Referandum ve Türk-İslam Cumhuriyetine geçiş

Post date:

Author:

Category:

Türkiye Cumhuriyeti ,Osmanlı bakiyesi üzerine kurulmuştu. Osmanlı İmparatorluğunun en önemli ideolojik önceliği, İran Safevi devletinin Şia-İslamına karşı ,Sünni İslam’ı devlet ideolojisi olarak benimsemiş olmasıydı. Bu konuda Osmanlı ve İran Safavi devletleri arasında yaşananlar bilinmektedir.

Bu konuda neredeyse bin yıılık bir siyasi,dini ve ikdidar rekabeti vardır.Bu rekabetin en önemli tarihi dönemeçlerinden biri, 23 Ağustos 1514 yılında ÇALDIRAN ovasında,İran  Safevi hükümdarı  Şah İsmai ile Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim arasında  yaşanan savaştır.

Bu savaş ile, Osmanlının Sünni islamı çok keskin olarak devlet ideolojisinin temeline oturtduğunu biliyoruz.Bu politikayı anadolu coğrafyasına hakim ve egemen kılmak için, burada yaşayan halklara çok katliyamlar,acılar,ızdıraplar uygulanmıştır.

Osmanlının bu katliyam bagajını devralan Türkiye Cumhuriyeti, göreceli bir batı demokrasisi şeması üzerinden kurumlar oluşturmuş ise de, batının burjuva demokrasisine oturtduğu Ulus devlet sistemini,Genç osmanlılar veya Jön Türkler diye de  adlandırılan İttiat ve Terakicilerin, Türk-İslam ideolojisini esas almıştır.

Bu ideoloji beraberinde bin yıllık düşmanlıkları ve ittifakları da devralmak anlamına geliyordu.Toplumun sürekli bu değerler üzerinden bir propağanda ile eğitilmiştir.

T.C bu neden ile bir türlü burjuva demokrasisinin liberal  felsefesine geçememiştir. Türk ırkçılığı ve Sünni islamın, en koyu hali ile toplumun günlük yaşamına sirayeti, tüm siyasi parti ve sosyal kurumları tarafından adeta yarışılarak uygulanmıştır. Toplumun en kutsal değerleri olarak sürekli canlı tutulmuşlardır. Bu değerler üzerinden bir ruhi şekillenme yaşayan bir Türk halk gerçekliği ile karşı karşıyayız.

Yani İslamın dini cemaat kültürüne göre , sürekli birilerine Mürit, kul olma kültürü yanında, Orta asyadan çıktıklarından bu yana ,kendilerini sürekli yalnız his eden ve kimseye güvenmeyen bir Türk etnik savunma refleksi içinde yaşayan ,sürekli bir lider etrafında kenetlenerek kendini yok olmaya karşı korumak isteyen bir topluluk.

Bu histerik ruh halini sürekli bileyen bir siyasal liderlik anlayışı ile bu toplulukları yönetmek gayet kolaylaşmaktadır.

Bu ideolojinin tarihi hakkında uzun bir makalesi olan  Dr. Yılmaz YURTSEVEN’in  ,Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi C. XI, Sa.1-2, Y.2007,yayınlanan

‘’Osmanlı Klasik Döneminde İdeoloji, Din Ve Siyasi Meşruiyet’’ adlı makalesinde, Osmanlı-Türk-İslam ssistemini şöyle açıklıyor;

“Osmanlı Devleti, egemenliği altında çok farklı etnik ve dini kökene sahip topluluklar barındırmakla birlikte, karakteristik olarak bir İslam devletidir. Osmanlı hukuk sistemi İslam hukukuna ve özelde İslam’ın Sünnî-Hanefî yorumuna dayanmaktaydı(27).

Ancak bu yapı başlangıçtan itibaren ortaya çıkmamış, tedricî bir gelişmenin sonucu olarak oluşmuştur. Erken dönem Osmanlı sultanlarının ve yönettikleri toplulukların göçebe hayat tarzlarının sonucu olarak, daha ziyade popüler ve heterodoks eğilimli bir tasavvufî İslam anlayışına sahip oldukları, sultanların yakın çevrelerinin bu anlayışı paylaşan derviş ve tarikat adamlarından oluştukları bilinmektedir. Bu dönemdeki hukuk uygulamalarına daha çok eski yönetim geleneklerinin (töre, örf) kaynaklık ettiği de bilinen bir olgudur(28).  Fakat, beylikten devlete geçiş sürecinde var olan

İslam anlayışının kurumlaşma açısından yeni yapıya fazla bir katkısının olmaması nedeniyle, Sünnî İslam yönünde bir dönüşümün yaşandığı da tarihî realiteler arasındadır. Bu dönüşüm, Emevî, Abbâsî ve Selçuklu dönemlerinde uygulama imkanı bulmuş, gelişmiş ve kurumsallaşmış bir modeli beraberinde getirmiştir. Bu modelin “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” şeklinde formüle edilmiş biçimi, yeni Osmanlı siyasi sistemi için ideal bir örnek oluşturuyordu. Sünnî gelenek aynı zamanda kendisini İslam’ın en iyi ve en doğru yorumu olarak sunuyor, bu da kitabî bir İslam eğitiminin sürdürüldüğü medreselerden yetişen din adamlarına kapıların açılması anlamına geliyordu.

