Beser Hatice Altınışık “Değerler siyasetinin savunucusuyum”

0
466

Dersim’den İstanbul’a oradan Avrupa’ya uzanan bir mücadelenin hikâyesi olarak bu hafta konuğumuz Beser Hatice Altınışık. “Değerler siyasetini savunucusuyum” diyor. Sizin için notladık.

ELİF KELEŞ O.

Alevi örgütlenmesinin canlı hafızalarından, mihenk taşlarından, aynı zaman da Türkiye’deki halkların ve inançların yan yana gelebilmesinde hatırı sayılır emeği olan, halklar ve inançların siyaset alanında önemli kazanımlar elde etmesini sağlamış; kendi tanımıyla Kızılbaş kadın siyasetçi Hatice Altınışık’ı bize anlatabilir misin?

İzin verirsen didari adıma değinerek açayım Elif can. Beser Hatice Altınışık, “Beser” ailemin uygun gördüğü, devlet aklınca nüfusa yazılması uygun görülmeyen “gerçek” ismimdir. Hatice ise “nüfusa yazılan “resmi” ismimdir. Kamuoyu ve akrabalarım beni resmi adımla bilir ve tanırlar.

Kürtlerin, neredeyse tamamı bu travmatik durumu yaşamıştır ve halen de yaşamaktadırlar. Yedi yaşımda okulda Türkçe’yle tanıştığım gibi bir de Hatice ismi ile tanıştım. Aidiyet ya da duygusal bilinçten olsa gerek, 12-13 yaşlarımdan bu yana gerçek ismimi imzamda taşıdım. Şimdilerde resmi (kâğıt kürek gerektiren) kurumsal bir sorumluluğum olmadığından kimlik bilincimi oluşturan kişiliğime yön veren “Beser” ismini kullanmayı tercih ediyorum. Kimileri sorup duruyor “kod adın mı, kod adın mıydı”, diye. Buradan başlayayım dedim. “Be Ser” baş tanımayan, başsız anlamına gelir ve beni de tanımlıyor bütünüyle.

Dersimliyim, 1980 darbesi öncesi başlayan kırk yılı aşan İstanbulluluk hikâyemde aile, eğitim, iş ve örgütlü yaşamım yer aldı. Örgütlü hayatım İstanbul’da başladı, zamanla özellikle Alevi örgütlenmesi ve siyaset süreciyle de tüm Türkiye coğrafyasına yayılarak sürdü.

İşçi / Sendikacı ve siyasetçi bir baba ile okuma yazmayı bizimle öğrenen azimli, kültürünü yaşamıyla harmanlamış bir annenin altı çocuğundan biriyim. Babam, ben ortaokulu bitirene dek yaz tatillerinde köyümüz olan Kimsor’a gıdıklara, kuzulara çobanlık yapmaya, ev ve tarla tapan işlerine yardım etmeye beni ve kız kardeşlerimi gönderirdi. İyi ki de göndermiş. Bugünkü kimlik ve kültür bilincimin iskeletini oluşturmuş o süreçler.

Sonrasında yazları çalıştım İstanbul’da. İşten ilk kovulmamı o yaşta yaşamıştım. Babamın sendikal kitaplarından grev, lokavt, eşit iş, eşit ücret gibi terimleri yeni keşfediyordum. “Grev, Lokavt” yazılı ince bir kitapçığı vardı. Bu kitabı işyerine götürüp molalarda okur, tartışırdık. Bir zaman sonra idareden beni çağırıp “bozgunculuk yapıyor, buranın düzenini bozuyorsun, muhasebeye git, paranı al, bir daha gelme buralara” dediler. Ben daha 15 yaşlarındaydım! Ben gitmedim; ama bir yıl sonra o işyerine sendikayı getirmişlerdi. İlk gençlik heyecanıyla bir kibrit çakmıştım belki de… Sonrasında iç içe gecen zorlu; fakat vazgeçilmeyen çalışma, annelik ve örgütlülük yaşamım başladı. Yıllar sonra on yedi yıl boyunca profesyonel olarak çalıştığım Türkiye’nin en büyük STK’sındaki işimden HDK/ HDP kurucusu olduğum için çıkarıldım.

Örgütlülüğe Alevi örgütlenmesinde mi başladın?

