Destanlara yansıyan manzum tarih

Post date:

Author:

Category:

MEHMET BAYRAK

XIX. Yüzyıl’da Önasya ve Mezopotamya halklarının tarihi konusunda önemli çalışmalara imza atan Avusturyalı ünlü Doğubilimcilerden Schweiger-Lerchenfeld, özellikle Osmanlı ordusunun İçtoroslar bölgesinde Alevi ve Êzidî Kürtlere karşı giriştiği katliamları anlatırken, “Bölgede bu durumları destan hâline getiren bir ozan her zaman bulunurdu” diyerek bir gerçekliğe parmak basıyor ve konuya ilişkin kimi Kürtçe ağıtlama-destanların Almanca çevirisini veriyordu.

Yine ünlü Türk tarihçilerinden Prof. Dr. Kemal Karpat, gerçek tarih ile düzmece tarih kuramı konusunda şu çarpıcı belirlemeyi yapıyor: “Biz Türklerin üç çeşit tarihi vardır: Biri (resmi tarih), biri (Avrupalılar’ın yazdığı tarih) ki bu ikisi de şüphelidir. Bir de (halkın zihninde kalmış tarih) vardır. İşte (hakiki tarih) odur; nesilden nesile geçen tarih odur…”

İşte sözünü ettiğimiz ürünler; destanı, şiiri, manisiyle tam da bu türden manzum eserlerdir.

Gerçekten de bir halklar, dinler, diller ve kültürler bahçesi olan Osmanlı toplumunda; birbirine karışan-katışan halklar gibi onların dinleri, dilleri ve kültürleri de birbirini etkiliyor ve yeni tat ve renkte meyveler veriyordu. İnsanlar, kendi özgün dil ve kültürleriyle ürünler verirken, birbiriyle emişen ve gerek tema, gerekse stil olarak paydaş ürünler de yaratıyorlardı.

Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısına gelinceye kadar şiir boyutunda bu ortaklık doğal akışı içinde seyredip geliyordu. İster özgün dillerinde yaratılmış olsun, ister komşu halkın dilinden, insani ilişkiler tüm doğallığıyla bu ürünlere yansıyordu. Ortak tabiat ve toplum olayları üstüne ortak destanlar düzülüyor, ortak niyetler üstüne ortak maniler söyleniyor, ortak aşklar üstüne ortak şiirler yazılıyor ya da ortak türkü ve kilamlar yakılıyordu.

Manilerin söylediği…

Geçmiş yüzyıllarda çeşitli tabiat ve toplum olayları üstüne düzülen destanlar bir yana; sözgelimi Sivaslı Ermeni kadınlarının yaktığı şu Türkçe manileri, bir Türk’ünkinden ya da Kürt’ünkinden ne kadar ayırabiliriz.

Vicag vicag gül ola

İçi dolu nur ola

Bu vicagı çıkaran

Niyeti hayır ola

Burada “vicag”ın “niyet/ kısmet” anlamına geldiğini ve bu tür niyet manilerinin Hıdrellez’e denk düşen bahar bayramında okunduğunu belirtelim. Yine Van bölgesine ilişkin şu vicag manisi… Ermenice söyleyişiyle:

Gananç gananç gançetsin

Gançi meydan vazetsin

Boz boz tziyank kaşetsin

Noraharsner hedzutsin

Şod muradin hasutsin

Hars, han vicagin i parin

Türkçe söyleyişiyle:

Yeşil yeşil çağırdılar

Çağrı meydanına koştular

Boz boz atlar çektiler

Yeni gelinleri bindirdiler

Tez murada indirdiler

Gelin, uğurlu bir niyet çek.

