Kriz kendiliğinden fırsat yaratmaz

0
151

‘Ağır bir ekonomik krizin insanları daha ileriye ve sola yöneltici bir etkide bulunacağının güvencesi yoktur. Kriz bir iktidarı götürebilir; ama gidenin yerine kimin geleceğini yaşanan krizin karakterinden çok ortadaki siyasal öznelerin konumu ve tutumları belirler‘

M. Ender Öndeş/İstanbul

Türkiye’de uzun süredir yaşanmakta olan ekonomik kriz ve bunun sokaktaki etkileri üzerine, yazar Metin Çulhaoğlu ile konuştuk.

Türkiye ekonomisinin iktisadi verileri belli. İşsizlik, gelir dağılımı… Bütün bu karışıklık içerisinde bir iktidarın 15 yıllık kalıcılığı nasıl açıklanabilir? Yani, sokaktaki vatandaşın iktisatçıların çizdiği bu felaket tablosundan otomatik olarak etkilenmesi gerekmez mi?

Türkiye’de solun halkta olumlu yöndeki radikal değişiklikleri ciddi bir ekonomik krize bağlaması bence doğru değildir.

Kapitalist sistem, süreklileşmiş krize rağmen ülkelere kendi krizlerini önleyecek ya da geciktirecek mekanizmalar da sunmaktadır. Bu açıdan “çok kutuplu dünya” tanımının belirli bir gerçekliği vardır. Yani Türkiye gibi ülkeler, bir ilişkiler ağından kaybettiklerini başka ilişki ağlarıyla telafi edebilmektedir. Bugün Türkiye kapitalizminin Körfez ülkelerinden “Şangay Beşlisine”, Afrika’dan Malezya’ya kadar geniş bir coğrafyada kurduğu ilişkiler söz konusudur. Kuşkusuz “kesin çare” demiyorum, ama geciktirici ve hafifletici etkileri olduğu kesindir.
Sonra, ülkede yaşanacak ağır bir ekonomik krizin insanları daha ileriye ve sola yöneltici bir etkide bulunacağının güvencesi yoktur. Kriz bir iktidarı götürebilir; ama gidenin yerine kimin geleceğini yaşanan krizin karakterinden çok ortadaki siyasal öznelerin konumu ve tutumları belirler.
Bugün Türkiye sol-sosyalist hareketin çeşitli özneleriyle birlikte, yaşanabilecek bir krizin altüst edeceği dengelerden, yol açacağı savrulmalardan kendi hedefleri adına yararlanabilecek güçte değildir. Sol bu durumdayken, geniş halk kesimlerinin kendiliğinden solu arayıp oraya yönelmesi de pek mümkün görünmemektedir.

İktidar ve sermaye birikimi

Klasik marksist teorinin çok kaba yorumunda, “Devlet egemen sınıfların baskı aracıdır” denilir ve doğrudur. Ancak, devleti belli bir süre ele geçiren grup, kendi çetesini de yaratamaz mı?

Kapitalizmin “tam boy piyasacılık”, “kumarhane kapitalizmi”, “vahşi kapitalizm” gibi adlarda verilen yeni evresi, özellikle Türkiye gibi ülkelerde sermaye sınıfı ile siyasal iktidarlar arasındaki ilişkilerde kimi değişikliklere yol açmıştır.
Kapitalizmin bu yeni döneminde siyasal iktidarların sermaye sınıfıyla daha doğrudan ilişkilenmeleri, bu sınıfın “gündelik işlerini yürüten bir komiteye” daha çok benzemeleri madalyonun sadece bir yüzüdür. Madalyonun diğer yüzünde ise, siyasal iktidarların sermaye sınıfının kompozisyonunu ve sermaye birikim süreçlerini etkileme gücünün artmış olması yer almaktadır.
Bugün sermaye birikim süreçlerinin el değmemiş alanlar yerine ağırlıklı olarak, “başkalarının elinde olanlara” tasallutla işler hale gelmesi, siyasal iktidarların sermaye sınıfı nezdinde başvurabileceği ayar verici araçları güçlendirmektedir. Kentsel dönüşüm, imara açılan alanlar, yüklü devlet ihaleleri, altyapı yatırımları, ülke dışında pazarlar ve yatırım alanları bulunmasını sağlayacak siyasal ilişkiler, şu ya da bu nedenle el konulan şirketlerin, vakıfların kime devredileceği vb. siyasal iktidarca kararlaştırılmaktadır. Bu, hem siyasal iktidarın kendine göbekten bağlı sermaye kesimlerini palazlandırması hem de “geleneksel” büyük sermaye kesimlerinin siyasal iktidarla iyi geçinmek zorunda olması anlamına gelir.
Bu açıdan Türkiye sermaye sınıfının AKP ile temelde bir sorunu olduğunu söylemek mümkün görünmemektedir. Bir adım daha atarak şunu söyleyelim: Sermaye sınıfının önde gelen kesimlerini, bir iç savaş ya da dışarda bir belaya bulaşma gibi olasılıklar dışında AKP’den tamamen soğutacak bir durumun ortaya çıkma olasılığı çok düşüktür. Sermaye sınıfı hiçbir zaman “ilk soğuyan” olmaz, ne zaman halk AKP’ye yüz çevirir, sermaye de o zaman AKP’den soğumaya başlar.

