Ayrılmaz, Tunç ve Yeşilgöz ile Dersim katliamını konuştuk

Post date:

Author:

Category:

Dersim soykırımının ilk adımı kabul edilen 4 Mayıs 1937 yılında alınan Bakanlar Kurulu kararının yıl dönümünde Dersim’de, katledilenler için Seyit Rıza Meydanında anma etkinlikleri yapılıyor. Katliamının yıl dönümü dolayısıyla Dersim Araştırmalar Merkezi’nden Hüseyin Ayrılmaz, Ferhat Tunç ve Selman Yeşilgöz PİRHA’ya konuştular. 

Ayrılmaz, Tunç ve Yeşilgöz, 4 Mayıs’ı hazırlayan süreci, Dersim’de gerçekten bir isyan oldu mu? şeklindeki sorularımızı yanıtladılar.

Neden 4 Mayıs? 4 Mayıs’ı hazırlayan süreç neydi?

Hüseyin Ayrılmaz: 4 Mayıs’a gelmeden önce birkaç şeyi söylememiz gerekiyor. O da şu: Dersim’e karşı zaten devletin bir hazırlık süreci vardı yani 1925’ten itibaren hazırlanan raporlar, zaman kazanma, Dersim aşiretler içerisindeki devletin çalışması, 1935 yılında Tunceli kanununun çıkarılması, 1936 yılında silahların toplatılması. Hepsi bir program dahilinde 1925’ten itibaren başlayan bir çalışmanın adım adım uygulanması olarak değerlendirmek gerekiyor. 1936’da silahları topladıktan sonra direk bir müdahale için devlet bir bahane arıyordu bana göre. Şimdi burada resmi görüşün öne sürdüğü bir şey var o da şu: 1937’ye gelmeden yani 4 Mayıs’a gelmeden önce, Şeytan Köprüsü üzerinde Pertek yakınlarında böyle bir köprü de yok. Şeytan Köprüsü, üzerinde bulunan karakola Seyit Rıza ve adamlarıyla bir baskın düzenlendi ve bu baskında 33 tane asker öldürüldü. Bu Dersim’in isyan nedeni olarak görüldü ve buradan doğru Dersim’e saldırılma programları yapıldı. Oysa tarihin bütün kitaplarında, genelkurmay belgelerinde ne böyle bir baskın var, ne böyle bir karakolun içinde 33 askerin öldürülme olayı var. Bunu Şükrü Sökmensüer diye bir emniyet müdürü İhsan Sabri Çağlayangil’e anlatıyor. Ve İhsan Sabri Çağlayangil’in anılarında da bunları görmek mümkün. Ancak bahsedildiği tarihte herhangi bir karakol baskını ne genelkurmay belgelerinde geçiyor ne de kendi raporlarında geçiyor. Bize göreyse, doğru olan ise İsmet İnönü’nün de öne sürdüğü tezlerden biridir. 1937 yılı 21 Mart gecesi Pah Köprüsünün yakılması olayıdır isyan nedeni. Yani o 33 asker olayı bir bahanedir. Dersim’e saldırmak için bir gazetede çıkan yalan haber üzerine ve buradaki kamuoyunun iknasına yönelik bir hazırlık aşamasıdır. Ama Pah köprüsündeki olay gerçek. Pah köprüsünde teçhizat, bol miktarda silah geçirilmek için o köprüyü kullandıkları için Demenanlar ve Haydaranlar kısmen de Yusufanlar da katılıyor. Birleşerek o köprüyü 21 Mart gecesi yakıyorlar. Kimine göre orada 3 tane asker ölüyor, kimine göre yaralanıyorlar. Böyle bir olayı devlet isyan nedeni olarak saydı. O saat itibariyle Demenan, Haydaran, Yusufan bölgesinde geniş çaplı bir operasyon başlattı, bazı köyleri yakmaya başladılar. Bunun üzerine bu hazırlık devam ederken bakanlar kurulu toplandı, bahar da zaten geliyordu, zaten niyetlerinde bir müdahale vardı, bir operasyon kararı vardı. 4 Mayıs günü bunu resmileştirerek bakanlar kurulu kararıyla Dersim’e 1937 yılında üç dört ay sürecek bir operasyon başlatıldı. Bu operasyon yapıldığında Eylül’ün ortalarında operasyon sonlandırıldı. Operasyon sonlandırıldıktan sonra devletin kayıpları, Dersimlilerin kayıpları bunları resmi belgelerde görmek mümkün. Öyle çok abartılacak 29, 30 tane asker ama 350, 400 tane Dersimliden söz ediliyor. Bu operasyon sırasında kayıplar. Bunlar onların verdiği bilgiler. 37 bize göre 4 Mayıs bakanlar kurulu kararıyla başlatılan hareket, direnişçi askerlere yönelik bir hareketti. Onların, tabiri caizse belini kırmaya yönelik ve Derim önderlerinin tamamının 37 yılında suikastlerle öldürülmesi de bunu gösteriyor zaten. Belinin kırılması olarak değerlendiriyor. 38 ise soykırım sürecidir.

