. Kadim bir inancın izlerini takip ederek hakikat arayışımızda bir yol katetmek istiyorduk. Yükümüz ağırdı. Yüzyıllardır ağır darbeler yemiş, sürekli katliam ve soykırım kıskacına alınmış bir inancın tarihsel izdüşümlerini arıyorduk.

Bildiğimizi sandığımız fakat ağırlıkta bilmediğimiz bir alana uzanmıştık. Alevilik hakkında bizlere yol gösterici olabilecek birkaç tılsımlı cümlemiz vardı. Alevilik; direniş, haksızlığa karşı başkaldırı, eşitlik, adalet ve paylaşım demekti. Kadın ve erkeği cinsiyetlerine göre değil, eşit olarak can kavramı etrafında ele alıyordu. Bu cümlelere dolanmıştı algımız. Basit gibi gözüken ama tarihin bütün yükünü omuzlamış olan birkaç cümlenin peşine takılmıştık. Geleneğin izini sürmeye karar vermiştik. Konferansımızın adını da “Hakikat Arayışında Alevilik ve Kadın” koymuştuk.

Derdimiz; üstü kapatılan, tıpkı kadının karartılan tarihi gibi Alevilikte de kendi hakikatimizi açığa çıkarmaya dönüktü. Sorularımız çok, cevaplarımız ise azdı. Ancak sorularımızın gücüne inanıyorduk. Çünkü bizi hakikate götürecek yolun önce soru sormaktan başladığını biliyorduk. Onlarca soru havada uçuşuyordu. “Alevilik bir din midir, değil midir? Kökleri tarihin hangi zamanlarına uzanıyordu? Alevilikte kadının yeri neydi? Ataerkillik hangi aşamadan sonra Alevilikte bu kadar etkili oldu? Kentleşmeye ve kapitalist moderniteye karşı Alevilik nasıl ayakta duracaktı? Sorular birbirini kovaladı. Kendi tarihine susamış ve kendi tarihini bir çırpıda öğrenip yutmak isteyen kadınlar gibiydik. Hemen herşeyi o anda öğrenmek ve bilmek istiyorduk. Bir çırpıda tarihin derinliklerine dalmak ve tüm sorularımızın yanıtlarını almak istiyorduk. Sorular, sorular, sorular…

Kafalar karışıktı. Tartışmalar uzadıkça biraz daha karıştı. Ama bu karışıklık hali kötü sayılmazdı. Soru işaretlerinin yarattığı bir kaostu. Kaos kendi aralığını yaratacaktı. Aleviliğin ne olduğunu o anda bilmek ve çözmek istiyorduk. Tartıştıkça belleklerimizin ne kadar boşaltıldığını o anda keşfeden ve bunun dehşetine düşen bir topluluk gibiydik. An geldi kendi pozitivist algılarımıza çarptık. An geldi kaba materyalist algılarımızın sınırlarında daraldık.

Kendinden emin adımlarla gelen birçok kadının Alevilik, etnik kimlik ve kadın kimlikleri bağlamında tartışmalar geliştikçe ansızın “biz kimiz” sorusunun dayanılmaz acıtıcı etkisini farkeder olduk. “Biz Aleviliği bilmiyoruz” söylemi dilden dile dolaşıyordu. Eklektiktik, bilincimiz parçalanmıştı. Bildiklerimiz çok azdı ama bizi tarihin derinliklerine götürecek olan birer rehber gibiydiler.

Hakikatin izini sürerken “Alevilik devlet ve iktidar dışı kalmış direnişçi bir toplumsallıktır” cümlesi yaralı bir topluma ilaç verir gibiydi. Katliamları, soykırımları, zorla göçertilmeleri, inancımıza dönük asimilasyon ve soykırım politikalarını tartıştık. Ocaklarımıza, ziyaretlerimize, pirlerimize, analarımıza uzandık. Ana Fatma’yı, Zöhre Ana’yı, Elif Ana’yı andık. Bir zamanlar Mezopotamya ve Anadolu topraklarında boyveren Anahitaların, Ninhursagların, Kibelelerin Alevilikte nasıl vücut bulduğunu anlamaya çalıştık. Kadim bir inancın kadın geleneğinin izinden yürüyerek kendimizi aradık. Tüm soykırımlara rağmen halen ANA’nın aynasından kendimize bakmaya çalıştık. Bir zamanlar demokratik, ekolojik, kadın erkek eşitliğini esas alan bir toplumsallığın, adım adım toplumsal dokusunun nasıl parçalandığını ve günümüzde varlık yokluk noktasına gelen Aleviliğin acıtıcı utancıyla karşılaştık.

