Gerçek araştırmacılığın dayanılmaz ağırlığı

EDİTÖRÜN ÖNERDİKLERİ

GÜLCAN DERELİ

“Hakikat arayışı sürecinde bir araştırmacıda aranan özellikler; belgeye dayanmak, nesnel olmak, takıntı ve önyargılardan uzak durmak, meseleye tek pencereden değil çok yönlü bakmaya ilaveten bulabildiklerini birçok farklı kaynaktan doğrulatmak olmalıdır… Mehmet Bayrak, bu vasıfların tümünü aydın kişiliğinde toplamıştır. Nasıl ve niçin? Aslında o Kürt halkının bir evladıdır. Bu halk ki tarihi trajedilerin hemen her türünü yaşamış, deyim yerindeyse feleğin çemberinden geçerek günümüze kadar varlık mücadelesi vermiştir. Bilhassa son birkaç yüzyıllık tarihi acılar, sevdalar ve umutlarla doludur. Bu yüzden halkın yaralı bilinci acılıdır, sevdalıdır, umutludur. Bir o kadar da yerine yurduna, ocağına erkânına, derdine davasına bağlıdır.”

Bu sözler yazarlığının 50. Yılı (2021) vesilesiyle Mehmet Bayrak için Faik Bulut tarafından yazılmış. Yazar Faik Bulut, “Bir keşifçi” diyor Mehmet Bayrak için. Biraz Bayrak’ın çalışmalarına aşina olanlar, bu sözlerin övgü değil, gerçeği ifade ettiğini görecektir. Çünkü Bayrak, tarihi yağmalanan bir halkın tarihine ışık tutan kaynak niteliğindeki birçok çalışmanın sahibi. Mehmet Bayrak, bu kez kişisel bir ‘tarih’ çalışması ile karşımızda. Son kitabı, “Duygular Dönüştü Söze” ile kişisel tarihi ile yakın tarihin çakışma noktalarına ışık tutuyor, anılarına da bir tarihçi gözüyle bakan bir araştırmacının inadına şahit oluyoruz. Bayrak ile anılarını, tozlu rafları, yok sayılan bir halkın tarihinin izinde yürümenin onurunu ve zorluklarını konuşuyoruz.  

Şimdiye kadar sizi araştırma-inceleme, tarih kitaplarınızla takip ediyorduk. Bu kez anılarınızı kitaplaştırdınız. Anıları kitaplaştırma fikri hep var mıydı? Zamanı mı bekliyordunuz?  

2021 yılı yazarlığımın 50. yılıydı. Yazmaya 1971 yılında başlamıştım ve ilk kitabım 1973 yılında yayımlanmıştı. O  tarihten bu yana 40 dolayında kitabım çıkmış ve editör sıfatıyla 15 dolayında Kürdoloji yayını yapmıştım. Çalışmalarımı yakından izleyen Deng, Birnebun, Dilop ve Kürt Tarihi dergileri, bir kadirbilirlik örneği vererek, yazarlığımın 50. Yılı dolayısıyla özel sayılar yayımlamış; Can TV bir özel program hazırlamış ve Özgür Politika’nın aylık eki Politik Art, değişik konularda yazılarımdan oluşan birkaç özel sayı yayımlamıştı. Bu özel sayılarda yer alan değerlendirme yazılarında; benim baştan beri toplumcu-gerçekçi bir bakış açısıyla, tüm toplumlarda emeği önceleyen; başta Kürt halkı olmak üzere tüm ezilen halkları sahiplenen; başta Aleviler olmak üzere ezilen inanç topluluklarına ve kültürlerine sahip çıkan; ezilen cinsiyet olarak kadınların yanında duran bir yazın süreği/politikası izlediğime özellikle vurgu yapılır.

Kuşkusuz, büyük bölümü alanının ilk çalışması olan bu 40 kitabın birer hikâyesi vardı. İşte, hemen tamamı tabu olan bu konularda araştırma yaparken karşılaştığım zorlukların okur ve gelecek kuşaklar tarafından bilinmesi için bu anısal yazıların bir bütünlük içinde sunulması gerekiyordu.

İnsanın kendinden bahsetmesinin nasıl zorlukları var? Sizi bu çalışmada zorlayan yanlar oldu mu? Mesela araştırma kitaplarıyla karşılaştırsanız nasıl bir fark vardı? 