Yok, öncesinde Emekçi Kadınlar Birliği’nde yer aldım. Bu süreç örgütlülük bilincime ve kadın perspektifime önemli kazanımlar edinmemi sağladı. Sonrasında Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) çatısı altında Alevilik alanına girdim; lakin hiç kitabi bilgim yoktu.

80’ler de babam bizi Karaca Ahmet Dergâhına götürürdü. Orada gördüklerim, duyduklarım, Pir’imizin hanemizdeki muhabbetleri, köydeki ritüeller yani pratik yaşamdaki uygulamalar beni bilinçlendirmişti. Görsele dayalı bilgilere sahiptim, Öğrendiklerim zaten kitabi bilgilerle de çelişiyordu ya. Okulda zorunlu din dersi almışız, evde Alevilik mevzusu “Kimseye söylemeyin.” üzerine kurulu. Ne olmadığımızı da ne olduğumuzu da bilmiyoruz aslında. Böyle de ironik bir durumdu. Sınıfta namaz ve dua pratiklerini diğer kişilere bakıp yapmaya çalışırdım. Bazıları beni renci ederdi; ama çoğu ibadet etmeye teşvik ederdi. Din dersi hocaları tarafından kapanmamız telkin edilirdi ki; direkten döndüğüm kararlarımdan biriydi türbanla kapanmak. Bugün düşündüğümde ilginç olan, kapanma kararımdan döndüren şeyin de ZDD (zorunlu din dersleri) gibi, 80 darbesinin kültürel asimilasyon politikası ve pazar konserlerinin olmasıydı. Pazar günleri saat 10’da Hikmet Şimşek tarafından TRT’de Pazar konserleri yayınlanırdı. Gecekondu çocuğu olarak dinlemeyi ve orkestranın ahenkli uyumunu izlemeyi severdim, tabi evdekilerle kavga konumuzdu. O günkü ifadeleriyle “deli, gâvur müziği… Yıllar sonra oğlum için zorunlu din dersine karşı dava açmama neden olan o süreçte yaşadığım görünür görünmez baskı ve kimliksizleştirme tehlikesi idi zaten.

“Hayatım mücadele” gibi klişe bir ifade kullanacağım da mücadele ne? Çoklu savaş! Hiçbir dönem içine sığamadığım toplumun ve ailenin şablonların, devletin dayanaklarının, biçilen roller ile sivil / kurumsal eril yapıların karşısında oldum ve bu zihniyete karşı mücadele ettim.

Velhasıl ya istenen rolü alarak oynayacak ya da ideanızla yol alacaksınız. Kendinizi, ideanızı tercih etmenizle sistemle mücadeleye bazen sıcak, bazen soğuk savaşa en küçük parçadan, aileden başlıyorsunuz.

Kadın için çok ezici ve yorucu bir süreçtir bu. Aileden, çevreden dışlanma pahasına mücadeleyi kararlı sürdürebildiğiniz sürece; ancak sonuç alabiliyor, olduğunuz gibi kabul görebiliyor topluluğunuz ya da sınıfınızda katalizör olarak yol açıcı olabiliyorsunuz. En ağır haliyle devletin etik +eşit olmayan prototipleştiren politikalarının gönüllü uygulayıcısı toplumun tüm baskılarını yaşadım. Baş ettim mi, bence ettim. Tabi tüm zorlukları aşmamın, hatta mücadele etmemin sebebi yoldaşım, omuzdaşım olan oğlumla beraber yaşadık, beraber baş ettik. Ona minnet borçluyum.

Legal alanda örgütlü hayatınıza nasıl başladınız?

