Ölümü beklerken

EDİTÖRÜN ÖNERDİKLERİ

“Act Up’a 1992’de katıldım. Örgüt çok sayıda eylemin içindeydi, özellikle Notre Dame kilisesindeki ayini böldükten sonra iyice ünlendi. Fas’ta doğdum, 10 yıldır Paris’te yaşıyorum. Paris’e geldiğimde Aids salgını yeni başlamıştı, 90’ların başında Act Up’ta harika bir enerji vardı. Bizler için en önemlisi hayat kurtarmaktı. Bu aciliyet bizi güçlü kılıyordu. Filmimde birleşmeye, yalnızlıklarını paylaşmaya, çatışmaya karar veren gençleri anlattım. Ayrıca alt metin olarak 1848’de monarşinin bitişine de değindim. Bir avuç kadın ve erkek ayaklanıp Paris’te bariyerler kuruyorlar, halk pencerelerinden onların öfkesini ardından da öldürülmelerini izliyor. 90’larda bu tarihi olayla ilgili çok konuşuldu. Hepimiz çocuk  yaştaydık, çok gençtik. Genç olmamız bizi cesur, gözüpek kılıyordu” diyor Robin Campillo.

Campillo, filmini Aids’ten yaşamını yitirenlere bir ağıt, saygı olarak değil kendini keşif, kişisel deneyimleri olarak tanımlıyor.  Sosyal dramı roman, belgesel, yeniden kurma, düşsellik, doğallık, aydınlanma içeriyor. Ölüm, üç ayrı şekilde betimleniyor. İlkinde bir isim ve fotoğraf görüyoruz. Sonra örgütten birinin  öldüğünü öğreniyoruz. Son bölümde eylem sırasında Aids’ten ölen arkadaşlarının fotoğrafını pankartlarda görüyoruz. Hastalığın cisimleşmesi filmin en büyük sorusu. “Senaryoyu yazarken Guy de Maupassant’ın Horla’sını düşündüm. Kahraman doğaüstü bir kötülük tarafından ele geçirilince ne yapacağını, nasıl savaşacağını bilemez. İlk Aids hastaları aynen Maupassant’ın kahramanı gibidirler.  Belirtiler ortaya çıkınca neler olduğunu anlayamazlar. Gerçekçilik aramadım, filmim zihinsel. Kahramanın gözünden anlattım. Hastanın gittikçe yalnızlaşmasını irdeledim. Ölüme yakın biri bizimle aynı dünyada değildir” diyor Campillo.

 

Filmin ilk sahnesinde Sean’ın kahraman/ anti kahraman olduğunu anlarız. Gruba yeni giren Nathan, Sean ile tanışır, aralarında bir ilişki başlar.. Daha sonra Sean aktivistliği bırakıp doktor, hastane ziyaretlerine başlar. Hastalık, Sean ve grup arasında bir ayna gibidir. Hastalık, düşseliği bozar. Son bölümde cansız bedeni çekme aşamasında senaristi Philippe Mangeot  yönetmene Edouard Manet’nin 1864 tarihli Ölü Matador tablosunu göstermiş. Finaldeki ölüm sahnesi örgüt üyelerine kendi  yalnızlıklarını düşündürtür. Ölüm, herkesi kendisiyle yüzleştiren deneyimdir. Margeurite Duras’nın Atlantikli Adam’da yazdığı gibi: “Gidişinizden sonra yokluğunuz belirdi”.

Act Up’ın üyesi Robin Campillo ile örgütün eski başkanı senarist Philippe Mangeot, Kalp Atışı Dakikada 120’de Aids’in utanılacak bir hastalık olduğu doksanlarda eşcinsel gençlerin öykülerini, savaşımlarını, eski yaraları özgün, duygusal, düşsel bir anlatımla irdeliyorlar. Act Up’ta konuşmak için el kaldırılıyor, konuşmacının sözü kesilmiyor, alkışlamak yerine parmak şakırdatılıyor. 1990’ların başındaki Paris’te ülkeyi François Mitterand yönetiyor, Aids’ten çok sayıda insan ölüyor, medya bu salgını görmezlikten geliyor, ilaç şirketleri  çıkarlarını koruyor. Act Up örgütü eylemleriyle, gösterileriyle dünyayı sorumluklarıyla yüzleştiriyor. “Filmin adı 90’larda dinlediğimiz müziğin ritminden kaynaklanıyor. Aynı zamanda kalp atışının hızlanması da demek. Oldukça yüksek bir ritm. Hızlı yaşamayı sevmek ama yavaş çalışmak” diyor Campillo.

Les Revenants (2004), Eastern Boys (2013) ‘dan sonra Kalp Atışı Dakikada 120, yönetmenin üçüncü uzun metrajı.  “Filmlerin yönetmenlerin aklından çıktığını sanırdım. Idhec’e (Fransa’daki en ünlü sinema okulu) girince yaratımın dostluğa, ortak çalışmaya bağlı olduğunu  anladım. Bana göre sinema ham bir madde. Bu ham maddeyi yönetmen biçimlendiriyor. Kurguculuk  yaparken görüntülere yönetmen gibi baktım.Eric Rohmer ve Jean-Luc Godard’a hayranım. Ama filmlerinde eşcinsellik çok azdır. Yeni Dalgacılar bu temayı pek işlemediler. Bu hastalığın sinemada sorun olduğu, sevişme sahnesine prezervatif eklemenin sahneyi  öldürdüğü söylendi. Eski sinema anlayışına bazı olguları katmak için ben çok yavaş davrandım. 1970’lerin çocuğuyum. Gençken 35 yaşından önce çalışılmaz derdim. İşsizleri anlatmayı seviyorum. Robert Siodmak’ın People on Sunday (1930) filmini çok beğenirim” diyen Campillo, kurgucu ve senaristlikten sonar 52 yaşında yönetmeliğe başladığını belirtiyor: “Bilgisayarın başına oturarak bugün ne anlatacağım, konu ne olacak diyemem. Konunun beni cezbetmesi gerek. Sinema yapmak için başka bir şeyin beni büyülemesi gerek. Drugly Days adlı Aids’le ilgili bir senaryoyu tam üç yılda yazdım. Sonra filmi yapmaktan vazgeçtim.  Yazarken müzik dinliyorum, resim çiziyorum video oyunu oynuyorum…Filmin beni bulmasına izin vermeliyim”.

 

Örgütün militanları genellikle amfi, diskotek, apartman gibi kapalı  mekanlarda buluşuyorlar, eylemleriyle halkı duyarlı kılmak istiyorlar. Campillo, kardajlarla, değişik anlatım biçimleriyle
izleyiciyi bu savaş ve trajedinin içine sokuyor.  Nahuel Perez Biscayart, Arnaud Valois, Adèle Haenel,  Antoine Reinartz, Aloise Sauvage, Simon Bourgade, Arel Borenstein’ın oynadığı, Robin Campillo’nun yazıp yönettiği, Altın Palmiye ödüllü 120 Battements par minut (Kalp Atışı Dakikada 120) 29 Aralık’ta gösterime giriyor.

- Advertisement -spot_img

YAZARIN DİĞER YAZILARI

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

EN SON EKLEN YAZILAR