Kürt, Ermeni, Süryani ve Rum gibi başka halkların müzik kültürüne Türk müziği adına ipotek konması, son dönemde daha çok bilince çıkarılarak görünür hâle getirildi. (Bunun birçok örneğine, daha 1991’de yayımlanan Kilam û Stranên Kurdî adlı inceleme-antoloji çalışmamızda yer vermiştik.) Özellikle Ağçik ve Sary Gyalin (Sarı Gelin) şarkılarından yola çıkılarak bunun birçok örneğine yer veriliyor. Nusret Gürgöz, Ağçik türküsünün Dersim versiyonunu şu sözlerle aktarıyor:

Ahçik’i yolladım Urum êline

Eser bad-ı saba zülfün teline

Gel seni götürem İslam êline

Serimi sevdaya salan o Ahçik

Aklımı başımdan alan o Ahçik

Vardım kiliseye, taptım haçına

Gönlümü bağladım sırma saçına

Gel seni götürem İslam içine

N a k a r a t

Vardım kiliseye, haç suda döner

Ahçik’i kaybettim, yüreğim yanar

Ben din’en dönersem el beni kınar

N a k a r a t (1)

Gerek bu türden aşk ve sevda türküleri, gerekse yüzlerce Ermeni harfli Türkçe ve Ermenice mani örneği için iki kitaba bakmak yeterlidir. (2)

Bu ve benzeri eserler dışında, Erivan’daki “Toros Azadyan Arşivi”nden sağladığım çok sayıda mani ve halk türküsü örneği bulunuyor. Burada bunun kimi örneklerine yer vereceğiz.

Gögde yıldız maşallah

Sen benimsin inşallah

Baş yastıkta göz yaşta

Kavuşuruz inşallah

X

Bahçelerde mor meni

Aşkından oldum deli

Bak ne hale düş oldum

Yâre göynül vereli

X

Şinci asır gelinleri

Yalan soksun dillerini

Yedi sene sıtma dutsun

Doğrutmasın bellerini

Kaynananın adı Hüri

  Kör olsun gözünü biri

  Koca hortlak benden diri

Kaynanam kara tazı

Ürüyor bazı bazı

Ürüdüğünü aramam

Isırıyor bazı bazı

Kaynanalar arsız olur

  Eli yüzü nursuz olur

  En eyisi hırsız olur

Hayasız güğüm m’olur

Çalgısız düğün m’olur

Kaynanan’sın elini

Öpmeyen gelin m’olur

     Kaynananın çatal dişi

  Görüncenin keldir başı

  Oğlanları yüzük taşı

Kaynanam ğazan kapağı

Görüncem kapu köpeyi

Yukarda da vurguladığımız gibi; kuşkusuz Ermeniler, yalnız Türkçe değil kendi dillerinde de niyetlerini ortaya koyan nice maniler düzmüşler. Türkçe söyleyişiyle “Kapı önüne çıkayım/ Onun önünde durayım/ Sekiz çift camız sürüp/ Senin niyetine vereyim” anlamına gelen şu Ermenice mani, bunun küçük bir örneği:

Yellem tur taşdin vıra

Gaynim tur taşdin vıra,

Ohdı ludz komeş lıdzem,

An al ku pahdit vıra. (3)

Kültürel dostluk köprüsü

Bu dönemlerde halklar arasında herhangi bir sorun yaşanmadığı gibi büyük bir dostluk ilişkisi vardır. Üstte Ermeni kadınlarca yakılan maninin bir versiyonu niteliğindeki şu Türkçe mani, bu ilişkinin ilginç bir göstergesi değil midir?

Bahçelerde mor meni

Verem ettin sen beni

Ya sen İslâm ol Ahçik

Ya ben olam Ermeni.

Şunu hemen belirtelim ki, Ermeniler arasında da yansımasını bulan “mani” türü, “dûrik veya çarin” adıyla özellikle Maraş-Kayseri-Sivas-Malatya mihverindeki Kürtler arasında da yaygındır. (4) Genellikle 4+4=8 hece ölçüsüyle yakılan manilerin uyak düzeni ise “aaba” şeklindedir.