Ferhat Tunç: Yani yaratılmak istenen algı evet Dersim’de bir isyan olduğuna inandırmaktır. Bunu bir eğitim politikası haline  getirdiler. Dolayısıyla biz aslında böyle bir eğitimden geçtik. Yani Dersim’de yetişen bir kuşak hakikaten Dersim 37, 38’de bir isyan olduğunu ve devletin haklı olarak bu isyanı bastırdığı noktasındaydı. Sola hakim olan, özellikle sol gelişmeye hakim olan anlayış da bu. Bu yüzden biz kendi tarihimizle yeteri kadar ilgilenemedik ve sorgulayamadık. Gerçek anlamda Dersim’de yaşanan vahşeti yeteri kadar sorgulayamadık. Aslında devleti suçlarken kendimizi de suçluyoruz bu noktada. Çünkü biz de bu yüzleşmeyi yeteri kadar sağlayamadığımız için kendimizi suçlamalıyız. Çünkü çok geç kaldık aslında. Yani 1980’lerde bu meseleyi gündeme taşımak ve bu meseleyle ilgili olmak farklı bir anlamda olurdu ama aradan yıllar geçtikten sonra Dersim’de olan bitenle ilgili konuşulmaya başlandı ve hepimiz kendi tarihimizi, ecdadımıza yapılan bu mezalimi konuşmaya ve bir şekilde aktarmaya başladık. Dediğim gibi devletin sadece Dersim’le ilgili değil, Cumhuriyet tarihine bir bakalım. Mutlaka bütün katliamlarına bir gerekçe oluşturmuştur. Koçgiri’de böyle, daha önce Şeyh Sait ile ilgili yaşananlar da bundan farklı değil. Yani bu coğrafyada bu topraklarda Ermeni soykırımıyla birlikte başlayan bir tarihtir bu. Dolayısıyla bugün hala bu tarihsel gerçeklerle yüzleşmemesini nedeni de budur. “İsyan vardı ve devlet haklı olarak bu isyanı bastırmıştır” argümanı ne yazık ki hala etkilidir. Dolayısıyla bu argümanı boşa çıkartacak yeteri kadar çalışma yapılmadığındandır ki hala Dersim meselesi bir tartışma konusu olmanın ötesine gidemedi.
Tarihsel olarak biz tabi sonradan büyüklerimizden, onların aktardıklarına baktığımızda gerçek anlamda Dersim’de bir isyanın olmadığını ve 4 Mayıs bakanlar kurulu kararıyla aslında Dersim’de öngörülenin bir soykırım operasyonu olduğunu görmek mümkün.