Hala da öyle ya, 90’lı yıllarda legal olanda illegaldi devlet nezdinde. Emekçi Kadınlar Birliği sanırım yaşamımın en önemli dönemeci ve keskin virajıydı. Kadın ve cinsiyet politikalarına ilişkin eğitimlere katılıyor, mahallelerde örgütlenme çalışmaları yürütüyordum; ama sadece devletten değil evden de gizli… Yani tamamen illegal… Hasan Ocak’ın gözaltında kaybedilmesi sonrasında, cumartesi günleri annelerle Galatasaray Meydanında oturma eylemlerimiz başlamıştı. Çok az kişiydik; çünkü o zamanlar şiddetli saldırılar sürekli gözaltılar oluyordu. Anneler şiddete maruz kalıp yaralanıyordu; fakat vazgeçmiyorlardı. Enver Tagac’ın annesi Gülşah ananın kaburgalarını kırmışlardı. Gülşah ananın yaşadığı travmayı ve sızıları unutamam. 90’lı yıllarda köy yakmalar, köy boşaltmalar, gözaltında kayıplar ve işkencenin en yoğun yaşandığı dönemdi. Ayrıca gözaltında cinsel tacizin, tecavüzün işkence yöntemi olarak kullanıldığı karanlık dönemdi. EKB’de, gözaltında cinsel taciz ve tecavüze karşı kampanyalar yürüttük. İlk kez gözaltında cinsel taciz ve tecavüze karşı uluslararası bir konferans yapılarak devlet teşhir edildi. Akabinde Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD), Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) yönetimlerinde uzun dönemler yer aldım. AİHM Eylem Zengin kazanımı sonrası, iç hukukta kazanılan ilk dava oğlum için zorunlu din derslerine karşı açtığım dava oldu. Yine ilk Alevi medyası olan Su Tv Türkiye ve TV 10 televizyonlarının kuruluş süreçlerinde sorumluluklar alarak toplumsal katkılar sunmaya çalıştım. Bu süreçleri doğru değerlendirebildik mi bilemiyorum, tartışmak gerekir. Fakat toplumsallaşma açısından değerli süreçler olduğu gerçeği yadsınamaz bir gerçekliktir.

Biliyoruz ki, Alevi Örgütlenmesindeki sürecin epey uzun, tarihe not düşüren 2008 Ankara, 2009 İstanbul Mitingleri sürecinin organizasyonlarında yer alan aktörlerden birisin. Bu mitingler  Alevi Örgütlenmesi açısından değerlidir desek ve örgütlenme güçlendi mi, çatladı mı, yarıldı mı, ne dersin?

Yaklaşık otuz yıllık örgütlülük sürecine dönüp baktığımda diyebilirim ki coğrafyanın tamamında hatta sınırların ötesinde Ehlihaklar, Sabaklar, Kakailer, Bektaşiler dâhil olmak üzere Alevi kitlesinin en canlı ve birbirine en kenetlenmiş olabildiği dönemlerdi. Ankara’da 250 bin, İstanbul mitinginde ise polis kayıtlarına göre 500 bin üzerinde insan alanlarda kucaklaşmıştı. Hatırlarsınız, dönemin özellikle derin yeşil gazeteleri Sivas’ı hatırlatarak Suikast-Katliam Girişimleri vb gibi manşetler atmalarına rağmen. Çok iyi hatırlıyorum, İstanbul’da toplam 739 köy, yöre, dernek, federasyon -Cemevinde toplantılar yapmıştık, notları hala durur. Ankara mitingi sonrası bazı arkadaşlar “Nasıl Bir Türkiye” toplantıları ile parti çalışması içindeydi ki şahsen sürecin bu şekilde heba edilmesine şerhim vardı. Her ne kadar Alevi partisi değil deseler de bir grubun partisi fikri her daim bana dar ve antidemokratik geliyordu. Çünkü bir diğeri dışında kalıyor ya da size tabi olmak zorunda kalıyordu ki oluşturulan metinlerde kadın olarak ben bile dışında kalıyordum. Çünkü bir grup erkek hazırlamıştı yine. İstanbul mitingi için yaptığımız halk toplantılarında sorulan ilk soru ” Bu mitingleri Parti kurmak için mi yapıyorsunuz?” olmuştu. Tüm toplantılarda asıl mücadelenin çoğulcu demokratik mücadele olduğunu, dar kapsamlı parti fikrine karsı olduğumu, ola ki bir parti kurulursa kendileriyle aynı safta duracağım sözünü verdim. Maalesef yediden yetmişe her bir canın sokağa çıkıp benliğini, kimliğini, varlığını haykırdığı o canlı dinamik süreç, Alevi değerlerinden beslenmeyen mevcut siyasi partilerin beceriksizce işlenmiş emitasyonu olarak dogmadan öleceği aleni olan partileşmeyle heba edildi. Bu süreçle beraber Alevi örgütlenmesi komaya sokuldu ve yaşamsal fonksiyonlarını kaybetmesine neden oldu ve bitkisel hayata mahkûm edildi. Dönemin aktörleri, partileşmeye karşı olmama rağmen ben de dâhil bu vebalin altında kaldığımızı düşünüyorum.

Partileşmeye karşıydım dedin; fakat sen de parti kurucusu oldun ve Alevi kimliğinle siyasette yer aldın? Tezat değil mi? Ne değişti? Bunu bize açıklayabilir misin?