Bizden sonraki kuşak araştırmacılar, “hangi konuya el atıyorsak, karşımıza Mehmet Bayrak çıkıyor” derler. Açıkçası, bunu ben de en azından Kürdoloji çalışmalarında yaşadım; ben de hangi konuya el attıysam, karşıma İran Şahlık rejimiyle çelişip Fransa’ya çıkan Dr. Mohammed Mokri çıkıyordu… Bu nedenle, hele Kürdoloji çalışmalarının yasaklandığı Türkiye’de, alanının “ilk” çalışmalarını gerçekleştirmek kuşkusuz önemlidir.

“Duygular Dönüştü Söze” konulu bu ilk anısal çalışma, “Hayatımda İz Bırakan Olaylar ve Tanıklıklar”ı kapsıyordu. Bu inceleme-araştırma eksenli anısal çalışmada, özellikle ülkede ve Avrupa’da karşılaştığım güçlükleri işlemeye çalıştım. Tabii, ülkede yürüttüğüm çalışmalarda, bir yandan polis ve yargı tehdidi, bir yandan da resmi kültür kurumlarında belgelere ulaşmada büyük güçlükler yaşıyordum. Başta Almanya olmak üzere Avrupa’da yürüttüğüm çalışmalarda ise bu tür siyasi baskılar olmadığı gibi; Kürdoloji, Türkoloji, Persoloji, Araboloji ve bir bütün olarak Doğubiliminin babası Batı olduğu için, büyük bir kaynak külliyatına ulaştım. Bu nedenle, çalışmalarımın önemli bir bölümünü bu süreçte gerçekleştirdim.

Anılarınıza da bir araştırmacı gözüyle mi yaklaştınız?  

Evet, tam da bunu söylemeye çalışıyorum. Anı türü Kürt literatüründe çok zengin değildi maalesef. Özellikle son yüzyıla ilişkin anılar, Kürdoloji bilimi için son derece önemlidir. Ben bunlardan sadece ikisini, Kadri Cemilpaşa’nın (Zinar Silopi) “Doza Kurdistan” ve Vet. Dr. Nuri Dersimi’nin “Hatırat”ını kısmen sadeleştirerek, notlayarak ve resimleyerek yayımladım. Bunların ikisi için de hakkımda dava açıldı ve 2’şer yıl hapisle cezalandırıldım…

1934 yılında Ermenistan’da yapılan 1. Kürdoloji Kongresi’nin Türk devletini ne kadar telaşlandırdığı, bugün belgelerle ortaya konan bir gerçekliktir…

Kitabınızda dedenizin şiirini okuyoruz. Henüz kitabı okumayanlar için biraz dedenizden bahsedebilir misiniz?

Tahminen 16. yüzyılda Dersim’den İçtoroslar’a geçen, Sinemilli aşiretine ve ocağına bağlı olan ailem, yaklaşık 200 yıl önce Binboğa Dağlarının eteğindeki, Osmanlı tahrir defterlerindeki adı “Dağlıkavak” olan bugünkü Dallıkavak köyüne yerleşiyor. Alevi-Kürt olan Sinemilli aşireti ile Sünni- Kürt olan Tümüklü aşireti, 19. yüzyıl başlarında buraya yerleşen en eski Kürt aşiretleri olarak Osmanlı belgelerine yansıyor. Aslında, Kürtlerin Orta Anadolu’ya ve İçtoroslar’a yerleşmesi, ta Sultan Selahaddin-i Eyyubi dönemine gidiyor. Nitekim, bir Kürt hanedanlık devleti olan Eyyubi Devleti döneminde, Selahaddin’in kardeşi Maraş Valiliği yapıyor.

Babamın büyük dedesi Mehmet Kâhya döneminde, 1885’te köyümüzde “İsyanî” mahlasıyla şiir de yazan, dönemin Rüştiye Hocası İsmail Efendi öncülüğünde bir özel mektep açılır ve yörede önde gelen ailelerin çocukları burada eğitim görürler. Ailede ve çevrede saygınlığı olan bu isim; daha sonra oğlu Küçük Mehmet Kâhya’ya, babam Mehmet’e ve bana geçer. Babam ve kardeşler, daha 1920-25’de Sarız İlkokulu’nda örgün eğitim görürler.