Selman Yeşilgöz: Arkadaşların değindiği bu tarihsel sürecin 30’larda hazırlanan raporların veya o gün başlatılan çalışmaların o günle bitmediğini de gözler önüne seriyor. Yani bugün de hala onun izleri devam etmektedir. O günün raporlarında da ele alındığı gibi Dersim’deki suların önünün bentlerle kapatılması politikası insanların yerinden yurdundan edilmesi, sürgüne gönderilmesi politikası da günümüze kadar devam etmektedir. Yani bu 84’lerde orman köylerinin boşaltılması, batıya gönderilmesi gibi yazılarla devam etti. Günümüzde 90’larda köy yakma, boşaltmalarla devam ettiği günümüzde Dersim’de Munzur çayı ve Harçik çayı üzerindeki baraj politikalarının devam ettiği yani devletin oluşturduğu o politika o gün sonlandırılmadı. Kademe kademe bugün de Dersim’de bu politikaların devam ettirildiği de aşikardır. Dersim’de barajlarla olması, Dersim’deki köylerin boşaltılması, inanç yerlerinin bu şekilde barajların altında bırakılması da o gün başlatılan bir politikanın bugün de hala devam ettiğinin bir kanıtı ve göstergesidir diye düşünüyorum.

Hüseyin Ayrılmaz: Bu isyan olayında bir muamma var. Biz isyan edersek sanki onların bizi kırması normalmiş gibi bir algı yaratılıyor. Velev ki biz isyan ettik. Çünkü kendileri de söylüyorlar. 400-500 yıl devlet burada istediği egemenliği kuramadı. Eğer bu direnişse Dersim’de bir direniş vardı. İsyandıysa evet Dersim’de böyle bir şey vardı. Kendilerine ait dilleri vardı, kültürleri vardı, inançları vardı. Senin dayattığın tekçiliği kabul etmemesi kadar normal bir durum da yoktur. Ama sen bunu isyan nedeni olarak görüp o toplumu soykırımdan geçiriyorsan burada esas itibariyle sorumlu sensin. Yani bu işi planlayan, yapan, devreye koyan da sensin.

Yakın tarihimizde buna benzer çok olay yaşandı. Yani onun sonrasında o vahşetin üzerinde çok ciddi çalışmalar yürütüldü. Sinemalara konu oldu, romanlara, edebiyata, her şeyin esin kaynağı oldu neredeyse. Dersim’le ilgili böyle bir çalışma hiç yürütülemedi. Bunun sebebi neydi? Neden bu tür çalışmalar yapılamadı? Yakın tarih olması itibariyle tanıkları bile hala yaşıyor. Kapsamlı bir çalışmanın olmamasının bir sebebi var mı sizce? Gerçekten bir isyan mı vardı Dersim’de?

Ferhat Tunç: Uluslararası alanda böylesine büyük bir vahşetin sessizlikle geçiştirilmesinin bir zemini vardı. Niye? Çünkü hakikaten 1940’lara varıldığında bambaşka bir dünya gerçeğiyle karşı karşıyayız. Yahudi soykırımıyla daha çok gündeme gelen bir savaş söz konusu. Ama Dersim’de isyan bile olsa hiçbir isyan bir halkın topyekun kıyımdan geçirilmesini, yok edilmesini haklı kılmaz. Diyelim ki Dersim’de böyle bir isyan vardı. Ama bu isyan böyle bir soykırımın, böyle bir vahşetin gerekçesi olamaz. Bu bile mevcut devlet sistemini aklayacak değil. Türkiye’de ulus devlet zihniyetine dayalı bir yeni rejim sistem yaratıldı. Türk İslamcı bir anlayışla bir devlet yapısı oluşturuldu. Dersim Kürt’tü, Dersim Aleviydi. Dolayısıyla Dersim bu değerlerinin korumaya dönük çok önemli tarih boyunca direnmiş bir coğrafyaydı. Bunu korumak istedi. Yani bu değerlerini korumaya dönük bir direnme refleksi vardı. Buna tahammül edemediler. Aslında Dersim’in gözden çıkarılması sadece Dersim değil etnik kimliği ve inancından dolayı. Çünkü bu devlet bunları reddediyor. Yani ulus devlet anlayışı, zihniyeti farklı olan her şeye düşmandı. Dolayısıyla bunlar ya bizim dediğimiz noktaya gelecek eğer gelmiyorlarsa kesinlikle yok edilmesi gerekiyor. Hazırlanan raporlar da zaten buna dönüktür. Yani bu konuda çok fazla şey söylemek de gerekmiyor. Dediğim gibi Alevi ve Kürt kimliğinden dolayı, Alevi inancında dolayı bu soykırım planlanmıştır ve hayata geçirilmiştir. Dersim evet bu anlamda direnmiştir. Çünkü kabul etmemiştir.