Bu arada, ‘emperyalizm ve işbirlikçileri’ diye tanımlayageldiğimiz şu klasik durumda bir değişme mi var? Yani, karmaşık bir dünya tablosunda, özellikle tümden istikrarsız bölgelerde yerel despotlar kendilerini sisteme dayatabilirler mi?

Erdoğan’ın bir “fenomen” sayılması normaldir; ancak fazla abartılıp kendisine olağan ötesi yetkinlikler atfetmemek koşuluyla.
Dünya kapitalizminin son yıllarını, hem ülkelere hem de belirli bir lider tipolojisine sistem içi boşluklar bulup buradan yürüdükleri kaotik ortamlar karakterize etmektedir. Daha önceleri değinmiştim: Bir James Bond filminde İngiliz istihbarat örgütü şefi M, “Tanrım, soğuk savaşı özlüyorum…” der. Haklıdır; sosyalist sistemin çöküşünden sonra dünya üzerinde at oynatma olanakları bulan seksen sekiz çeşit örgütten, odaktan ve çevreden bunalmıştır ve soğuk savaş döneminin “sadeliğini” özlemektedir.
Faktörlerden biridir. Yani emperyalist odakların eskisi gibi hemen her şeyi denetim altında tutamadıkları böyle bir dünyada kimi ülkelerin yukarıya tırmanmak için çok şey göze almaları, kimi siyasal liderlerin de “Hüseyin Baradan fırladı aradan” moduna geçmeleri beklenebilecek şeylerdir. Herkes, önüne gelen ne olursa olsun hemen uluslararası planda fırsata çevirme peşindedir. Günümüzde despotik ruhlu siyasi lider sayısı arttığı için böyle olmamaktadır; uluslararası boşluklara oynama, çabuk manevra yapma, her olumsuzlukta fırsat arama vb. ülke içinde sükûnet ve teslimiyet gerektirdiğinden despot liderler sahneye çıkmaktadır.

Bu bağlamda, ‘sistem’ ile sistemin ‘an içerisindeki temsilcileri’ ya da ‘görünen yüzleri’ni nasıl yorumlamalıyız? Mesela AKP gibi durumlarda ne yapacağız? Bu iktidara karşı mücadele ile sistem karşıtı genel mücadele arasında nasıl bir ilişki olmalı?

Belirli bir siyasal iktidarla onun temsil ettiği düzen/sistem arasında “Hangisine karşı mücadele öncelikli ve asıldır” anlamında ayrım yapmak bilgisizliktir.
Sömürücü sınıfın toplumsal ve siyasal egemenliği, her zaman ve her durumda siyasal iktidarlarla somut hale gelir ve meşrulaştırılır. Başka yolu yoktur. Sosyalist bir düzen kurulmasını istiyorsanız bunun için siyasal mücadele vermek zorundasınız. Siyasal mücadelenin değişmez hedefi de başka her şeyi kendinde cisimleştirmiş siyasal iktidar(lar)dır.
Kuşkusuz ülke ölçeğinden söz ediyoruz. Mikro ölçeklerde, örneğin bir işyerinde ya da belirli bir yerellikte tekil kapitaliste karşı mücadele edilebilir; ama bunun ülke ölçeğine taşınması, ülke ölçeğinde siyasal iktidarı bypass ederek doğrudan sermaye sınıfına karşı mücadele edilmesi mümkün değildir. Siyasal iktidara karşı mücadele, o iktidar egemen sınıfın temsilcisi olduğu için zaten sermaye sınıfına karşı mücadeledir.

Hayatın içinden müdahale etmek

Bütün bunların ortasında, hatırı sayılır miktarda insanın iktidara desteği sürüyor tamam ama biz yüzde şu klasik yüzde 60-40 oranına mahkûm muyuz?