Alevi örgütlenmesi ve Alevi siyaseti. Biri diğerini besleyebilir ama ikisi ayrı alan olması söz konusu kanımca.

Birincisi; Osmanlı, İslami hiçbir yaşamsal değere sahip olmayan (fetvalarında ele alınmıştır) farklı yaşam, çokluğun birliğiyle tüm doğayla senkronize ve eşitlikçi hak ve hakikate dayanan inançsal kültüre sahip. Yaklaşık 170, 180 yıldır (belki biraz daha fazla az) tekleştirerek “Alevi” olarak tanımladığı bu topluluğu katlede katlede kırmayı strateji olarak benimsemiş ve bu şekilde uyguluyordu. Fakat devrim olarak algılatılan aslında devletin resmi dini İslam ve Hanefi fıkıhı karşısındaki tüm inançları yaşamsal formları ortadan kaldırmayı hedefleyen 677 sayılı 1925 Tekke ve Zaviyeler Kanunu ve sistematik uygulamaları ile Cumhuriyet dönemi “Aleviliği” ortadan kaldırmayı hedefliyordu. O günden bu güne tarumar edilen Ocak- Dergah-Murşid-Pir-Talip silsilesi yolu, izi, isleyişi, varlığı kaybolmak üzere olan bir toplumsal işleyiş oldu. Alevi örgütlülüğünün tek amacı vardır: “Kaybolan izleği bulmak, bir araya getirmek hafızayı yeniden canlandırmaktır. Ben bir Kızılbaş olarak karşılaştığım tüm sorunları oluşturan nedenleri ortadan kaldırmak için, Alevi örgütlülüğü başta, ZDD’ye karşı hukuki mücadelenin yanı sıra TC kimliğimden İslam hanesini sildirmiş, Cemevleri için mücadele vermiş biriyim. Yani Alevilerin taleplerinin hukuki ve toplumsal alanda mücadelesini sürdürmüş, bazıları için sonuç almış ve bu süreçte Alevi değerlerinin ağırlığını keşfetmiş biri olarak, bundan sonra Alevi değerleriyle siyaset yapacağımı söyledim. 2010 ABF Genel Kurulunda görev almamış, listelere girmemiş, kurumsal değil, Kızılbaş kimliğimle siyaset yapmak için alan açacağımı kürsüden objektif olarak ifade ettim. Siyasette Alevilere alan açılmasına da emek verdim. Diğeri partileşme süreci ve adaylıklar arasındaki fark belirgin prensip ayrılığıdır. Yani bireysel değil toplumsal hedefti. Bu ayrıntıyı kaçırmamak gerekir. Alevi örgütlenmesindeki tüm alanlarda bu böyle olmalıydı.

Neden iki ayrı alan dediğim belki daha iyi anlaşılabilir.

İkincisi; Alevi siyaseti ise, canlandırılan hafızanın oluşturduğu Alevi değerlerinin yaşatabilmek için demokratik alanda yer açabilme mücadelesidir. Ben buna değerler siyaseti diyorum. Varmak istediğiniz hedefe dair net bir fikriniz, yol haritanız yoksa o yere asla varamazsınız.

Türkiye de mevcut siyasetin şemsiyesi dışında bırakılan, ötekilerin neredeyse tamamını kapsaması hedefiyle oluşturulmaya çalışılan HDK fikriyat toplantılarına Kızılbaş-Alevi kimliğimle katıldım. Hem HDK hem de HDP tüzük programlarında halklar inançlar politikalarının oluşması, diğerleriyle beraber Alevilerin oluşturduğu taleplerinin de (değerlerinin ) yer alması için yoğun çalışmalar yürüttüm.

HDP kurucular kurulu ve PM ve MYK’sında yer alarak Halklar İnançlardan Sorumlu Eş Genel Başkan yardımcılığı yaptım. Siyasi hayatımda temel prensibim Alevi değerleri ile beraber diğer ötekileştirilmişlerin de değerlerinin siyasetine yer açmak oldu. Bu prensipten vazgeçmedim ve hala değerler siyasetini savunucusuyum.

Mevcut sistem partileri ya da siyasetçileriyle benzeşmek bize “devletin kabulünü kabul; reddine reddi dayatmaktadır”. Bu bilinçle “Kızışbaş-Alevi-Kürt ve Kadın” kimliklerimi ve kimliksizlerin kimliğini kapsayacak kadar geniş perspektife sahip bir partinin kurucusu oldum.