Herkes kayıtsız mı kaldı bu işe? Yani dünya da sanki kayıtsız kalmış. Türkiye’deki diğer kesimler de sanki kayıtsız kalmış. Bir kabullenme mi var Dersim soykırımıyla ilgili?

Hüseyin Ayrılmaz: Bize göre Dersim yalnızdı, Dersim sahipsizdi. Ne bir basın mensubu görebildi, ne bunları dış ülkelere bildirebilecek herhangi bir entelektüel vardı. İşte Nuri ile Alişer’i saymazsak. Onu da sağ olsun Dersimliler Nuri iki tane mektup yazdı diye söylemediklerini bırakmadılar. Dersim sahipsizdi ve yalnızdı, zevkle kırdılar. O dönemdeki belli ülkelerin duyarlılığı yani sosyalist cenahtan en azından bir iki cümle söyleyecek olursak onlar da “Türkiye’den verilen raporlarla gerici bir ayaklanmadır, feodal bir ayaklanmadır. Görevimiz yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin yanında yer almaktır” gibi buradan verilen raporlarla oradan da doğru bir sorgulama, en azından dünya kamuoyuna duyurulması noktasında bir şey yapılmadı. Bununla ilgili tek çabayı uluslararası alanda belli ülkelerin konsolosluklarının kendi devletlerine yazdığı raporlar var. Bir de Nuri’nin eline sağlık keşke elli tane mektup yazsaydı. Dış ülkelere ve buradaki vahşeti anlatabilseydi. Ne kadar Dersimlinin derdine deva olurdu o ayrı bir şey ama en azından duyulması neticesinde iyi olurdu diye düşünüyorum.

Selman Yeşilgöz: O günün koşulları içinde dediği gibi o olayı uluslararası alana aktarabilecek alanların, kaynakların olmayışı, bir diğeri de o dönemin entellektüelleri içinde yer aldığı söylenen TKP’nin sosyalist enternasyonal adasının doğu raporu da bir ölçüde sosyalist ülkelerin o dönemin Sovyetler Birliği’nin veya o paraleldeki ülkelerin de sahiplenmemesinde büyük oranda rolü vardır. Yani bu şekilde bir de o dönemin konjonktürü 1. Dünya savaşı sonrası, Sovyet Devrimi sonrası bu tip yeni ülkelerin kurulması, konjonktör ve sonrasına doğru gelince 2. Dünya savaşı süreci bu süreç içinde bunu aktarabilecek entelektüel birikimin olmaması nedeniyle kapalı kaldı. Bugüne geldiğimizde de 70’lerden sonra başlayan entelektüel aydınlanma, gençlik hareketlerinin başlamasıyla beraber de yine Dersim ikinci olanda kaldı. Çünkü devrim şiarıyla veyahut da o alanda çabanın sarf edilmesiyle Türkiye’deki bir devrimin gerçekleşmesiyle diğer alanların tüm sorunlarının çözüleceği yönündeki o günün bilinci de Dersim katliamının gün yüzüne çıkmayışında bir etkendi. Ama 90’lar sonrası daha çok bu yönde girişimlerin başlaması ve 2000’lerde de bu yöndeki çabaların, çalışmaların yoğunlaşmasıyla beraber bugün daha görünür hale geldi. Bu 90’larda köy yakmaları döneminde de böyleydi. O dönem bu görünürlüğü artıracak bir örgütlülüğün oluşuyla beraber de o günün koşullarındaki köy yakma ve boşaltmayla beraber de Dersim katliamında gün yüzüne çıkarılması ve bu yöndeki çabaların artmasıyla beraber günümüze doğru bu daha bir ivme kazanarak gidiyor. Bunda örgütlülüğümüzün zayıf oluşundan kaynaklandığına inanıyorum, Dersim’in biraz gölgede kalması.