Kendi anadilimizde çoğunlukla konuşamıyorduk. Tek anlaşabildiğimiz dilin Türkçe olduğunu gördükçe asimilasyonun derinliğini farkeder olduk. Kültür taşıyıcısı olarak kadında asimilasyon karşılık bulursa ancak bir kültürün yok olabileceği tespiti, bizleri hakikatimizle yüzleşmeye zorluyordu. Çünkü bir kadın toplumsallığı olarak tarif edilen Alevilik, ancak kadında korunduğu oranda yaşayabilirdi.
Ne kadar örgütsüz ve dağınık olduğumuzu farkettik. Fazlasıyla parçalanmıştık ve kapitalist modernitenin yoğunca izlerini taşıyorduk. Özgürlük sorunumuz derindi. Yanılgılarımız oldukça fazlaydı. Kendimizi özgür sanmıştık. İnanç, cins ve etnik kimliğini özgürce yaşayamayan hiçbir toplumun özgür olamayacağını birbirimize can havliyle anlatmaya çalıştık.

Sorunlarımız derindi. Yaralarımız oldukça fazlaydı. Soykırım kıskacında olan bir halk, bir inanç ve cinstik. Birçok konuşma ve değerlendirmeyle birbirimizin yaralarına dokunduk. Bazen canımız yandı, bazen hüzünlendik, bazen de gözyaşlarımıza hakim olamadık.
Dêrsim tertelesinin yıldönümündeydik. Bütün Alevi katliamlarını ve soykırım mağdurlarını aındık. Tarih bize; “yaşadıklarını unutma, unutmak yol düşkünlüğüdür”diye sesleniyordu. Maraş Katliamı tanığı Ayşe Ana’nın Kürtçe, katliam tanıklığı üzerine yaptığı konuşma yürek yaralayıcıydı. Karnı deşilen kadınlardan, duvarlara çivilenen daha doğmamış bebelerden, kardeşinin nasıl işkenceyle katledilip yakıldıktan sonra ellerine teslim edilen küllerinden bahsederken Ayşe ana, o AN’daydı, Maraş’taydı. “Yaşadıklarımız daha dündü, unutmayın, direnin ve hesap sorun” diyordu.

Konferans bütün soykırım mağdurlarına adandı. Bir daha soykırımların yaşanmaması için örgütlenmek ve tarih bilincini edinmek hayati önemdeydi. Bunun yolu; Türkiye’de yaşayan bütün halkalar ve inançların demokratik ulus ekseninde farklılıklarıyla bir arada yürümesinden geçiyordu.

Bir yola girmiştik ve işin çok başındaydık. Konferansımızda en fazla kullanılan cümlelerden biri “biz Aleviliği sonradan öğrendik” söylemiydi. İşin özü bir nebzede olsa “sonradan görme Alevilerdik”. Kendi çoklu kimliklerimizin izini sürüyorduk ve kim olduğumuzun yanıtlarını arıyorduk. Derdimiz “kendimizi bilmekti”.

Konferansımız kendini bilme sürecimizin küçük bir adımıydı. Yol uzundu. Yolun kendisi mücadele demekti. Yolun başındaydık ama dayandığımız tarihsel bir mirasımız ve otuz yıllık bir özgürlük geleneğimiz vardı. İşimiz zor ama başarmak için imkansız değildi. Sevgiyi, doğayı, insanı, kardeşliği, adaleti, dayanışmayı ve eşitliği kendine destur edinen bir inanç yaşamalıydı. Alevilik “yetmiş iki millete aynı nazarda bakmayı” kendine yol bellemişti. “Güzel düşün, güzel konuş, güzel yap, eline diline beline hakim ol” diyen bir felsefe uğruna mücadele etmeyi bir kez daha biz kadınlara yüklüyordu.

Çünkü inançlara bu kadar cinsiyetçilik ve ataerkillik bulaştırılmışken ancak kadınlar bu mücadelenin aydınlık yüzü olabilirdi.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here