Babam, Dersimli İsmail Efendi’nin kardeşi Feyzullah’ın, Sivas Muallim Mektebi’nde okurken, dolabında bir Kürtçe Alfabe bulunduğu gerekçesiyle zehirlenerek katledildiğini söylerdi.

Söz konusu şiire gelince. Mustafa Kemal’in öncülüğündeki Kuva-yı Milliye Hareketi’nin çağrısı üzerine, 1919’da merkezi Erzincan olmak üzere bir “Gönüllü Alevi-Bektaşi Alayı” oluşturulur. Kemalistler, bu gönüllülerin kendi ulusal giysileriyle Alaya katılmalarını ister. Harekete öncülük eden Hacıbektaş Dergâhı Postnişini Cemalettin Çelebi, refakatçısı da Askeri Veteriner Dr. Mehmet Nuri Dersimi (Kısaca Baytar Nuri)’dir. Dersim bölgesinde desteğini istedikleri başlıca kişilerden biri Axuçan Pîri Seyid Aziz’dir. Nitekim Seyid Aziz, Sivas Kongresi’nde M. Kemal’in yanına oturttuğu, pelerinli kişidir. Bu önemli şahsiyet, daha 1880’lerde Amerikan basınında yer alan saygın bir kişiliktir. Ancak, Kemalist kesimin yayımladığı albümlerde, aynı kişinin kimliği karartılmaya çalışılır. Çünkü Seyid Aziz, 1921’deki Qoçgiri Katliamı’nda halkının safında yer aldığı için Divan-ı Harbe verilip idama mahkum edilmiş ancak dönemin Alevi milletvekillerinin M. Kemal’i uyarmaları üzerine bu cezadan kurtulmuş fakat öldüğü 1934 yılına kadar gözetim altında tutulmuştur… Özellikle Dersimi’nin Hatırat’ında, bu konuda ayrıntılı bilgiler bulunmaktadır…

Dedem Abdullah Kâhya da, bu alaya ulusal giysileri ve kendi silahıyla katılır. Kayseri bölgesinden giderken, Kayseri- Talas’taki bir Ermeni fotoğrafçıda resim çektirir ve Erzincan’a geçer. Büyük olasılıkla, M. Kemal’in, daha Sivas Kongresi sırasında ilişkiye geçtiği Fransız ajan-gazeteci Madam Gaulis (Guli) aracılığıyla Fransa ve ardından İngiltere ile gizli görüşmelere girmesinden sonra bu alay dağıtılır.

Dedem ve kardeşi Haydar, daha sonra askerliklerini sivil hizmet karşılığı yapmak üzere memleketine döner ve dört yıl boyunca Aziziye-Elbistan postasını karşılıksız taşırlar. Ayrıca, Kuva-yı Milliyeciler’e de, sonradan karşılığını almak üzere 3 sürü davar verirler ancak daha sonra bu alacaktan da vazgeçerler. İşte, bu alaya gönüllü yüzbaşı olarak katılan ünlü Alevi-Bektaşi şairi Sıdkî Baba, memlekete dönüşü sırasında “Azm-ı rah eyledin gurbet elleri” dizeleriyle başlayan ünlü şiir-mektubu, dedem aracılığıyla Cemal Çelebi’ye gönderir ancak dedem, Erzincan’dan doğrudan kendi köyüne dönünce, bu deyiş özellikle Erdem Baba’nın okuyuşuyla yöremizde ünlenir…

‘Duygular Dönüştü Söze’ kitabında büyük bir araştırma tutkusuna tanıklık ediyoruz. Bu motivasyonunuzun kaynağı nedir? Nasıl başladı bu yolculuk? 

Bu belirlemen önemli ve bundan dolayı teşekkür ediyorum. Ben bunu, “Gerçek araştırmacılığın dayanılmaz ağırlığı” olarak nitelendiriyorum. Belki bunun en önemli itici gücü, sorumluluk duygusu ve direngenliktir. O güne kadar saklanmış olup ulaştığın bilgi, belge ve bulguları, sahipleriyle paylaşma sevdasıdır…

Düşünün ki, 1988-1989 yıllarında toplam 8 sayı olarak çıkardığınız bir dergiden dolayı 32 dava açılıyor ve tüm sayılar toplatılıyor. Ardından, kitap yayınına geçiyorsunuz, bu defa da yayımladığınız 10 dolayında kitaptan davalar açılıyor… İlk tutuklanmama gerekçe yapılan yazım, daha önce 2000’e Doğru Dergisi’nde imzasız, Özgür Gelecek Dergisi’nde imzamla yayımladığım “Nazım Hikmet ve Türk-Kürt Halklarının Kardeşliği”, ilk ceza aldığım kitap da “Kürt Halk Türküleri (Kılam û Stranên Kurdî)”dir.