Bazı olaylarda belge istenir. Dersim’le ilgili de uluslararası düzeyde bu tür sıkıntılar yaşandı. Nedir belge? Ne var elinizde? Halbuki yaşayan canlı tanıklar en iyi belgeydi. Bunlar ne kadar kayıt altına alınabildi? Ne kadar yararlanılabildi bunlardan? Edebiyata, sanata ne kadar dönüştürülebildi?

Hüseyin Ayrılmaz: Bu soru çok soruluyor bize. Biz kanunla katledilmiş bir halkız. Yani dünyada eşi benzeri olmayan bir pervasızlık örneği var aslında ortada. Tunceli kanunu bunun en bariz örneği, ortada duruyor. Bakanlar kurulu kararı. Biz Dersimliler olarak kanunla katledilmiş bir hakız. Bizim çok ta belgelere ihtiyacımız yok, dış dünya bizi algılamak istiyorsa. Ama onun dışında elbette ki yaşlılarımızla, tanıklarımızla 94’lerde başlayan bizim ortaklaşma çalışmalarımız, o dönemde çıkardığımız Dersim dergisi, o röportajların bir kısmının o dergilerde yer alması, daha sonra bunları arşiv niteliğine büründürerek yaptığımız çalışmalar devam etti. O çalışmaların neticesinde bazı arkadaşlar aldılar onları kitaba dönüştürmeye çalıştılar ki ellerinde hala duruyor bu röportajlar. Ama sanat boyutuyla müzikte iyi olduğumuzu söyleyebilirim. Yani müzikte küçümsenmeyecek bir mesafe aldık. Ama diğer sinema, görsel basın noktasında da kör topal bir şekilde kendimizi ve derdimizi anlatmaya çalışıyoruz ama epey roman çıktı, epey kaynak çıktı. Dersim’le ilgili son yıllarda küçümsenmeyecek düzeyde kitaplar çıktı. İçeriğini ne olduğunu, ne ettiğini yeterli mi, yetersiz mi değil. Ama Dersim’i anlatıyor hepsi de. Görsel anlamda bir sinema dünyasına taşıma konusunda henüz biraz gerilerdeyiz. İlkini sağ olsun Kazım Öz başlattı. Küçük bir adım. Bence bir kapının aralanması olarak görülmeli bu. Bundan sonra da Dersimlilerin önünde bu görev duruyor. Bunu dünyaya anlatmaları gerekiyor diye düşünüyorum. Ama bundan ziyade bizim yapacağımız en güzel şey, her 4 Mayıs’ta bütün Dersimlilerin akşam karanlığında kendi evlerinin önünde durarak, herkes kendi penceresinin önünde “Deruo Derxanû ma waym” vadilerde, zindanlardan atılanlar, süngülenenlerin anısına kendi penceresinin önünde 4 Mayıs’ta akşam bir mum yaksın. Bu her şeyden değerli. Bir kenti düşünün. Bu kentin tamamı o gün geçmişini anmak için çocuk çoluğu, kadınlarını, kızlarını başlarından geçenleri hepsi canlı olarak biliyorlar. Onların anısına saat akşam 09:00’da herkes penceresinin önünde bir mum yaksın ve onlar için iki dua etsin.

