82 Yıl önce katledilen Kerbela evlatları: Seyit Rıza ve yoldaşları

Seyit Rıza 15 Kasım 1937 yılında Xarput’ta buğday meydanında  altı Dersim ileri geleniyle beraber idam edilmişti.  Kürt – Kızılbaş toplumuna yönelmiş en ciddi, en kanlı katliamlardan birisinin yaşayacağımız tarihlerin başlangıcıydı bu olay. Muktedirler karar vermişti. Düşman belirmenmiş gerekli planlar yapılmış ve önemler alınmıştı. Dersim’in ileri gelenleri baskı altına alınarak gerçekleşecek soykırım kolaylaştırılmak isteniyordu.

Dersim Katliamı’nı anlamak için Cumhuriyet Devleti’nin kuruluş felsefesi olan ırka dayalı ulus devlet anlayışının siyaset belgesi niteliğindeki  Şark Islahat Planı’na (1925) bakmamızda yarar var. Bu planın özü ve özetini dönemin Başbakanı İsmet İnönü şöyle formüle etmiştir aslında Vazifemiz, Türk vatanı içinde bulunanları mutlaka Türk yapmaktır. Türklüğe ve Türkçülüğe muhalefet edecek unsurları kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız nitelikler her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 4 Mayıs 1937 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla başlattığı Dersim Tertelesi’nde on binlerce insan öldürüldü, on binlercesi yurtlarından, tarihinden, kültüründen, inancından koparılarak Türk ve Müslüman toplumun içinde zorunlu iskana  tabi tutuldu. Kızılbaş Kürt, Kırmanç ve Ermeni kız çocukları ise Türk ve Müslüman yapılmak üzere köklerinden koparılarak kimsesizliğe mahkum edildi. Dolayısıyla da ve bu yana halen birçok insan ailesini aramakta yine hepimizin hatırlayacağı ve hafızamızda yer yapan Dersim’in Kayıp Kızları o günün eseridir.

Bütün gerici ve faşist iktidarlar, halklara karşı uyguladıkları politikalarına haklı ve meşru bir zemin hazırlamak isterler. Bunun için amaçlarını evrensel değerlerin ve kavramların içine yedirerek son derece etkili biçimde sunmaya çalışırlar.

Sözgelimi; yakın geçmişte Amerikan emperyalizmi Irak işgalinin gerçek nedenini gizlemek için, “Kimyasal silah var,” “Saddam diktatör,” “Biz Irak’a özgürlük götüreceğiz” yalanını son derece etkili biçimde kullandı. Libya, Suriye, Afganistan vb. yerlerde de benzer söylemler vardı. Türkiye’de ise, dönemin Başbakanı Bülent Ecevit 19 Aralık 2000’de gerçekleştirdiği hapishane katliamını haklı göstermek için katliamın adına,“ Hayata Dönüş” demişti. Cumhurbaşkanı R. T. Erdoğan’ın temsil ettiği iktidar ise uyguladığı politikalara “ileri demokrasi,” “Yeni Türkiye” diyebiliyor. Bu örnekleri çoğaltabiliriz.

Cumhuriyet Devleti’nin Dersim Katliamı’nı meşru göstermek için başvurduğu yalanlar da bunlardan farklı değildir. Yerine göre “feodalizmin tasfiyesi,” “İngilizlerin kışkırttığı Kürtlerin isyanı,” “ ilkel, rafizi, Kızılbaşların devlete karşı isyanını bastırmak için yapılan harekat… Veya gayri medeni yaşayan bir toplumu “medeniyet”e kavuşturma gibi ulvi amaçlar… Kim medeni, kim değil, demokrasi nedir, ilkellik nedir vb tartışmalara girmeyeceğim. Zira devletin Osmanlı’dan beri uyguladığı Kızılbaşları İslamlaştırma politikalarına, Türkleştirme politikaları da eklenince kırımın nedenleri de açıkça görülebilir. Fakat üzerinde 82 yıl geçmesine rağmen devlet Seyit Rıza ile yüzleşme cesareti gösteremedi çünkü devletin yüzleşmesi gereken sadece Seyit Rıza değil aynı zamanda Kızılbaşlar ve Dersim coğrafyasıydı.

