Efsaneler Ve Şarabın Gerçek Tarihi

EDİTÖRÜN ÖNERDİKLERİ

Nuh Peygamber, tufandan sonra hayvanları ile Ağrı Dağı eteklerinde yaşamaya başlar. Karınlarını doyurmak üzere civarda dolaşan hayvanlardan keçinin bir gün olağanüstü neşeli döndüğünü görür. Bu hal günlerce devam edince Nuh Peygamber keçisinin peşinden giderek, bu durumun yediği bir meyveden kaynaklandığını keşfeder. Kendisi de bu meyveyi çok beğenir ve hayatı pespembe gösteren üzüm suyunun müptelası olur.

Nuh Peygamberi mutlu gören şeytan, onun neşesini kıskanarak, alevli nefesi ile asmaları kurutur. Nuh Peygamber üzüntüsünden yataklara düşünce, efsane bu ya, şeytan insafa gelip, bu meyveyi yeniden canlandırmak için ne yapılması gerektiğini söyler. Eğer meyvenin kökü açılır ve hayvanlardan yedi tanesinin kanı ile sulanırsa, asma canlanacaktır. Aslan, kaplan, köpek, ayı, horoz, saksağan ve tilkiden oluşan kurbanlar seçilip, üzüm, kanları ile sulanır ve bir yıl sonra bitki tekrar canlanır; yaprak ve meyve vermeye baºlar.
Şarapla sarhoş olan kimsenin davranışları incelendiğinde, bu yedi hayvanın karakterini taşıyan haller görülür. Kah aslan gibi cesur, kah kaplan gibi yırtıcı, ayı gibi kuvvetli, köpek kadar kavgacı, horoz gibi gürültücü, tilki gibi kurnaz, saksağan gibi geveze olurlar.
İran efsaneleri ise üzüm ve şarabın keşfedilmesini başka bir şekilde anlatır: Şarabın ilk defa Pişdadiyan Sülalesinin ünlü hükümdarı Cemşit zamanında üretildiği söylenir. Cemşit bol bol asma diktirerek, meyvelerinin halka dağıtılmasını emreder. Mahsul çok bol olunca, kısa saklamak üzere kaplarda muhafaza edilen üzümler, değişik bir lezzet alır; üstelik şırası da acımtraktır. Bu suyu zehirli sanıp içmezler. Rivayete göre, Cemşitin en güzel ve gözde cariyesi şiddetli baş ağrısından dolayı canından bezmiştir. Ölüp kurtulmak için bu kaplardaki zehirli sudan içip, hayatına son vermek ister. Fakat içtiği zehir, onu öldüreceğine diriltir, üstelik neşe içinde derin bir uykuya dalar. Uyandığında baş ağrısı kalmamış, vücudu ve ruhu dinlenmiştir. Durumu Cemşite anlatır ve hükümdarla sevgilisi ömür boyu Ab-ı Hayattan (Hayat Suyu) içip, neşeli ve mutlu yaşarlar.

Şarabın Gerçek Tarihi
8000 yıl! Günümüze kadar ulaşabilseler, ilk şarapların yaşı bu olurdu. Arkeolojik kazılarda ortaya çıkan eski kentlerde, yığınlar halinde üzüm çekirdekleri bulunmuş, çekirdekler üzerinde yapılan inceleme ve analizler bunu doğrulamıştır. Şarap, sekiz bin yıllık serüven dolu yolculuğunda insanoğlunun ufkunu açmıs, tutkularını alevlendirmiş, kimi zaman üzüntüye boğmuş, kimi zaman da karşılaştığı felaketlerin reçetesi olmuştur. İşte bu yüzden antik dünya, şaraba, yaşamını sağlamak için gereken diğer besinlerden daha fazla önem vermiºtir.
Dinsel bir tema olarak algılanan şarap, her toplumda bir de şarap tanrısının var olmasına neden olmuştur. Mısırlılar tanrılarına Osiris, Yunanlar Dionysos, Romalılar ise Bacchus adını vermişlerdir. Tek tanrılı dinlerin kutsal kitaplarından Tevrat ve İncilin büyük tufanı anlatan bölümleri başta olmak üzere, çeşitli bölümlerinde asma ve şaraptan sıkça söz edilmektedir.
Hıristiyanlar, şarabı İsanın kanı, Tanrının lütfu olarak kabul etmişlerdir. Büyük tufandan sonraki olaylarla başlayan İncilde, Nuh Peygamberin kültüre aldığı bitkiler arasında asmanın öneminden bahsedilmektedir.