Ferhat Tunç: Dersim adı bile 1942’lerin ortasına kadar yasaktı. Kendi pratiğimden yola çıkarak bunu belirtmek durumundayım. Dersim dediğim için 3 yıl boyunca zamanın DGM’lerinde yargılandım. İzmir’de Devlet Güvenlik Mahkemelerinde. Sırf konserde üç kere üst üste Dersim dediğim için. Bir kere demiş olsaydım herhalde sorun olmayacaktı. Ama üç kere dediğim için de burada bölücülük yaptığım sanılarak bir şekilde yargılandım ve bu yargılanma iki yıl sürdü DGM’de.

Demin Sovyetlerden, Dersim’in yalnızlaşması sürecinden bahsettik. Dolayısıyla Türkiye’den o zaman başını TKP’nin çektiği o zamanın TKP’sinin çektiği ve o TKP’nin öncülük ettiği bu rapor trafiği Sovyetlerin Dersim’e kayıtsızlığını da beraberinde getirdi. Yani sonuçta neydi buradan giden raporlar? Dersim’de feodal bir ayaklanma var. Dolayısıyla laik, demokratik, cumhuriyet, yeni kurulmuş T.C. haklı olarak bunları yola getirmeye çalışıyor. Bu olumsuz yaklaşım, bu politik yaklaşım aslında Türkiye solunu da etkiledi. Yani solun gündeminde Dersim’in olmaması veya Dersim’le ilgili gerçeklerin dışında bir solun olmasının tamamen buraya dayandığını düşünüyorum. Hakikaten Türkiye solu da bundan etkilendi. Yani Dersimliler bile işte bu sol cenahta bulunan Dersimliler bile Dersim’de yaşananların bir isyan olduğunu ve dolayısıyla bir feodal ayaklanma olduğunu düşünüyorlar. Bunu bugün belki söylemiyorlar ama gerçek buydu yani. Böyle biliniyordu.

Gelinen noktada şu var. Dersim’le ilgili neler yapılabilir? Dediğim gibi hakikaten 1994’lere kadar tabu sayılan Dersim, sonrasındaki süreçte Dersim’le ilgili çok yoğun çalışmalar yapıldı. Yani Tunceliler Derneği İstanbul’da 90’ların başında bir ilkti. O derneğin çıkardığı dersim dergisi hakikaten kapatılmasına, yasaklanmasına, baskılara rağmen çıkıyor olması büyük bir başarıydı. Ama bizim sonraki süreçte yaptığımız konserler, konserlerde dile getirdiğimiz arada bir tane de iki tane de olsa söylediğimiz o zazaca klamlar hakikaten bir uyanışı da beraberinde getirdi. Tabi sonraki süreçte Hüseyin’in de dediği gibi müzikte çok önemli atılımlar oldu. Birçok arkadaşımız çıktı ve Dersim klamlarını söylemeye başladılar. Ama biz kendi ozanlarımızı, dengbejlerimizi ne yazık ki çok geç keşfettik. Yani Dersim tarihini bize aktaran, hani sözlü tarih diyoruz hep zaten yazılı olarak bir şey yok ortada. Onların klamlarında çok şey öğrendik ve onları da çok geç keşfettiğimiz de bir gerçektir. Yani biz hakikaten bu tarihsel acıları bugüne taşıyan bu ozanlarımızı sadece Dersimlileri eğlendiren figürler olarak, insanlar olarak gördük ve öyle tanıdık. Oysa klamlarında, düğünlerde bile dile getirdikleri gerçekler Dersim’in yaşanmış acılarıydı. O acılı tarihin gerçeklerini aktaran klamlar ve ezgilerdi. Evet bugün hakikaten Dersim’le ilgili çok önemli çalışmalar yapılıyor. Şu gördüğünüz merkez bile bu anlamda bu doğrultuda kurulmuş bir merkezdir. Dersim Araştırmalar Merkezi. Dersim tarihini, kültürünü dolayısıyla coğrafyasını tehdit eden ne varsa bunlarla ilgili önemli çalışmalar yapmak ve bunları gün ışığına çıkarmaktır. Çok önemli. Sinema adına artık bizim Dersim’i anlatırken şu belgesel furyasından kurtulmamız gerekiyor. Bence belgesel olayı belgesel düzeyinde Dersim gerçeklerini aktarma süreci miadını doldurdu. Şimdi gerçek anlamda sinemada, uluslararası alanda bu tarihsel gerçeği, burada yaşanmış trajediyi dünyaya aktaracak çok önemli sinema filmlerinin yapılması lazım. Bununla ilgili çok önemli çalışmalar yapılabilir. Kazım Öz arkadaşımızın hakikaten Zer filmi bir kapı aralamadır. Dolayısıyla küçük bir adımdır. Yeterli değil, yetersizdir ama çok önemli bir adımdır. Öncülük etmiştir. Bundan sonrasına bakmak lazım. Bizim de DAM olarak bu anlamda uluslararası boyutu olan bir çalışmamız var. Bunun da sonuçlandırmak için çok yoğun bir çaba içindeyiz.