Halka ilişkin 2/3 sağcı-muhafazakâr, 1/3 sola açık-solcu denklemi değişmez bir olgu gibi kabul görmeye başladı.
Oysa bu denklemin hiç değişmemesi mümkün değildir. 15 yıllık AKP iktidarının bu alandaki asıl başarısı, merkezde yarattığı daha dar, ideolojik ve siyasal anlamda görece homojen bir kesimin etki alanını kendi dışına doğru her yönde genişletebilmesidir. Bu genişleme sonucunda AKP “mütedeyyin” yurttaştan kendini demokrat, liberal vb. sayana, günübirlik yaşayan hazcı küçük burjuvalardan düpedüz faşizan olanlara kadar geniş bir kesimin desteğini alabilmektedir.
Hep böyle gitmesi mümkün değildir dedik de, kaymanın ne zaman gerçekleşeceğini, bir toprak kayması ölçeğine ulaşıp ulaşmayacağını bugünden kestirmek mümkün değildir. Gene de kesin olan bir şey vardır: Tek başına iktidar olamayan ya da muhalefet konumuna düşen Erdoğan’lı bir AKP düşünülemez. Erdoğan’sız bir AKP’nin ne kadar düşünülebileceği de tartışmalıdır. Şunu demek istiyorum: AKP’nin diyelim yüzde 50’lik desteğinin ikişer üçer “tırtıklanması” bile bu partinin ve Erdoğan’ın çevresine biriktirdiği destekçi kitlenin erimesine yol açacaktır.
AKP’ye oy veren geniş bir işçi-emekçi kesimin olduğu söylenir. Doğru olduğunu kabul edelim. Ancak solun bu doğrudan hareketle o kesimin “nabzını tutan”, “suyuna giden”, söylem ve eylemlere yönelmesi bence büyük bir yanlış olacaktır. Bu kesim gözetilerek yapılabilecek tek şey olabilir: Barış, demokrasi, insan hakları gibi başlıklara verilen önemi eşitsizlik, haksızlık, yoksulluk ve sömürü gibi başlıklara da vermek ki bunlar zaten solun her daim gündeminde olması gereken başlıklardır.

İşçi sınıfının büyük kesimi hala sağda bir yerde duruyor gibi görünüyor. Böyle durumlarda çoğunlukla ‘Politik özne olsa…’ diye cümleye başlarız. Ama politik özne, kenarda bekleyip ‘kritik an geldiğinde’ hareket eden bir avcı mıdır?

Siyasal iktidara uzanan mücadele sürecini kırılmalara ve kopuşlara rağmen bir bütünlük içinde düşünürsek, bu sürecin çeşitli uğraklarında fazla görünmeyen, ağırlıklı olarak iç tahkim işleriyle uğraşan, kendisini de kucaklayan ortamların çeşitli özneleriyle etkileşim içine girmeyen bir öznenin “kritik” uğrak gelip çattığında dizginleri eline alacağı düşüncesi bence tamamen temelsizdir.
Ne yazık ki “Leninizm” adına savunulabilmektedir. Burjuva siyaset bilimcilerin ve tarihçilerin Lenin’e “Blankist” demeleri, 1917 Ekim Devrimi’ni de “darbe” saymaları bu karikatürize Leninizm anlayışından beslenir.
Günümüzde tüm ülkelerde, bu arada özellikle Türkiye’de siyasal iktidarı hedefleyen sosyalist özne, toplumda var olan çeşitli çelişkilerin ortaya çıkardığı muhalif oluşumlarla, hoşnutsuzluklarla ve hareketlerle ilişkilenmek, etkileşmek zorundadır. Marifet, kendi ilkelerini, çizgini ve hedeflerini bu ilişkilenme ve etkileşimle birlikte koruyup sürdürmekte ve geliştirmektedir. Öbür türlü, bir yerde armudun sapını, öbüründe üzümün çöpünü görüp aman diye kaçabilirsin elbette, ama bununla siyasal özne falan olamazsın.
Barış her şeyi çözer mi?

Bir de ekonominin savaş yüzünden kötüye gittiği şeklinde bir görüş var. İç ya da dış savaş, kapitalizmde hakikaten bir ekonomik kayıp mıdır? Savaşın da ekonomiyi canlandıran bir yanı yok mu? Yani savaş olmasa kaynaklar sağlığa, eğitime mi akacak?

Aklı başında insanların içerde ve dışarda barış istemesi kadar doğal bir şey olamaz. Bu da barışın toplumun geniş kesimlerince istenir bir durum haline getirilmesi adına çeşitli söylemlere başvurulmasını beraberinde getiriyor.
Bunlardan biri, Türkiye’de Kürt sorununun barışçı çözümüyle ülkenin “kanatlanacağı”, “uçacağı” söylemidir. Barış adına söylenmesi bir yere kadar anlaşılabilir de Kürt sorununu çözen bir Türkiye’nin bu sayede gerçekten “uçuşa geçeceğini” düşünmek için hiçbir zemin yoktur. Ekonomisinin işlemesini sınırlı sayıda sektöre bağlamış, dış kaynak girişine aşırı bağımlı, üretimden önemli ölçüde kopmuş, teknoloji üretemeyen, kimi iktisatçıların “orta gelir tuzağı” dedikleri aralığa sıkışıp kalan bir ülkenin “kanatlanmasından” söz etmek saçmadır ve sıralanan bu olguların Kürt sorunuyla ilişkilendirilmesi de zorlama olacaktır.
Savaşa giden kaynakların örneğin eğitim ve sağlığa ayrılmasına gelince; Türkiye’nin bu iki sektördeki sorunu kaynak ve bütçe yetersizliğinden değil, iki sektörde geçerli sayılan sistemlerden ileri gelmektedir.
Barış elbette istensin, barış için uğraşılsın, mücadele edilsin; ancak barışı “daha düzgün” bir Türkiye kapitalizmi adına savunur hale gelmenin anlamı yoktur.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here