Anadolu ve Mezopotamya’daki bu mozaiğin İstanbul’daki bir yansımasına Kurtuluş semti özelinde tanıklık eden Sivaslı Alevi Kürt araştırmacı Hüseyin Irmak soruyor: “Anadolu’nun Türkçe, Kürtçe, Ermenice, Zazaca bilen Sivaslıları, Diyarbakırlıları; Süryanice’den başka Kürtçe, Zazaca, Türkçe konuşabilen Mardinlileri şimdi neredeydi? Çerkezce, Kürtçe, Zazaca bilen Sivaslı Türk Rıza Özen amca neredeydi?” (5)

Bu kayboluşun, erimenin nedenlerini burada irdeleyecek değiliz. Bu aşamada konumuzu ilgilendiren, bu kültürel emişmenin günümüze yansıyan ürünleridir.

Soruna halklar arası ezgi alışverişi açısından bakan Melih Duygulu, aynı ezginin pek çok halk tarafından benimsenerek kullanılmasına Anadolu’nun doğusundaki halklarda sıklıkla rastlandığını belirterek sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Anadolu coğrafyası üzerinde bu türden örnekler hiç de azımsanmayacak sayıdadır. Bu bağlamda ele alınabilecek, Trakya’daki Rumeli havalarıyla, Ege’deki Yunan ve adalar müzikleriyle, Güney’deki Arap havalarıyla, Doğuda ise Ermenice ve Kürtçe şarkılarla yakın ilişkisi olan Türk şarkıları bulunmaktadır.” (6)

Tahir Abacı da, “Anadolu müziği de İstanbul müziği gibi değişik etnik kökenden insanların ortak üretimine dayanmaktadır. (…) Anadolu ezgilerinin oluşumunda Kürt, Süryani, Arap, Gürcü, Azeri müziğinin katkıları büyüktür”  diyerek bu görüşe katılmaktadır. (7)

Kuşkusuz burada unutulmaması gereken hususlardan biri, Ermeni ezgilerinin katkısıdır. Bunun birçok örneğin yanı sıra en tipik örneğini, bir zamanlar Türkçü unsurların neredeyse ulusal marş haline getirdikleri “Çırpınırdı Karadeniz” şarkı ve ezgisinde görüyoruz. 1717-1795 yılları arasında yaşayan ve “Ermenilerin Yunus Emre’si” olarak kabul edilen, Ermenice’nin yanı sıra Farsça, Gürcüce ve Azerice’yi ana dili gibi kullanıp eserler veren Sayat Nova’nın daha önce notasıyla birlikte yayımlanmış olan “Kemençe” şarkısı ipotek altına alınıp karşımıza Türk milliyetçilerinin marşı olarak çıkıyordu. (8)

Ezgileri korunup sözleri ya çevrilen ya da değiştirilen Türkçe sözlü Kürt müziği örnekleri de, Cumhuriyet dönemi boyunca alabildiğine yaygınlaşmıştır. Cumhuriyet döneminin müzik politikası dolayısıyla buna önayak olan baş kişilerden biri, Atatürk’ün “Şark Bülbülü” adını taktığı Diyarbekirli Celal Güzelses’tir. Bu oluşumu ve Celal Güzelses’e ilişkin ilginç bir anekdotu Naci Kutlay aktarıyor:

“1950’li yılların başında, Ankara’da beş gün süren (Doğu Geceleri) yapmıştık. Tüm Doğu ve Güneydoğu illerinin dernekleri organize etti. Diyarbakırlı Celal Güzelses, Malatyalı Fahri ve Urfalı Cemil Cankat da vardı.Başarılı oldu Doğu geceleri. Celal Güzelses Diyarbakır’a dönmeden Çubuk Barajı’nda, Diyarbakırlı gençlerle bir kır eğlencesi düzenlendi. Gençlerin ısrarı ile Celal Güzelses bir de Kürtçe türkü okudu: Gewrî, li li Gewrî/ Ez qurbana Gewra xwe me…” diyordu başlarken. Kırk beş yıl sonra ancak bu kadarını anımsıyorum türkünün. Gençler, (niye Kürtçe türküleri Türkçeleşetiriyorsun?) diye sordular. (Onların o canlı ve tatlı melodileri kaybolmasın istiyorum) dedi.” (9)