Selman Yeşilgöz: Bu konunun yani DAM’nin bundan sonraki süreçte atacağı adım geçmişteki çabaları ve çalışmaları daha ileriye taşımada bir nevk olma konuşturması yönünde çabamız olacak. Bu anlamda 37, 38 yani Dersim’i unutmama ve unutturmama yönündeki çabalarımızda devam edeceğiz.

Önünüzde ne tür tasarılar var? Bu tür soykırımların yapıldığı her yerde o soykırımı ifade eden bir anıt mutlaka vardır. Buna yönelik bir çalışma var mı? Dersim’in bütün bölgelerinde katliamlar olmuş, çok ciddi bir şey var. Bu tür yerlere yönelik küçük çaplı da olsa oraları tanıtan, en azından oraya bir şey bırakıp evet burası bir soykırım merkezidir, alanıdır diye önünüzde var mı buna benzer çalışmalar?

Hüseyin Ayrılmaz: Biz DAM olarak Dersim Belediye Eş Başkanı Nurhayat Altun daha içeriye düşmeden önce Dersim merkezde katliam bölgelerini biraz gözlemledik. Kurumlarla ortaklaşa ama merkezinde belediyenin olacağı bir proje kampanyası başlatma aşamasındaydık aslında. Bu işle ilgili olan arkadaşlardan görüş alacaktık ve bir iki yer vardı aklımızda. Bunu belediyenin üzerinden yapmak istiyorduk DAM’ın gündeminde bu epeyden beri var. Bir anıt meselesi. İki film olayı. Bu iki mesele üzerine çok ciddi kendi aramızda konuşuyoruz ama anıtla ilgili bunun somut adımını atıyorduk eğer belediyeye el konulmasaydı. Ama dediğim gibi onları bekleyeceğiz biraz. Örneğin Seyit Rıza’nın eviyle iliği düşüncelerimiz vardı. Orada bu “yuvarlak oda” öyküsünü ve orada sergileyeceğimiz her şey ziyaretçilere açık olacaktı. Ama dediğim gibi Dersim’de süren yasak bölge durumu ve bir de ne olacağı konusunda endişelerimiz olduğu için şimdilik bekliyoruz.

