Bir deklare ettim ki dönemem! -IV- İKİNCİ MUKADDİME

    0
    174

    AYHAN YALÇINKAYA

    Şimdiye kadar deklarasyonun etrafında dolaştık. Artık yavaş yavaş yaklaşmayı deneyebiliriz. Ancak deklarasyonun içeriğindeki iddiaları ele almadan önce, kendi kendimize birkaç küçük sormalıyız: Bize kim sesleniyor ve gerçekten bize mi sesleniyor? Niçin sesleniyor? Nereden sesleniyor ve neden şimdi sesleniyor? Olabildiğince, uzatmaya çalışmadan, kendi okumam doğrultusunda bu sorulara çeşitli yanıtlar vermeyi deneyeceğim.

    Öncelikle deklarasyon eliyle bize seslenen kimdir? Elbette altında çeşitli bireysel imzalar bulunmaktadır ve bu imzaların kimler olduğunu da aşağı yukarı hepimiz biliyoruz. Şimdiye değin Alevi hareketi içinden, şöyle ya da böyle tanıdığımız simalar ya da isimler ya da kimileyin ortak sofralara oturduğumuz isimler. Dolayısıyla, kim sesleniyor derken, öncelikle onların kişiler olarak kim olduğunu merak etmiyorum. Aynı şekilde, burada, bu soruda bir tür ima ya da ironi de yok. Şunun gibi: “Siz de kim oluyorsunuz be?” Üçüncü olarak, onlara bir sıfat, bir mahiyet atfetmeye de çalışmıyorum, yok ateistler, yok yezitler filan gibi. Dümdüz soruyorum, sahi siz kimsiniz? Deklarasyonun buna verdiği yanıt şudur: “Alevilerin günümüzde yaşadığı ve gittikçe derinleşen sıkıntılara kayıtsız kalmayı reddeden pirler(ana-dede), araştırmacı, yazar, sanatçı ve aydınlar olarak bir araya geldik. Statü ve unvanlarımızdan bağımsız Alevi-Kızılbaş-Bektaşiler olarak ‘gönül kalsın yol kalmasın şiarıyla bir çalışma yürüttük.” Ama bu yanıt beni kesmiyor. Hele de kişisel olarak bu isimlerin zaten Alevi hareketinin ve topluluklarının bir parçası olduğu gözetilirse, sözüm ona duyarlılık gösterip bir araya geldik demenin alemi yok, çünkü zaten duyarlılık içindeydiniz, hareket içinde olduğunuza göre. Yok, bunca zamandır hareket içinde değilseniz, şimdi neden uykudan uyanmayı seçtiğinizi açıklamak zorunda kalırsınız. O halde, bu deklarasyon yeni bir duyarlılığın, dolayısıyla sizlerin de yenilenmiş hallerinin ürünü olma iddiasında olduğuna göre, yeni bir yanıt vermelisiniz. Ya da yeni bir yanıt veremiyorsanız, eski yanıtları ilga etmelisiniz. Yani örneğin şu demelisiniz: “Vallahi, biz yıllardır Alevi hareketinin ve topluluğunun içindeyiz ve gördük ki bunca zamandır bu hareket bir milim bile ileri gidemiyor. Bunun nedeni de şudur, şudur, şudur ve biz, bu nedenlerde ortaklaşanlar olarak bir araya geldik!”

    Bunu demediğiniz sürece, ikinci soru kapınızı çalacak: Bunca çeşitli isim, nerelerde, nasıl ortaklaştınız ve ortaklaşılan isimlerin ortaklaşabileceğine, kim, hangi ölçüler üzerinden karar verdi de onları bir araya getirdi? Bu soruyu sorduğumuz anda, siz kimsiniz sorusu şuna dönüşür: Siz, bir irade olarak kimsiniz? Bir irade olarak kimliğinizin sorulması, aynı zamanda içinde bulunduğunuz iktidar ilişkilerini de beyanını gerektirir. Çünkü bir anlamda, bariz bir biçimde, Alevi hareketi içinde yeni bir iktidar odağı olmaya soyunuyorsunuz. O halde, iktidarı talep eden kimdir? İrade ne menem bir iradededir ve kimin, neyin iradesidir?