Nitekim, tam bu aşamada, 1991’de S. Demirel, “Kürt Realitesini Tanıyoruz” diyor; ben de yaşadığım ve tanıklık ettiğim bu süreci “Kürt Kimliği Mücadelem” adıyla kitap olarak bilince çıkarıyordum. Ancak bu, yargılanmayla geçen yazarlık serüvenimde, devede kulak sayılıyordu.

Bu nedenle; Anılarımın 2. Cildini “Kürt Kimliği Mücadelem”e ayırmak istiyorum.

Çalışma alanlarınızın başında tarihi çoğunlukla başkalarının gözünde yazılmış Kürtler var. Ve bu tarih büyük yağma alanı aynı zamanda. Bu konuda kaynak niteliğindeki birçok kitaba imza attınız. Kürt tarihini ve onun parçası olan toplulukları, inanç gruplarını araştırmanın kişisel zorlukları nelerdi? Orda nasıl anılar birikti?

Geçmişte, sosyalist dünya görüşüne sahip bir yazar olarak kuşkusuz Türk resmi tarih ve kültür kuramını irdeliyor ve sorguluyordum. Ancak, özellikle kimi gizlilik dereceli devlet yayınlarına ulaşınca; “Devletin gizli planda itirafçı ve kabulcü, açık planda red ve inkârcı” bir politika izlediğine tanık oldum ve düşüncelerim daha da ete-büründü. Yazarlığımın en önemli dönemeçlerinden biri buydu. Zaten, yaşadığınız toplumsal gerçeklikle dayatılan düzmece tezler arasındaki çelişkiler, birçok şeyi doğru algılamanıza yetiyordu. 

Nitekim, okuduğum Türkoloji bölümünde; Alevilik Türklerle başlatılıyor ve en eski Alevi şair olarak da 13. yüzyılda yaşamış Yunus Emre veriliyordu. Oysa, araştırdıkça görüyorsunuz ki, Yunus’a gelinceye kadar 30 dolayında bilinen Yaresan şairi gelip geçmiş ki, bunlar 10’dan çoğu da kadın şairler ve bunların yarısı tamburları eşliğinde eserlerini icra ediyorlar. İşte, tüm bu ve benzeri etkenler, insanda haklı bir kırılmaya yol açıyor. Bundan dolayı diyorum ki; “toplumsal gelişme yasaları, tüm yasaların üzerindedir”…

Mesela Kürtlerin çoğunlukla sözlü bir tarih bilinci olması, geçmişini sözle kuşaktan kuşağa aktarması bir araştırmacı olarak sizi zorladı mı? Nasıl zorlukları vardı?     

1970’li yıllardan itibaren çalışmalarını yürüttüğüm “Eşkıya Türkü ve Ağıtları” (Kürtçesiyle Şîn Kılamları) dolayısıyla Osmanlı’dan bu yana çıkmış hemen tüm folklor ve etnoğrafya dergilerini ve yayınlarını taradım. Yanısıra Halkevi ve Köy Enstitüleri dergileriyle il ve ilçe yıllıklarını da taramak durumundaydım. Tüm bunlarda, hiçbir Kürtçe örneğe yer verilmediği gibi; bir de Asker-Folklorcular türemiş ve bunlar düzmece destanlar yayımlıyorlardı. Dahası, Kürt sosyal isyancıların maceraları da Türkçe olarak veriliyor, çoğu zaman içerikleri de saptırılıyordu.