Tahir Abacı, Cumhuriyet dönemindeki bu şoven yönelişi şöyle açımlıyor:

“Cumhuriyet’ten sonra ‘yüksek irade’ şarkıyı değil, türküyü işaret etti. Bütün dillerin Türkçe’den türediğini öne süren ‘güneş-dil teorisi’ne paralel bir tez vardı o yıllarda: ‘Pentatonik’  ezgilerin tümü Türk müziği kökenliydi! Halil Bedii Yönetken, Ferruh Arsunar, Sadi Yaver Ataman, Mahmut Ragıp Gazimihal, Muzaffer Sarısözen vd. araştırmacılar, Anadolu’da pentatonik Türk müziğinin peşine düştüler, ama tam tersine pentatonik olmayan dizilerle karşılaştılar.” (10)

Ayrı bir incelemenin konusu olan bu sorunu bir yana bırakıp, yine şiirlere ve türkülere geçelim.

Şiir ve türkülerin dilinden

Kuşkusuz Ermenilerin diğer komşu halklarla ilişkileri sadece manilerde kalmayacak, tersine edebiyatın her türüne yansıyacaktı. Halk hikâyeleriyle türkülerin bu konuda özge bir yeri vardır. Bu ürünlere yansıyan öncelikli tema ise evrensel bir motif olan “aşk” motifidir. Ancak bu motifler işlenirken bile ince mesajlar verilir.

Bunun Kürt-Ermeni ilişkilerindeki bir yansımasını Kerem ile Aslı hikâyesinde görüyoruz: “Ermeniler ve Kürtler bin yıllardır aynı toprakların üzerinde yaşamışlardır. Acıları, sevinçleri bir olmuştur. İki halk da aynı anadan doğmuş birer ikiz gibi dünyaya aynı kederle bakarlar. Aşkları da oldukça dokunaklıdır. Kerem Kürt, Aslı Ermeni’dir. İki sevgili dinsel nedenlerden dolayı birbirlerine kavuşamazlar. Kerem ile Aslı düğün gecesinde birbirlerine kavuşamaz. Kerem kavuşamayınca yanıp kül olur, Aslı Kerem’in külleri arasındaki bir kıvılcımla ateşe tutulur, o da kül olur. Kül külü arar, küller kavuşur.” (11)

Dinsel nedenlerle sevgililerin kavuşamaması motifi, halk şiirine ve türkülerine de yansır. Bu örneklerin birinde, Sivas-İstanbul mihverindeki Hıristiyan Ermeni-Alevi Türk aşkı, Keşişkızı-İslamoğlu ikilisiyle gündeme getirilir. Birçok versiyonu bulunan ve “Ermeni Kızı Türküsü” olarak bilinen bu örnekte; Ermeni kızı ile İslam oğlu karşılaştırılır. Müslüman genç, Hıristiyan Ermeni kızını sevmekte ve onu ikna etmeye çalışmaktadır. Karşılıklı yoğun söyleşmeye girilir. Aradaki başlıca engel, dinsel ayrılıktır. Ancak sonunda oğlan, Ermeni kızına şu dörtlükle Alevi olduğunu söyleyince işi kolaylaşır:

İsmimi sorarsan ismim Ali’dir

Dinimiz de hak Muhammed dinidir

Bizim din de cümle dinden uludur

İmana gel kömür gözlüm imana

Gencin Alevi olduğunu öğrenen Ermeni kızı, yumuşar ve genci kabul eder:

İsmimi sorarsan Benli Emine

Çok yiğitler geldi benim yanıma

İsmin Ali ise döndüm dinine

Sıva kollarını dola boynuma

Burada verilen mesaj, Ermeni aşıklarının kolayca Aleviliği ve Bektaşiliği benimsemesi örneğinde olduğu gibi Alevi yakınlığı ve dostluğudur. Başlangıçta, “Ermeni’den İslam olmak güç olur/ Var git İslamoğlu var git dönmem dinine” diye itiraz eden Ermeni kızı, gencin Alevi olduğunu öğrenince daha fazla direnmez ve aşkına karşılık verir.