    Bu iradenin bildiğimiz tek özelliği epeyce kararlı oluşu. Çünkü doğrudan deklarasyonda beyan edildiğine göre, “Birçok nedene bağlı olan asimilasyonun kaygı verici bir noktaya gelmesine ve sonucunda Alevilerin hızla özlerinden uzaklaşıyor olmasına dikkat çekmek ve özüne bağlanmaları için çözüm önerileri üzerine tartışmaların yapıldığı ve 3 yıla yakın bir zaman alan çalıştaylar” gerçekleştirilmiş. Üç yıllık bir çalıştay süreci ciddi bir örgütlenme, ciddi bir iletişim ağı, ciddi lojistik hazırlık ve elbette çok ciddi bir kaynak gerektirir.  (Deklarasyondan yapacağım tüm alıntıların cümle bozuklukları, ifade sorunları özgün metin kaynaklıdır.) Eğer üç yıllık bir çalışmadan söz ediyorsak, neden bu çalışmanın başında Alevi dünyasına apaçık bir biçimde bu duyurulmamıştır? Üstelik, deklarasyon vesilesiyle ortaya çıkıyor ki çalıştayın her bir ayağında sonuç bildirgesi yayınlanmış ama bu bildirgeler Alevilerle (gerek örgütsel, gerek topluluksal olarak) paylaşılmamış, şimdi paylaşılıyor. Vallahi devletin ve AKP’nin Alevi çalıştayları dizisi bile bundan daha saydamdı; kim, kimi, niye, nereye, ne amaçla, nasıl çağırıyor, masrafları kim karşılıyor; her şeyi biliyorduk. Saydam olmamasında bir sorun bulamayabiliriz: Diyelim ki küçük bir grup kendiliğinden bir araya gelmiş, kendiliğinden örgütlenmiş ve üç yıllık bir çalıştaylar sürecine girmiş; eyvallah. Bunda sorun yok. Ama çalıştayların sonucunda sadece Alevilerin değil, tüm kamuoyunun karşısına bir tür manifesto ile çıkıyorsanız, öncelikle artık kendi aranızda arkadaş grubu olmaktan çıkmışsınız demektir ki bu durumda aranızdaki iktidar ilişkilerini, iktidar unsurlarını da bize beyan etmelisiniz. Ne gibi? Örneğin kimlerin, bu çalıştaylara niçin davet edildiği? Kimlerin niçin ve nasıl, hangi ölçüyle davet edilmediği? Kimlerin davet edildiği halde katılmayı reddettiği (ki sanıyorum ikinci toplantılarına beni de çağırmışlardı. Ancak isimlere bakınca katılmayacağımı beyan etmiştim, bir bahaneyle.) Tüm bunlar, çalıştayın amaçları, düzenleyicilerinin dertleri, hedefleri ve benzeri unsurları anlayabilmek bakımından son derece önemlidir. Dolayısıyla, sözüm ona bir çalıştaylar dizisinin sonunda ortaya çıktığı iddia edilen bu deklarasyonun nasıl ve kimlerce kotarıldığına ilişkin hiçbir bilgimiz yok.