Osmanlı kurumlarının oluşma sürecinde medrese kökenlilerin etkisi bilinmektedir. Nitekim ilk Osmanlı kadısı Dursun Fakih ile ilk defa vezirliğe getirilen Çandarlılar hep medrese kökenli din adamlarıydılar. Öte yandan Osmanlıların egemenliğinde olan coğrafya üzerinde yaşayan Müslümanların önemli çoğunluğu 27 Karaman’a göre, Osmanlıların Sünnî-Hanefî yorumunu tercihlerinde, bulundukları coğrafyanın yakın geçmişinin sosyo-kültürel ve dini yapısı önemli rol oynamıştır. Bu coğrafyada yaşayan Müslüman nüfusun ve özellikle Türklerin çoğunluğunun Hanefî mezhebine bağlı olduğunu belirten yazar, bu tercihin uygulamada bir takım sıkıntılara da yol açtığını ileri sürmekte ve bunların nasıl aşıldığına dair örnekler de vermektedir.”

Osmanlı Devleti’nde Sünnî İslam’ın yorum ve uygulayıcıları olan medrese kökenli ulemanın beslendiği kaynaklar, doğal olarak klasik İslam dünyasında ve Osmanlıların sınırları dışında ortaya konulmuş eserlerdi. Söz konusu klasik kaynakların siyaset, din ve devlet kavramlarına yaklaşımları, Osmanlı siyasi iktidarının meşruiyet söyleminde kullanması için oldukça uygun argümanlardı(30).

Bu bağlamda, İslam düşünürü Gazâlî, din ile siyasi iktidarın ikiz kardeş olduklarını vurgularken31, Büyük Selçuklu veziri ve devlet adamı Nizamü’l-Mülk Gazâli’nin düşünceleriyle Örtüşen fi kirler ileri sürmüştür(32). Dolayısıyla Osmanlılar, çok erken devirlerdenitibaren kendilerini “İslam dininin koruyucuları olarak” görmeye başlamışlardır.”

Referandum öncesi ve sonrası ,yaşananlar henüz buradan  çıkışın bir sorgulamasına dair CHP,MHP ve AKP den veya diger Türki veya İslami siyasal parti ve kurumlardan yansımış bir emare yoktur. Hala hepsi Türklüğün bekası tehlike altında fikrini günlük propagandanın  temeline oturtmuşlardır. İslamın akıl tutulmasına yol açan cehaletini tüm partiler ,değer olarak öve öve bitirememektedirler.

AKP ve R.T.ERDOĞAN  böyle bir tarihi ve toplumsal gerçekliğin sonucudur. Bu yeni süreç ,1980 askeri darbesiyle başlamıştır.

Darbe ile 1970 li yılların sosyal değişiminin ana toplumsal dinamiği olarak Alevi toplumu ,sistemin bütün kurum ve alanlarından temizlenerek dışlanmıştır.Bu da yetmemiş,Maraş,malatya,Çorum,Sivas v.b katliyamlar  ve yaygın tutuklamalar ile adeta silindirden geçirilerek sindirilmiştir.

Bu süreç ile başlayan toplumsal gelişmeleri bastırma hedefine 1980 li yıllardan itibaren Kürt toplumsal muhalefeti de dahil edilerek, günümüze kadar bilinen son 40 yıllık uygulamalar sonucunda varılmıştır. Bu dönem devletin Cemaat sistemine ve denetimine yeniden açılması dönemidir.

Yani sebep bellidir.

AKP ,Recep Tayip Erdoğan ve Referandum, uygulanan ve hala uygulanmasında ısrar edilen bu politikaların sonucudur.

Erdoğan veya bir başkası ,birileri bu gücü eline geçirecekti.

Gülen Cemaati,İsmail Ağa Cemaati, Süleymancılar Cemaati veya bir başkası.

Unutmayalım ki, 1920 ler de bu gücü ele geçirip en akıl almaz uygulamaları yapan, CHP ve Mustafa Kemal idi.  100 yıl geçmiş olmasına rağmen , bu siyasi klik hala yaptıklarından dolayı ,bir pişmanlık ve öz eleştiri vermiş değildir.

 Şimdi nöbeti  Muhafazakar Milliyetçiler devralmıştır.

Yani bu Türk ırkçılığı ve- İslam gericiliği  ideolojisi var oldukça ,ALEVİ’ye de KÜRD’e de  yaşam haramdır. O halde kurtulmak yok tek başına, bu çağ dışı zihniyete karşı hep birlikte  mücadele etmek şart.

HAYIR’dan kalıcı bir hayırlı sonuç çıkaracak birlik çıkar mı? Biraz zor ama ,Can çıkmadıkca Umut kesilmez derler. Haydi hayırlısı.

 

Makalenin dipnotları:

Dr. Yılmaz YURTSEVEN

1266 Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi C. XI, Sa.1-2, Y.2007

Bkz. KARAMAN Hayrettin, “Osmanlı Hukukunda

Mezhep Tercihi”, Osmanlı, c. 6, Ankara 1999, s. 187 vd.

28 UNAN, s. 37-38; KARATEPE Şükrü, “Osmanlı’da Din-Devlet İlişkisi”, Osmanlı, c. 6, Ankarai

1999, s. 57; Konuyla ilgili geniş bilgi için bkz. HASSAN Ümit, Osmanlı Örgüt-İnanç-Davranış’tan

Hukuk-İdeoloji’ye, İstanbul 2005, s. 71 vd.

Dr. Yılmaz YURTSEVEN

1266 Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi C. XI, Sa.1-2, Y.2007

- Advertisement -spot_img

YAZARLAR

spot_img

EN SON EKLENEN YAZILAR