Alevi Örgütlenmesi -Aleviler -Alevi siyaseti hakkında ne söylemek istersin?

Alevi örgütlenmesine Türkiye’deki ve Avrupa’daki diğer yapılardan ayrı değerlendirmek pek mümkün değil diye düşünüyorum. Çünkü özgün bir gelecek projesi olmadığını ya da yaratılamadığını daha da açık söylemek gerekirse dahi kendi sözünü kurmasına, geleceğine ilişkinde bir yol çizmesine fırsat verilmediğini, yolunun ama aktör ya da aktörleriyle, gündemiyle bir şekille bir kavşakta muhakkak kesilerek rota değiştirildiğini görmemek için gözlerimizi açmıyor olmamız gerekir. Asıl sorunumuzu görünmez kılan büyük siyasetin küçük gölgesinde kalıp kaybolduğumuzu özellikle bırakıldığımız gibi bir sonuca varıyorum. Öyle ya M.Ö. 535-475 asırlar önce Herakleitos: ”Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” diyor. Yani değişiminde değişebileceği gerçekliğini sorgulayan aklı salim bir şekilde önümüze rehber olarak koyuyorken “değişmemeye değişmeme direnci” nasıl anlatacağız? Tıpkı tek adamlığa karşıyken tek adam kalma direncini anlatamadığımız ve anlayacağımız gibi. Tek muhabbette sorulmayan cins sözünün kalkan kullanarak sistem benzeşen, benzeşerek cins yaratan ve sır kapısı kilidi olarak tanımlayabileceğim cinsiyetsizliğe ulaşan, yüksek bilincin küçük iktidar alanlara feda edilmesi gibi…

Demem o ki, aslında sorunumuz olmayan sorunsallarımız haline getirilen yapay gündemler, etrafındaki turlamalarımız, herhalde dünyayı kim bilir kaç kez çevrelerdik. Bizi bizden yoldan uzaklaştıran, gerçek sorunlarımızı gölgede bırakan bu sorunsalların gölgesinde çözümmüş gibi sunulan, Palyatif çözümlerle tüketilen yollar, yıllar gibi… Sivas katliamı sonrası alanları işgal ettik, kamulaştırmalar yaptık, gecekondu cemevlerini inşasıyla başladık. Şimdi neredeyse her yerde Cemevi var bu sevindirici mi? O gün evet ama bugün hayır. Cemevlerini inşa ettik ama ilk günkü tartışmalarımız, içinin nasıl doldurulacağı konusuydu. On yıllardır onlarca proje girişim çaba fakat sonuç olarak arpanın boyuna yaklaşamamışız bile… Bunu projelerin başarısızlığı olarak görmüyorum, çünkü o projelere başlangıç dahi yapamadık. Sivas katliamı sonrası yaşananlara iyi bakmak, irdelemek gerekir. Bir örgütün içinde insanlar oturup kitaplar yazarak bir biriyle tartıştı ve koca örgütü iki taraf, iki örgüt haline getirilmişti. Büyük zaman ve enerji kaybı.. Onca zaman davaya, katliamın ayrıntılarına ayrılmış olunsa idi, nedenini anlayamadığımız, kargaşada taraf edildiklerimiz objektif olabilseydi, belki de 29 yıllık sonuçsuz bir davamız olmayacak, katliamı yapanlar ve uygulayanlar en azından kamuoyu tarafından yargılanabilecekti ve yaman aşımı olmayacaktı belki de sonuç. Bu bir örnek sadece kimseyi yermek, germek için açmadım konuyu ama yerilende, gerilende gerilirse kendimize gelmemize katkısı olabilir. Cemevlerinde de değişen bir strateji yok aslında. 1999 yılında RefahYol hükümetinin HolidayInn Hotelde barıştır, karıştır, faşist mantığıyla Alevi Dedeleri (Pir demiyorum) bir güzel konuşup anlattı Aleviliği, işleyişi, ilahiyatçılar dinlediler, not aldılar ve bir erkanname hazırlayıp Cumhuriyetçi Eğitimciler Vakfı (CEM) üzerinden Cemevlerinde Dedelik yapan, Ocakzadelere ulaştırdılar. Kutsal kitap olarak koltuklarının altında, lacivert çantalarında taşıdılar. Sadece taşımadılar misyonerler gibi yaydılar. Yetmedi, Türkiye devletinin resmi hanefi dini az tesir etmiş olmalı ki İran İslam Cumhuriyetinin resmi dini Şia içtihattı biraz da Bektaşilikle yoğrularak iğdiş edilmiş düzmece erkannamelerle (istisnalar kaideyi bozmaya yetmiyor) cemevlerin de her perşembe Alevileri doldurup asimilasyon mekanizmasının çarkına çaresiz bir gönüllükle yoldan, haktan, hakikatten uzaklaştırıyoruz. Hakka yürüme erkânlarında da sonuçlarını görüp kahroluyoruz, maalesef ki… Sadece Cemevleri değil, tabi görsel işitsel Alevi medyasında da aynı özensiz, çaresiz, propagandist gönüllülük söz konusu. Buradan sözü geçen din ya da inançlara karşı olduğum çıkmasın, herkes istediğine inanabilir ve buna saygı duyarım. Lakin şahsen sistemlerin elinde sopa olmuş, masumiyetini kaybetmiş, tüm resmi dayatmacı tekelci dinlere karşıyım ve tümden reddediyorum.