    Aynı şekilde, çalıştay katılımcılarının deklarasyonda dile getirdikleri ana husus doğrultusunda (“Dünden bugüne, gelmiş geçmiş tüm  Pirlerimizin, Ulu ozanlarımızın, Doğudan batıya tüm ocaklarımızın manevi ikliminde yaptığımız çalıştaylar sonucunda, mevcut büyük tehlike karşısında, susmak-seyretmek-kabullenmek yerine; haykırmak-direnmek-mücadele etmek yolunu seçiyoruz. Takiye yapmanın değil, gerçeği haykırmanın zamanı gelmiştir.”) imzacıların hali hazırda içinde bulundukları örgütlere karşı tutumlarını da anlayamıyoruz. Yukarıda alıntıladığım cümlelerini veri sayarsak, imzacılar bu durumda, örneğin Mehmet Turan Dede, Nurettin Dede, Hasan Kılavuz, Abbas Tan, uzatmaya gerek yok isimleri, içinde bulundukları, ait oldukları örgütleri bu ana husustan uzaklaşmış olmakla mı eleştiriyorlar ya da suçluyorlar? Böyle mi anlamalıyız? Örneğin Hünkar Vakfı, İngiltere Alevi Birlikleri, PSAKD, AKD, AKM ve benzerleri bu ana hususun dışına düşmüş ya da tümden unutmuş olarak mı kabullenilmeli? Yani deklarasyoncu katılımcıların bu çıkışı üzerinden kendi örgütleriyle ilişkilerini nasıl anlamalıyız?

    Bu, dedikodularını yapmak için değil, seslendikleri bizler için başka bir anlamda önemli: yani bu deklarasyonu örneğin, artık bizzat deklarasyoncuların ait oldukları örgütlerde örgütlenmeme, yeni örgütler oluşturma çağrısı olarak mı okumalıyız? Eğer bir tür yeni örgütlenme çağrısı ise bu, bu örgütlenmenin yeni formlar içermesi gerektiği açık. İçeriği bir yana koyalım, deklarasyon ve onun imzacıları bu yeni formlar konusunda bize ne söylüyor? Hiçbir şey ve hatta böylesi bir sorunun olabileceğinden haberdar oldukları bile şüpheli. Sonuç olarak, ne kadar zorlarsak zorlayalım, deklarasyoncuların kimliğine ilişkin ne yazık ki bir sonuç elde edemiyoruz. Bu kimliği ancak içeriğe girdikçe aydınlatmayı ve anlamayı umuyoruz.

    Deklarasyon metnini baştan sona kat ettiğimizde, metnin bir girişinin olmadığı gibi, bir sonucunun da olmadığını görüyoruz. Bu başlı başına bir problem. Ama şimdilik o probleme girmeksizin, “Kim”likle ilgili boyutuna dikkat çekmek isterim: metnin eğer bir giriş bölümü, yani temel derdinin ne olduğunu, geçmişten farklı olarak geçmişte yapılan değerlendirmelerden nasıl ayrışmayı vaat ettiğini, mevcut duruma ilişkin eleştirileri için hangi kavramsal ya da terimsel setleri kullanacağını, temel problemi nasıl tanımlayacağını baştan biliyor olsaydık, seslenenlerin kimliği kadar, seslenilenlerin kimliğine ilişkin de bir çıkarımımız olabilirdi. Maalesef o da yok. Bu metin kime hitaben kaleme alınmış sahi? Metnin hemen başlarında “Üç yılı aşkın bir sürede yürüttüğümüz tartışmalar sonucunda vardığımız sonuçları ve acil uygulanması gereken çözüm önerilerimizi tüm canlara sunuyoruz” deniliyor. Peki, sundunuz, iyi ettiniz, ellerinize sağlık da örneğin diyelim ben de kendisine seslenilen o “tüm canlardan” biriyim. Ama şeytan aklımı çeliyor işte: Acaba gerçekten de ben de o canlardan biri miyim? Bu sorunun yanıtını bir koşul altında verebilirim: Benden ne istendiğini biliyorsam. Benden istenen şeyi biliyorsam, muhatabıma şunu söyleme şansım olur “valla, olsa dükkan senin, hiç kalmadı” ya da şunu: “Valla ben hırdavatçıyım, sen benden mandalin istiyorsun”. Bu yanıtları verebilme imkanım varsa, o canlardan biri olup olmadığımı da anlama imkanım vardır. Bu yanıtları veremiyorsam… Eeee, benim kafam karıştı şimdi, ben o canlardan biri miyim, değil miyim? Metnin sonuna kadar gidiyorum, soruyu yanıtlayamıyorum bir türlü. O halde bu metnin alıcısı kim? Kime sesleniliyor?