Şarabın Beşiği Anadolu
Bağcılığın belgelere dayalı tarihi Anadolu Uygarlıkları ile iç içedir. M.Ö. 2000 yıllarında Kaflkaslar üzerinden Anadoluya gelerek 600 yıllık büyük bir uygarlık yaratan Hititler için, buğday ve arpa yetiştiriciliği ile birlikte bağcılığın önemini anlatan çok sayıda arkeolojik buluntu günümüze ulaşmıştır. Ankarada Anadolu Medeniyetleri Müzesinde bu döneme ait altın içki kaplarının yanısıra, çeşitli hayvan figürlerinden oluşturulmuş toprak ve seramik içki kapları çok değerli örneklerdir. Ayrıca, bu döneme ait kaya resimleri ve heykellerde üzüm ve şaraba ait figürlerin yer alması, Hitit kanunlarında bağların ve ürünün korunmasına yönelik özel hükümlere yer verilmesi, Boğazköy metinlerinde kuru üzümden bahsedilmesi sosyal ve ekonomik açıdan Anadolu bağcılığının önemini günümüze taşıyan diğer belgelerdir.

Hititlerin ardından Anadolu, çeşitli uygarlıklara yurt olmaya devam etmiştir. Bunlardan Frigya ve Pers uygarlıkları ile Helenistik dönem boyunca bağcılık önemini korumustur. Ankaranın tarihi isimlerinden Ancyra eski Yunancada koruk, Engürü ise Farsçada üzüm anlamına gelmektedir.

Anadolu, Türklerin yurdu olduktan sonra da (M.S. 11. yüzyıl), bu topraklarda bağcılık gelişmesini sürdürmüştür. Türkler diğer Müslüman toplumların aksine, egemenlikleri altındaki Hıristiyan grupların şaraplık üzüm yetiştiriciliğini engellemedikleri gibi, Avrupa için çok farklı ve yeni olan sofralık üzüm yetiştiriciliği Osmanlı İmparatorluğu döneminde, Balkanlardan İtalya, Fransa ve İspanyaya kadar yayılmıştır. Selçuklu ve Osmanlı süslemelerinde asma yaprağı ve üzüm salkımı önemli figürler olarak yer almıştır.

Bağcılık kültürünün Anadolunun doğusundaki yayılışı, Mezapotamya üzerinden Nil deltasına doğru olmuştur. Eski Mısırda Dördüncü ve Altıncı Sülale (M.Ö. 2440 ve M.Ö. 1400) zamanında, bağcılığın ve şarapçılık kültürünün üst düzeyde olduğunu gösteren mozaikler bulunmaktadır. Babil Kralı Hammurabinin M.Ö. 1700 yılına ait ünlü kanunları arasında, şarap ticareti ve tüketimini düzenleyen maddeler bulunmaktadır. Daha doğuda Çinde, Anadoludan götürülen bitkisel materyallerle, Han Sülalesi döneminde (M.Ö. 2000) başlayan bağcılık ve şarapçılık, daha sonra İmparator tarafından yasaklanmıştır.

Bağcılık kültürünün Anadolunun batısındaki yayılışında, Anadoludan Girit ve Ege adalarına göç ederek Minos uygarlığının (M.Ö. 2200-1400) kurulmasında öncülük eden Hititlerin büyük etkisi olmuştur. Bağ ve zeytin yetiştiriciliğinde ileri oldukları kabul edilen Minos Uygarlığının Giritte başlattığı bağcılık, daha sonra Mora Yarımadası ve Trakyaya yayılmıştır.

Deniz ticaretinin önde gelen toplumları olan Yunanlılar ve özellikle Finikeliler, bağcılık kültürünü Akdenizin batısına (Kuzeybatı Afrika, Sicilya, Güney İtalya, İspanya ve Fransa) taşımışlardır. Fransada ilk bağlar M.Ö. 500 yıllarında, Güney Fransaya yerleşen Yunanlı göçmenler tarafindan kurulmuşsa da, bu ülkede bağcılığın gelişmesinde Romalılar daha etkili olmuştur (M.Ö. I. Yüzyıl). Roma İmparatorluğunun genişlemesiyle birlikte bağcılık Almanyanın Ren Vadisine ulaşmıştır. Bu dönemde, ülkeler arası şarap ticareti Romalıların hakimiyetinde kalmıştır. İmparatorluğun çöküşü ile birlikte, şarap ticaretinde önemli bir gerileme yaşanmışsa da, bu dönemde bütün Avrupada hızla yayılmakta olan Hıristiyanlığın etkisi ile şarap ticaretinin yeniden geliştiği gözlenmektedir. Orta çağda ( M.S. 500-1000) bağcılık ve şarapçılığın manastırların himayesinde olduğu görülmektedir.

16. ve 19. yüzyıllar arasında, Avrupada 30 Yıl Savaşlarının Ren Vadisindeki bağlara, 1709 yılındaki büyük don olayının ise Fransa ve Almanyanın kuzeyindeki bağlara büyük zarar vermesine ve 1868de ilk olarak Fransada hızla yayılan filokseraya rağmen bağcılık, Avrupadaki önemini ve gelişimini günümüze kadar sürdürmüştür.

dem gazetesi/ Kasım 2001

- Advertisement -spot_img

YAZARIN DİĞER YAZILARI

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

EN SON EKLEN YAZILAR