Ermeni Kızı Türküsü’nün çeşitli versiyonları üzerinde karşılaştırmalı bir inceleme yapan Fuat Özdemir de aynı sonuca varıyor:

“Burada dikkati çeken en önemli nokta, Ali adının anahtar işlevi görmesidir. Hazret-i Ali’den dolayı Ali adı Alevi- Bektaşi inanç sistemini benimseyenlerce çokça kullanılan bir addır. Ermeni toplumunun Anadolu’da Türk toplumuyla birlikte uzun süre yaşadığı düşünülürse, onların toplumda varolan inançlardan kimilerine eğilim duyduklarını söylemek pek yanlış olmaz. Bu eğilimin daha çok Bektaşilikte olduğu da bilinmektedir.” (12)

Kuşkusuz, aynı temayı Ermeni türkülerinde de görmek mümkün. Aşık Civan, Ermenice olarak söylediği “Papaz Kızı“ adlı şiirinde; yine Müslüman bir delikanlıyla bir Ermeni papaz kızını karşılaştırır ve Müslüman gencin ağzından Ermeni kızına Türkçe söylemiyle şu göndermede bulunur:

İnancını kolay değiştirmez Ermeni

Gönülden sımsıkı bağlıdır kimliğine

Sen de samimi bir Hıristiyansın

Ben ise Müslüman

Gelmedin imanıma ben nasıl etsem (13)

Kuşkusuz bu türden daha birçok türkü bulunuyor. Sözgelimi, Vartanoş adlı Ermeni kızın Kekil Ağa tarafından Dersim’e kaçırılması üstüne yakılan “Dersim Türküsü” ilk akla gelen örneklerden birisidir.

Toros Azadyan Arşivi’nden örnekler

Halkbilimci İhsan Hınçer, 1959 yılında Türk Folklor Araştırmaları Dergisinde (Sayı:125) yayımladığı “Türkçe Yazan Ermeni Şairler” konulu bir yazısında bu konunun başlıca uzmanının Toros Azadyan olduğunu, Fuat Köprülü ve M. Halit Bayrı gibi araştırmacıların zaman zaman onun yardımına başvurduklarını, ancak 1955’te vefat eden Azadyan’ın arşivinin nerede bulunduğunun bilinmediğini belirtiyordu.

Daha sonra Alevi-Bektaşi Edebiyatında Ermeni Aşuğlar konulu çalışmam sırasında, Erivan’da Çarenz Sanat-Edebiyat Müzesi’nde olduğunu öğrendiğim bu arşive ulaştım ve yüzlerle ifade edilebilecek Ermeni harfli Osmanlıca/Türkçe manzum esere eriştim. Bunlar arasında birçok nazım türünden eser bulunduğu gibi Halk Türküleri de bulunuyordu. İşte bunlardan sadece konumuzu ilgilendiren birkaç örnek… Diline dokunmadan sunduğumuz aşağıdaki örnekler, anonim halk türkülerinin komşu halklarca nasıl benimsendiğini gösteren ilginç örneklerdir.

Arapgir Halk Türküsü

Gülişan bağçenin ne sefası var,

Gülinen bilbilin ne sefası var.

Ben o yari sevmişim, o yar da beni,

Bu zalim ğonşuların ne ğerezi var.

Arapgir ğarşusi Çobanlu düzi,

Canıma kâr etti ellerin sezi.