    Çalıştay tarzı organizasyonlarda ki Alevi hareketi bu konuda son derece tecrübelidir, eğer inkar edilmemişse, yahut bilmezlikten gelinmiyorsa ya da zaten bundan bihaber değilse düzenleyiciler ya da Alevi hareketinin tarihini kendileriyle başlatmıyorlarsa, önce ortaya somut bir problem konulur. Çalıştayı düzenleyen irade, aynı zamanda problemi tanımlayan iradedir de. Problemi o tanımladığı için, o tanım doğrultusunda problemi çözebilecek çevrelere yönelinir. Yani akademisyenler, ilgili alanda faaliyet gösteren örgütler, çeşitli kurumlar, bireysel araştırmacılar, sahada bu problemi doğrudan ya da dolaylı olarak tecrübe edenler, vs. Çalıştay organizasyonu teknik bilgi birikiminin paylaşıldığı, esasen kamuoyu nezdinde ve kamuya açık bir biçimde tartışılması ya mümkün olmayan, ya sakıncalı olan ya da öncelikle sembolik bir işlev üstlenmesi gereken bir organizasyondur. Bunun sonucunda da ortaya teknik kimi öneriler çıkar ve bu öneriler kamuoyunun ya da ilgililerin dikkatine sunularak yeniden tartışılması sağlanır ya da kamuoyu ilgili önerilere ısındırılmaya çalışılır.

    Elimizdeki belge, her ne kadar çalıştay sonucunda ortaya çıktığını iddia etse de bir çalıştay raporu değildir. Nesnesiyle ilgili hiçbir veri içermemekte ve bu doğrultuda herhangi bir çözüm de önermemektedir. Aynı şekilde, bir çalıştayda olağan olarak bekleyebileceğimiz kesimlerin hiçbiri bu sürecin parçası da olmamış gözükmektedir. Tek parçası vardır, o da,  problem her ne ise, ki onu da bilmiyoruz, bu problemle sahada karşılaşma ihtimali olan dedelerin varlığıdır, hepsi bu. Aynı şekilde, çalıştay sonucunda açıklanan belge bir çalıştay raporu olmadığı içindir ki aslında tartışmaya da ne açık, ne de uygun. Birileri oturmuş bir tür ilkel manifesto yazmış, sonra da belli ki alta kimi imzalar alınmış, kimileri eklenmiş filan. Aksi olsaydı, en azından bu kadar kötü bir dille kaleme alınmamış olur, üç yıl olduğu iddia edilen emek de zay olmazdı; çok yazık. En azından kaynaklara yazık olmuş.