Büyük bir yanılgıya, yanılsatmaya da değinmeden geçmek istemem. Özellikle kentleşme ile beraber ortaya çıkan , ruhumuz bile duymadan değiştirilen yönümüz, isleyişimiz ve tanımlamalarımız.. Ben Dersim Kızılbaşlıyım. Yani zaman açısından biraz daha egemen, din ve devletin geleneğinden, kültüründen uzak, kendi kalabilmiş dağ köylüsü, dağlı…

Biz Aleviler bile bugün Aleviliğe dair cümle kurarken, bir hak talep ederken devlet prensip, müfredatıyla terbiye edilmemiz için hazırlanan sahadan; Devletin resmi dini mezhebinin yanına dahi yaklaştırmadığı sapkın tarikatlardan birinin alt kolu, sağ kolu, sol kolu yancısı bir uzvu olarak tanımladığı çerçeve içinde cümle kurarak, aslında resmi dinle ne kadar makbul ne kadar da benzeş olduğumuzu anlatmaya, ispatlamaya çabalıyor. Hatta çırpınıyoruz. Etrafımıza çizilen çemberin dışına çıkmamaya özel bir çaba sarf ediyoruz.

Oysa modern diye tanımladığımız, öykündüğümüz dünyanın henüz yeni denebilecek zamanlarda keşfettiği Irk, Cins, Göç, Yasam, Ekoloji vb. kavramların hukukunu bin yıllardır işlete gelmiş bir döngüsel, aşağıdan yukarı otokontrol mekanizmasının yıllarca yaşayagelmiş olağanüstü bir yönetim sistemiyle paylaşım, bölüşüm, ekonomik politik çıkarımları sonuçlarıyla yaşanan tarihsel bir mirasın ardıllarıyken. Bugün kendimizi sadece inanç olarak tanımlıyor oluşumuz, sorgulayan aklımızı yitirdiğimizin, biat eden ve arada sayıklayan aklımızın yanıltsaması değil midir?

Alevilerin, henüz Aleviliğinin farkında olan Alevilerin tüm bu süreçleri gözden geçirmesi arınarak, durularak yeniden bir yol haritası oluşturması ivedilikle şarttır.