Duşmanlar istiyor ayrıla bizi,

Gül dalından ayrılmaz, ben de o yardan.

Ğırmızı gül has bağçede haraben,

Ne demişim kömür gözlü yara ben.

On barmağım, ğandil ettim yandırdım,

El yaradı, yaramadım yara ben.

Gülişan bağçede güller solmasın,

O gülin dalında bilbil ğonmasın.

Ben o yarı sevdim murad almadım,

Benden ğayru saran murad almasın.

Böyük Olur Istanbul’ın Havlısı

Böyük olur Istanbul’ın havlısı

Ğaş ğaş olmuş bahar deli kanlısı

Bilemedim benim ağam hangisi

Usul boylu kidan boylu kendisi.

Istanbıl’ın yolları tozdır dumandır

Ağam getdi geleceyi gümandır

Gümanın elinden halım yamandır

Tez gel ağam eyleneyim bir zaman.

Ağamın altında sırmalı minder

Ağam atının başı sılaya dönder

Ağam sen gelmesen bir mektub gönder

Bir mektubun bile gelmesse neyinen eylem?

Bir kâğıt yazdım içi kareli

Bugün posta günü ciger yareli

Bir murad almadım gelin olalı

Muradın karnına kala dediler

Yegid sevdiyinden ger’kal dediler.

Sağ Olan Gelir Evine

Posda yollarını dolanıyorum

Kaybetdim yarimi aranıyorum

Ağam sağlığına güveniyorum

Sağ olan gelir evine.

Ekdim bahçenize bitmedi üzüm

Mektuba ğalmadı yazacah sözüm

Bu sene de gelmessen kann ağlar gözüm

Sağ olan gelir evine.

Ekdim tarlanıza bitmedi bosdan

Bene selam geldi gülyüzlü dosddan

Bir kolun ağrırsa olbirine yaslan

Sağ olan gelir evine.

Bu noktada sözü ilginç bir anekdot aktaran Rıza Tevfik’e vermenin tam zamanı:

“Ben henüz Mülkiye Tıbbiyesi’nde talebe iken, ekseriya Ayasofya meydanında gelir geçer iki gözü kör bir Ermeni dilenci vardı. Biraz kısık, fakat çok mahzun ve müessir bir sesle şu türküyü söylerdi ki, ilk kıtasını nakaratıyla hatırlıyorum:

Eğin viran olmuş, bülbül ötmüyor

Ağam ırak yerde, elim yetmiyor.

Sayı tutam dedim, sayı getmiyor

Gel ağam, gül ağam, gel de gine get!

Ahdı gözüm yaşı sil de gine get!..

Bana pek dokunan bu türküyü dinlemek için her tesadüfte o adamcağızı bir müddet yavaş yavaş takip eder giderdim. Ve her zaman da bir iki kuruş sadaka verirdim. Tekerrür eden bu sükûtî münasebetimizden, nihayet beni tanıdı ve her defasında (efendi, sağ olasın!) derdi. Bu güfte kendisinin sözü müdür, kimdir, nerelidir, diye sordumdu. Eğinli imiş, öksüz ve yoksul büyümüş ve bakımsızlıktan beş altı yaşlarında kör olmuş. (Benim değildir; ben Ermenicesini uydurdum, onu da Ermeni mahallelerinde okurum!) dedi. Düşündüm. Bu;

(Kara gözlerim, karalar giydim seninçün ağlarım

Âşık-ı çeşmânın oldum lütfuna el bağlarım.)