Bundan dolayı, bu kaynaklarla yetinmeyip doğrudan alan çalışması yapmak durumunda kalıyorsunuz. İşin daha da acı yanı, derlediğiniz Kürtçe şarkı (kilam) ve ağıtları da (şin kilamları), kimi zaman zorunlu olarak Türkçe’ye dönüştürerek yayımlamak zorunda kalıyorsunuz…

Bu nedenle, özellikle Avrupa’daki yöre işçileri üzerinden yüzlerce kaset toplayıp, bunları deşifre etme ve notaya aldırma işine girişiyorsunuz. Türkiye’de yayımlanan ve cezalandırılan ilk “Kürt Halk Türküleri”nden (1991) sonra, toplam 1842 sayfalık ve 3 ciltlik bir külliyat çıkarıyorsunuz ve ondan dava açılıyor (2002)… Üstelik, hemen öncesinde ve aynı konuda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Türkiye, uzlaşmaya gidip tazminat ödemişken… Neyse ki, tüm bu derlemeler sırasında “İçtoroslar’da Oda Kültürü ve Kürtçe Edebiyat”la, bölgenin sözlü hafızası da bilince çıkmış oldu…

Kitap aynı zamanda tarihi bellek niteliği taşıyor. Kitabı okurken bir tarihçinin anılarına karşı da arşiv gibi yaklaşmasına ediyoruz. Kendi tarihini yazmak nasıl bir deneyimdi? 

Özellikle son yüzyıllık Kürt tarihi konusunda, ufuk açıcı ve dönüştürücü çalışmalar yaptığımı söyleyebilirim. Özellikle Kürdoloji ile ilgilenenler, bu gerçekliği kabul ederler. Yukarda da vurguladığım gibi; bu çalışmalarda “Devletin itirafçı ve kabulcü” yönünü ortaya koyan gizlilik dereceli çalışma ve dokümanlar büyük rol oynadı. En başta da, 1945 yılında hükümetin bir Mülkiye Başmüfettişine hazırlattığı “Kürt Tarihi, Kültürü ve Ulusal Mücadelesi”ne ilişkin çalışma. Sözgelimi “TC’nin Kürt Anayasası” olarak nitelendirilen “Şark Islahat Planı”na ve “1925 Şark İstiklal Mahkemesi Yargılama Dosyaları”na böylece ulaşabildim. Keza, 1925’ten itibarın Şark İlleri Asayiş Müşaviri ve Etno-Politika Uzmanı olan (Prof) Hasan Reşit Tankut’un çok sayıda gizli raporuna ulaşmam da önemli oldu. Kuşkusuz, Osmanlıca bilmem bu dokümanlardan yararlanmama önemli bir olanak sağladı.

Yaşar Kemal gibi birçok önemli şahsiyet de yer alıyor kitapta. Unutamadığınız bir anınız varsa paylaşır mısınız?

Kuşkusuz 50 yıllık yazarlık hayatımda, çok sayıda önemli kişiyle tanıştım ve yazıştım. Bu yazışmalar da, bugün bir klasör boyutunda. Anı kitaplarımın birini de; diasporadan, şehirlerden, dağdan, damdan gelen bu mektuplar üzerinde yoğunlaştırmak istiyorum.

Yaşar Kemal’i, “Türkiye’yi Ödüllendiren ve Tanıtan Kürtler’den Biri” olarak nitelendiriyorum. Kitabın kapak resmi, 1973 yılında onun Basınköy’deki evinde çekilmişti. Enver Gökçe’yi de ilk orada görüyordum. 1940’lı yıllarda benimle aynı eğitimi gören, DP dönemindeki tutukluluğundan sonra köyüne kapanan ve Yaşar Kemal’in yönlendirmesiyle İstanbul’a gelen, daha sonra Ankara Seyranbağları’ndaki Huzurevi’nde kendisiyle son röportajı da ben yapmış ve dönemin Demokrat gazetesinde yayımlamıştım…

kaynak: özgür politika

- Advertisement -spot_img

YAZARIN DİĞER YAZILARI

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

EN SON EKLEN YAZILAR

Bu siteyi kullanmaya devam ederek, tarayıcı çerezleri kabul etmiş olursunuz. Daha fazla bilgi

Bu web sitesindeki çerez ayarları, size mümkün olan en iyi gezinme deneyimini sunmak için "çerezlere izin ver" şeklinde ayarlanmıştır. Çerez ayarlarınızı değiştirmeden bu web sitesini kullanmaya devam ederseniz veya aşağıdaki "Kabul Et" seçeneğine tıklarsanız, buna izin vermiş olursunuz.

Kapat