Alevi değerleriyle siyaset; Kızılbaş-Aleviliğin sorgulayan aklıyla yarattığı canlı cansız cümle varlığın birliğini, eşitliğini kapsayan incitmeyen, üstünlük taslamayan, aşağılamayan, ezmeyen dili, edebi, erkânı, haktan, hakikatten yana yapılabilir. Siz görüyor musunuz, hangi partiden olursa olsun, kurucusu olduğum parti dahi olsa açıklama yapmaktan sakınmam, sözümü esirgemem de. Sadece bir örnek yeter sanırım. Çünkü dehşete düşmüştüm hala da tüm gece hiç tanımadığım bu kadının yanında yer alamaya linçe karşı durdurmaya çabaladığımı ve böylesi naif bir edebe, erkâna sahip toplumun popüler kültür bataklığında nasıl güruha çevrildiğini görmüştüm, görmüştük mesela. Kişilerden bağımsız bu vakanın dikkate alınması irdelenmesi gerekirdi ki, önemli bir kriter olduğunu düşünüyorum değerler siyaseti açısından, kara mizah yapan Pınar Fidan adlı kadına yapılan linçte en önde bayrak tutmaya soyunan, Alevi siyasetçileri görünce incinsen de incitme desturunu al aşağı ederek, 3 Teklikci (din-dil-ırk) “ya sev ya terk et” eril siyasetin beslenme zemini linç kültürüne hizmet ettiklerinin, Alevileri tam da devletin çekmeye ya da tutmaya çalıştığı bu mecraya çektiklerinin, 73 gözümüzü teker teker kör edilmesini sağlayabileceklerini dahi göremediler ya da benliklerini aşamadıkları (değerden beslenememe) popüler olmak adına bir insanı, bir kadını dahi linç, kültürü inancı feda ettiklerine hepimiz şahit olmuşken… Üzülerek ve açıklıkla belirtmeliyim ki Alevi değerleriyle siyaset yapıldığını düşünmüyor ve göremiyorum.

Son olarak siyaset ve Beser Hatice Altınışık ilişkisine dokunsam nereye değer, ne yana düşer?

Düşünebildiğimiz ve konuşabildiğimiz sürece siyaset yaptığımıza inanıyorum. Asıl siyasetin tabandan yapılacağına ve yapabileceğini inananlardanım, HDK’nın ilk süreçleri ile de bunun pratiğini yaşama şansı yakalayanlardanım. Benim için inanılmaz bir halk siyaset bilimleri akademisi tecrübesiydi… Yani yaşadığım sürece tabii ki siyaset yapıyor olacağım. Orta Doğu’da başlayan emperyalist paylaşım ve savaşında Kürt siyasetinin tüm dünyada ve ülkede elde ettiği kitlesel desteği kırmak, köşeye sıkıştırarak efendilerinden rol kapmaya çabalayan AKP iktidarının düzmece yargısıyla Türkiye’de yargılanıyorum. 2018 yılı ortalarında can güvenliğimi ortadan kaldıran taciz şiddet ve tehditlere maruz kaldım (kamuoyuna yansıtmamanın nedenini hazırlığını sürdürdüğüm kitap çalışmamda ayrıca yer vereceğim.) 2019 Ocak’tan bu yana irticacılığın tüm zorluk koşullarını yalnız, fakat güçlü bir kadın olarak deneyimleyerek ayakta duruyorum. Almanca ile beraber içine doğduğum topraklar da unutturulan ana dilim Kurmanci ve Kirmancki öğreniyorum. Yolculuğa başladığım andan bugüne özellikle Dersim okumaları yapıyorum. Resim yaptığımı yine yolculukta hatırladım, daha doğrusu tabloyu hediye ettiğim bir arkadaşım hatırlattı ve şiir denemelerim…

Varlığına yokluğuna, azlığına çokluğuna bakmaksızın emeği ile ayakta durabilmiş, idealize ettiği dünyayı yaratmak için çantası sırtında diyar diyar dolaşarak inandığınızı savunmuş, yaşadığınız ülkede alanlarınızda alimken, iltica ettiğiniz ülkelerin cahili oluveriyorsunuz bir anda… Çok zor olduğunu yaşayarak öğreniyorum. Dile, topluma adapte olana kadar her türlü üretimin aktif mücadelenin dışında atıl kalmak, bunun yanında yarattığınız alanlar, değerler, coğrafyanız, aileniz, dostlarınız, sevdikleriniz, geride bıraktıklarınız burnunuzda tüten, özlemler, hasretler… Yine yeniden bir yaşamla mücadeleye devam… Yaş aldım ama yaşlı değilim, lakin genç de sayılmam hani. Büyük ve zengin bir sermayeye sahip olduğumun sıfırdan değil, tecrübelerimin üzerine yaşamı ve mücadelemi inşa edeceğimin bilincindeyim… Yol cümleden uludur, gönül kalsın, yol kalmasın distürü ışığında belki de haddimizi aşan kelam eyledik af ola, dert insan insana bilinciyle Hızır olabilsin di. Aşk ile selamlar…

Biliyorum ve biliyoruz ki özellikle Alevilerin yakın tarihindeki örgütlenme, politik gelişim, değişim ve dönüşüm dönemlerine ait derin hafızaya sahipsin, umarım yeni didarlar açabiliriz. Çok teşekkür ediyorum…

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here