şarkısı gibi âdi ve şahsi bir güfte değil, bir vakitler sefalet içinde yaşamağa mahkum olan Anadolu’da zavallı Türk kadınını -henüz birkaç haftalık gelin iken- bırakıp para kazanmak derdiyle gurbete çıkan ve senelerce İstanbul kaldırımlarında sürünen ve belki de pis bir han köşesinde kimsesiz ölen Türk köylüsü uğruna karısının derin ye’sini, şiddetli hasretini ve her zaman döktüğü sıcak gözyaşlarını –üç-beş satırlık sözle- o kadar beliğ ve müessir bir surette söylüyor ki, bu kıta bütün Anadolu gelinlerinin felâket destanıdır.” (14)

Sonuç

Ermenilerin XIX. yüzyıldaki hak istekleriyle başlayan yeni süreçte II. Abdülhamid’in “ihtida” ve “katliam”la etkisizleştirme, ardından da İttihadçılar’ın soykırımla yok etme politikaları yaşanmadan önce, Ermenilerle diğer halklar arasında bir dostluk ilişkisi kurulmuş ve bu, sözlü ve yazılı edebiyatlarına da yansımıştı. Bu alanda Alevi-Bektaşi süreğini izleyen diğer âşıklarla bütünleştikleri gibi din dışı edebiyatta da adeta Osmanlı toplumunun manzum tarihçiliğini yapmışlardı. Bu bütünleşmeden ve kültürel alışverişten yine de günümüze büyük bir külliyat kalmış bulunuyor…

Dipnotlar ve kaynakça

(1) Nusret Gürgöz: Gağant, Dersim’de İklim, Mart- 2010

(2) A) Hüseyin Irmak: Dinlerarası Sevda Türküleri, Punto yay. 3. Bas. İst. 2010 ; B) M. Sabri Koz: Gül Ağacı Boy Vermez (Ermeni Harfli Türkçe ve Ermenice Maniler), Turkuaz yay. İst. 2014

(3) M. Sabri Koz: Bir Ermenice Yazmadan Türkçe Niyet Manileri, Kaşgar Edebiyat Seçkisi, Mayıs- 2000, s. 143- 169

(4) – Bu türden İçtoroslar yöresinden derlediğimiz yüzlerce Kürtçe mani için bkz. M. Bayrak: İçtoroslar’da Oda Kültürü ve Kürtçe Edebiyat, Özge yay. Ank. 2015

(5) Sennur Sezer: Düzensiz Bir Uyum: Kırk Yama, Evrensel , 8.11.2003

(6) Melih Duygulu: Anadolu Ermeni Müziğinde Bölgesel Etkileşimler, Uluslararası Anadolu İnanç Kongresi Bildirileri, Ervak yay. Ank. 2001

(7) Tahir Abacı: Bir Zamanlar Anadolu’da, İletişim yay. İst. 1999, s. 210

(8) Halil Nebiler: “Çırpınırdı Karadeniz Ermeni Bestesi Çıktı” (Aktüel Dergisi)nden aktarılarak, Necdet Hasgül: Cumhuriyet Dönemi Müzik Politikaları, Folklora Doğru, Sayı:62/ 1996, s. 47

(9) Naci Kutlay: Diyarbakırlı Suzan Samancı, Öz- Po, 16.8.1997

(10) T. Abacı: Age, s. 204

(11) Müslüm Yücel: Ermeni Ezgileri Hüzün Dolu, Öz-Po, 9.1.1999. Ermeni harfleriyle basılmış halk hikâyeleri konusunda bkz. A. Turgut Kut: Ermeni Harfleriyle Basılmış Türkçe Halk Kitapları, Halk Kültürü, 1984/1, İst.1984

(12) Fuat Özdemir: “Ermeni Kızı Türküsü”, Halk Edebiyatı Yazıları içinde, Kültür Bak. Ank. 1999

(13) Raffi A. Hermon: Müzik Kardeşliğin En Belirgin Simgesi, Özgür Bakış, 5.6.1999

(14) Rıza Tevfik’in Tekke ve Halk Edebiyatı İle İlgili Makaleleri (Ha. A. Uçman), Kültür ve Turizm Bak. Yay. Ank. 1982, s.330- 331

özgür politika

- Advertisement -spot_img

YAZARLAR

spot_img

EN SON EKLENEN YAZILAR