    Tam bu dil sorunundan bir başka soruya sıçrayacağım: Metni okuduğum zaman bende oluşan kanı odur ki birileri ya da bir şeyler apar topar bu deklarasyonun kamuya açılmasını zorlamış! Bir zorlama, bir telaş, bir acele olmaksızın bunca kötü bir metin kesinlikle kamuoyuna sunulamaz! Bir zorlama, telaş ve acelenin varlığına ilişkin yaklaşımımı iki husus daha besliyor. Deklarasyonun açıklandığı tarihte Türkiye gündemi son derece can yakıcı sorunlarla boğuşuyordu ve hala da boğuşmaya devam ediyor. Açlık grevleri, adalet yürüyüşü, bölgesel sorunların artık bölgesel olmadığının inkara gelmez biçimde kendini göstermesi, siyasal rejimin ciddi bir biçimde değişimi, gündelik hayatın militarize edilmesi ve bununla ilgili örneklerin giderek sıklaşması, vs. vs… Alevi topluluklar da bu gündemin kilit noktalarından birisi. Böylesi ağır bir gündemin içinde, başlıca derdi, sözüm ona pek yeni bir şey bulmuş gibi, Aleviliğe yeni bir tanım getirmek olan, yeni bir tanım getireceğim diye, en az ama en az on yıllık geçmişi olan bir zırvalığı bize takdim eden, Alevilerin kimlik mücadelesine ilişkin alışkın olunduğu gibi, hiçbir eleştirel refleksi olmayan, son derece bayat argümanlarla bu mücadeleyi kutsamaya kalkan bir metinle ancak bir telaşınız varsa ortaya çıkarsınız. Aksini düşünmek istemem. Aksi nedir diyenlere: Akşi odur ki böylesi bir gündem içinde Aleviler kilit bir pozisyondayken, Alevilik tanımı üzerinden Alevi toplulukları iç tartışmalara çekmek ve orada boğmak, yani Alevi toplulukların gündemin kilit noktasında durduğunu fark etmemesini sağlamak, dikkati iç ayrışmalara çekerek Alevilerin gündeme yönelik enerji birikimini soğurup dağıtmak! Birikmiş enerjinin örgütlenme imkanını ve ihtimalini ortadan kaldırmak! Bunu iddia etmediğime göre, bir acelelerinin olduğunu düşünmek istiyorum.  Ve soruyorum: Sahi, aceleniz neydi; üç yıl beklemişsiniz, üç daha bekleyeydiniz ya? Aceleye ilişkin bir diğer husus da, açıklama tarihinin Alevi şenlikleriyle bir ilişkisi olabilir. Alevi toplulukların dünyasında Temmuz-Ağustos ayları iki büyük şenliğe ev sahipliği yapar; irili ufaklı, sayısı belirsiz yerel ölçekli şenlikler bir yana. Bunlardan biri Hacı Bektaş, diğeri Munzur Şenliğidir. Deklarasyoncular, ola ki bu iki büyük şenlik öncesi metinlerini Alevilerin buluştuğu bu iki büyük etkinlikte propaganda etmek için (tartışma diyemiyorum, çünkü tartışmaya açık bir metin gibi durmuyor, ben her ne kadar tartışacak olsam da.), metinlerine destek olacaklarını umdukları kimi imzaları derlemek için de böylesine uygunsuz bir tarihte harekete geçmiş olabilir. Nihayet, son ihtimal, bu çalıştay adı verilen üç yıllık süreci örgütleyen, fonlayan irade her kim ya da her ne ise, sürecin kesilmesini istemiş olabilir ve üç yıllık emek fare bile doğurmamış gibi olmasın diye, bari bir fare salalım ortalığa, bakalım, kimler (benim gibi) farenin peşine takılacak, görelim denilmiştir. Bilmiyoruz. Deklarasyona ilişkin birçok soru gibi, bu soru da ne yazık ki yanıtsız. Öyleyse şimdilik aceleye gelmiş deyip bırakayım.