Ferhat Tunç: Tabi eksik bırakıldı her şey. Bugün ülkeyi yöneten gelecekte tüm yetkileri elinde toplayan insan Dersim’le ilgili özür diledi ve biz aslında bu özürle birlikte bir şeyler değişir sandık. Ama maalesef geldiğimiz aşamada Dersim’de çok daha vahim bir süreç yaşanıyor. Sonraki süreci dikkate alırsak hakikaten Dersim’in deyim yerindeyse güncellenmiş bir halini yaşar olduk. Roboski ile başlayan bir süreçti ve gelinen aşamada Kürt coğrafyası yerle bir edildi. Yani kentler ortadan kaldırıldı. Hakikaten Dersim’de yaşanmış manzaralar ve tablolarla karşı karşıya bırakıldık. Hedeflerimiz vardı. Her şeyden önce katliamların gerçekleştiği yerlere dönük anıt çalışmalarımız vardı. Biz Seyit Rıza’nın konağından başlayacaktık. Çünkü o çok büyük bir eksiklikti. Çok önceden yapılması ve tamamlanması gerekiyordu. Orada o “yuvarlak oda” dediğimiz adalet kurumu Dersim adalet kurumunu yeniden hayata kazandırılması için konuşulmuştu, planlanmıştı, adım atılacaktı. Ama ne yazık ki son iki yıl  yeniden başlayan çatışmalar bu planımızı geri plana taşıdı. Ama bu tabi i bizim hedefimizdi. Biz gerçekten bu anlamda bir şeyler yapmak durumundayız, yine de zorlayıcı olmak durumundayız. Saldırılar var, coğrafya bir bütün olarak terörize edilmiş. Ama en önemlisi de coğrafyanın sulara boğdurulması noktasında önemli bir devlet politikası gündemde. Buna karşı da Dersimlilerin çok uyanık olması gerekiyor. Dersim’de hiçbir şekilde vadilere bir çivinin bile çakılmamasına izin vermemesi gerekiyor. Burada Dersim halkına çok önemli görev düşüyor. Korkutulmuş, sindirilmiş gibi görünüyor. Çünkü hakikaten Dersim’de bir baskı söz konusu. Dolayısıyla bu baskıyla, tehditle insanlar bir şekilde duyarlılıkları da durdurulmaya çalışılıyor. Dersimliler duyarlılıklarını bile gösteremeyecek noktaya getirilmek isteniyor. Ama her şeye rağmen gene de Dersim’i savunmak lazım. Dersim’in değerlerini savunmak lazım ama en önemlisi de Dersim’in coğrafyasını bu tehditlerden kurtarmak gerekiyor. Bu barajlara asla izin vermemek gerekiyor.

Selman Yeşilgöz: Dersim belediyesiyle beraber Dersim’de bir Dersim müzesi oluşturmak. Bunun için de Dersim’in dili, tarihi, inancı, katliama yönelik belge, bilgi, dokümantasyonların çok geniş bir şekilde yer alabileceği bir Dersim müzesi düşüncemiz vardı. Bu yönde de önümüzdeki süreçte tekrar Dersim belediyesiyle beraber ortak çalışma yürütebileceğimiz bu projemizi de devam ettirmeyi düşünüyoruz. Bir diğeri de 37, 38 veya o dönemin Dersim ileri gelenlerinin, Dersim’in şahsiyetlerinin biyografilerinin de içinde yer aldığı onları tanıtan yayınlar, kitaplar üzerinde de bir çalışmamız olacak.

Bu yıl ki anmaya ilişkin neler var İstanbul’da, Dersim’de ya da diğer illerde?  

Hüseyin Ayrılmaz: Dersim kurumlarının ayrı ayrı anma programı Dersim Araştırmalar Merkezi aracılık yaptı.  Böyle bir şeyin olmaması gerekiyor ve süren kısa tartışmalardan sonra kurumlar tekrar bir araya geldi. Bu sene hem İstanbul’da hem Dersim’de anma yapılmak  isteniyor. Ama Dersim’de sanki biraz problem var gibi. Ama Dersim’de kesinlikle anma yapılacak. Ayrıca İzmir, Ankara zaten anma yapıyorlar. Ama merkez olarak iki yer düşünülüyor. İstanbul ve Dersim.

PİRHA

 

- Advertisement -spot_img

YAZARLAR

spot_img

EN SON EKLENEN YAZILAR