    Deklarasyonun bir diğer özelliği Hacı Bektaş’tan sesleniyor oluşu. Niye Ankara, İstanbul değil, niye Dersim, Antakya değil ya da Sivas diye sormanın alemi yok. Belli ki deklarasyoncular, Hacı Bektaş’ın tüm Alevi topluluklar bakımından Serçeşme oluşunun sağladığı sembolik sermayeden yararlanmak istemişler ama işin tuhafı, deklarasyoncular bunu istese de, deklarasyonun bundan haberinin bile olmaması. Hacı Bektaş, Nevşehir iline bağlı bir ilçedir, bilmem farkında mısınız? Küçük, tozlu, sıcak, çirkin bir kasaba. İnsanlarının umursamazlığı daha ilçeye girer girmez göze çarpan, size tattırdığı şarap ile sattığı şarap arasındaki mesafe ne kadar açık olursa kendini o kadar kurnaz sayan bir kasaba, herhangi bir Anadolu şehrinin, herhangi bir kasabası; dergahın varlığı hariç. Bu çirkinliği çirkinlik olmaktan çıkaran şey Hacı Bektaş kırından Kırşehir ve Nevşehir’e doğru uzanan bakışın tarihsel derinliği, bu derinliğin ürettiği trajedinin varlığı ve hala sürüyor oluşu ve bu büyük trajediyi ören küçük dramların, hikayelerin mitik anlatıların izlerinin, bu izler uğruna yola düşen gerçek insanların adanmışlıkları, bu adanmışlığın “taşa kesmiş bir dünyayı” ateşli bir kalple donatmasıdır. Hacı Bektaş Serçeşme ise ve siz Serçeşme sembolizmini harekete geçirmek istiyorsanız –ki özellikle orada açıkladığınıza göre bunu istiyorsunuz- deklarasyonun bu adanmışlıktan geriye doğru beslenmesi gerekirdi en azından. Deklarasyonda buna ilişkin en küçük, miniminnacık bir iz var mı? Yok. O halde ne anladık bu işten? Bu deklarasyonu Köln’de, Viyana’da, Londra’da, Paris’te de yapabilirdiniz; Ankara’da, İstanbul’da ya da İzmir’de de! Ne kattı deklarasyona Hacı Bektaş? Hiçbir şey.

    Ama bu, Alevilerin, özellikle de hareketin parçası olan bazı bileşenlerinin bir diğer iflah olmaz hastalığı ve Alevilikle Alevi olduğunu iddia eden arasındaki mesafe açıldıkça daha katlanılmaz, çekilmez hale geliyor. Şunun gibi: Karşınızda biri var, Alevi olmakla övünüyor, üniversite mezunu, hareketin bir parçası; ağzını açtı mı örneğin sürekli kendisinden “Fakir” diye söz ediyor. (Bunu bilenler bilmeyenlere anlatsın; fakir sözcüğünün kullanımınıJ)Fakirliği üstlenmenin yol içinde ne anlama geldiği üstüne en küçük bir bilgisi, fikri yok, ama fakir aşağı, fakir yukarı. Ya da gençlerde olduğu gibi, boynuna bir Zülfikar kolyesi taktın mı sanılıyor ki her şey tamam, bir Zülfikarımız eksikti. Geçenlerde sosyal medyada birileri bir fotoğraf paylaşmış, yanında kız arkadaşı, sevgilisi, kız kardeşi, bilemeyeceğim artık genç bir kadınla birlikte. Fotoğrafı paylaşan üstünde La Feta İlla Ali La Seyfe İlla Zülfikar yazan, devasa, tam anlamıyla bir kitch örneği, insan boyunda, çirkin bir Zülfikar karikatürüyle poz vermiş; “Zülfikarsız olmaz” diye. O lanet olası eciş bücüşlüğü hadi görmedin, hadi bunu Zülfikar’a bir hakaret saymadın, bari dön, yanındaki kadının tişörtünde (elbette İngilizce) ne yazıyor, bir de ona bak. Nasıl bir korkunç uyumsuzluk örneği, nasıl, anlatamam. Sanılıyor ki Aleviliğin sembolik evreninden çeşitli unsurların adı anılınca ya da onlarla en ilkel düzeyde temas kurulduğuna iman getirildikçe, her şey tamam oluyor. Deklarasyoncuların açıklamalarını Hacı Bektaş’ta yapmaları da buna benziyor! “Bakın, açıklamayı yapmak için Hacı Bektaş’a gittik, böylece onu da deklarasyona katmış olduk, daha ne istiyorsunuz, nankörler” diye bir çıkışmadıkları kalıyor sonra. He canım he, minnettarız, çok sağolun yani! Hacı Bektaş da sizi görmüştür eminim!

    Sözü bu kez çok uzatmayacağımı söylemiştim, sözümü tutayım ve artık bırakayım. Son bir noktaya değinerek. Değindiği hususlar gözetildiğinde, son derece geniş bir sorun alanına ve bu ölçüde muhataplar topluluğuna hitap etme iddiasındaki bu deklarasyon, kendi iddiaları doğrultusunda dahi gayrı-ciddidir. Kimse de bunu ciddiye almak zorunda değildir. (Sen niye alıyorsun derseniz, benimki mesleki deformasyonJ Ben ciddiye almak ve aynı ölçüde ilgilenmek zorundayım.)Ancak deklarasyonu imzalayan kimi isimleri elbette ciddiye alıyoruz. Ancak o ciddiyet en azından benim için Aleviliğin biçimleriyle koşullu. Bu biçimsel çoğulluğu öze indirgeme gayretinin başladığı yerde de kavga başlıyor zaten ve soruyoruz, “Sahi siz kimsiniz ve sizi niye ciddiye alalım ki?” Demokritosçu zorunluluktan Epiküryen zorunluluğa uzanan yolda “kaderini sev” düsturunun devriye anlayışıyla ilişkisini tartışmak isteyene ve cemde diz kırıp yan yana oturduğum herkese meydan açık. Amma Çar anasırdan en ilkel düzeyde biyolojik indirgemeci sonuçlar çıkarana sadece cahil diyoruz! Üstelik bilgisiz olma, bilgiden yoksun olma anlamında değil! Madem bunu yapacaksınız, bari Aristoteles’ten başlayıp İb-i Sina’ya ve Hayyam’a doğru tıbbi kodeksin tarihiyle ilgilenin!

    Sonuç olarak bu deklarasyon bir yanıyla, bir tarihçimizin, Ayfer Karakaya’nın işaret ettiği gibi, bir tarihsizleştirme girişimi ve bu yanıyla da büyük bir üzüntü kaynağı, saçmalık oluşu bir yana. (Hatta öyle ki deklarasyoncular gerçekten Alevi hareketinin tarihini kendileriyle başlatıyor olmalılar; ileride değineceğim, örneğin barış meselesi, yeni anayasa tartışmaları vb. konularda bu hareketin çok çok önceden, onların bir paragraflık yanıtlarının boyunu fersah fersah aşan dokümanlar ürettiğinden bile habersizler, habersiz oldukları için olsa gerek –umarım öyledir, en azından bir mazeret sayılır.) Ama ekleyelim: Her tarihsizleştirme girişimi, aynı zamanda yeni bir tarihlendirme girişimidir. Cumhuriyetin çocukları olanlar da tarihsizleştirme-tarihlendirme girişimi tecrübesini Cumhuriyetten öğrenmişlerdir. Yani her yeni tarihlendirme girişimi, aynı zamanda sözüm ona ilgili topluluğun insanlık tarihi içindeki kadim yerini saptama girişimidir. Böylece, bu girişimin kendisi -başka tüm özellikleri, yanılgıları, sakıncaları, zararları, yanlışları bir yana- aynı zamanda artık bir türlü okunup anlamlandırılamadığı açıkça itiraf edilemeyen bir dünyada kendine yeni bir yer bulma arayışıdır! Ama bu arayış anlamlandırılamayan o dünden devşirilmiş tüm komplekslerle, patolojilerle yüklüdür maalesef. Bu kompleks ve patolojiler de hemen çoğu zaman, tam da kopulmak istenen, kendi özgün yerini işaretleme telaşıyla uzaklaşılmak istenen şeyden-yerden-topluluklardan olduğu gibi devşirilir!

    Bu deklarasyonun dini şeriat, şeriatı ortodoksi, ortodoksiyi İslam sayıp Aleviliğin İslam’la bağını kesme girişiminde olduğu gibi. Bu deklarasyon Aleviliğin değil ama Alevi hareketi ve toplulukları içindeki Sünniliğin zafer bildirgesidir!

    Artık bildirgeden konuşacağız…Cümlemize geçmiş olsun….

    CEVAP VER

    Please enter your comment!
    Please enter your name here