Çünkü dersim katliamı sırasında sadece insanlar değil doğada bir katliama uğramıştı.

Muxundulu Seyit Hüseyin (Hüseyin Doğan) 1937-1938 Dersim olaylarında adı sıkça geçen, devletle irtibatlı şahsiyetlerden biridir. 1937 yılında Elazığ’da yapılan dersim Duruşmalarında, Seyit Rıza’nın idam edilmesi için yaşının küçültülmesine şahitlik eden tek kişi olduğu ve Seyit Rıza’nın da “Bu adam benim oğlum yaşındadır. Nasıl benim yaşıma dair şahitlik yapabilir” dediği anlatılır.

Elbete ki Hüseyin Doğan’ın dediği gibi değildi. Seyit Rıza 75 yaşındaydı artık hayatın son baharında yaşını başını almış ak sakalı bir ihtiyardı ve anayasaya göre de idam edilmesi mümkün değildi.

Fakat bu idamın bir şeklilkde gerçekleşmesi gerekiyordu. Çünkü bununla Dersim Katliamına zemin hazırlanacaktı. Bizde bir atasözü varya “Minareyi çalan kılıfını uydurur” misali işte burada devreye giren mantıkta bu olmuştur. Tıpkı Fındık Ağa yapılanlar gibi. İhsan Sabri Çağlayangil’in anlatımlarına göre; Fındık ağanın ipi 3 kere kopmuş ancak ona rağmen dördüncü seferinden idam edilmişti. Dönemin şartlarına göre bir gelenek olarak ipi kopan kişinin idamının vazgeçilmeliydi ancak öyle olmadı Fındık ağa katledildi.

Bu durum Osmanlı döneminde şeyhülislam tarafında fetvalar verilerek yasal olarak padişahların zan altında kalmaktan  ve günah işlemekte kurtarıyordu. Kısacası yasalara uymak yerine yasaları kendilerine uydurarak iktidarlarını sürdürmüşlerdir. Dolayısıyla da o gün tüm hukuksuzlukların örtbas etmek için her türlü yönteme baş vuruyorlardı.

Cumhuriyet döneminde ise  sistem değişmişti.  Dolayısıyla da işler Osmanlı döneminde ki gibi değildi. Bu yüzden sistem farklı çözümler üretmek durumunda kalmıştır. Fetvalar yerine ya gizli tanık yada rahatlıkla gerçek dışı beyanlarda bulunabilecek yapıya uygun insanlar yaratılmıştır.

O gün seyit rızanın yaşı küçültülmesi  gerekiyordu . Tersine yaşı küçük olan oğlunun ise yaşı büyütülmeliydi.  Onun içinde mahkemede şahitlere ihtiyaç vardı ve devlet o kişiyi bulmuştu. Bunlarda biri de İzzetin Doğanın akrabası Hüseyin doğandı.  Beyanları esas alınarak Seyit Rıza’nın yaşı küçültülerek idam gerçekleştirildi.

Yaşı küçültülerek idam edilen Seyit Rıza’yla beraber 58 kişi Elazığ’da kurulan İstiklal Mahkemesi’nde yargılanırlar. Elazığ’da kurulan bu sözde mahkemede sanıklara savunma hakkı tanınmadığı hepimizin bildiği bir gerçektir. Dersim ileri gelenlerin  isyana teşvik  suçundan yargılandılar.  Yargılananların Seyit Rıza ile beraber  6 kişi  idam cezasına  çarptırıldılar.  diğer sanıklar  ise  ömür boyu hapis hapis cezasına çarptırıldılar ve onların tamamı ise ileryen yıllarda cezaevlerinde ya öldü yada öldürüldüler. Ne fark eder onları o şartlara mahkum edenler değil mi hayatlarından sorumlu olanlar… Devlet Dersimin neredeyse tüm ileri gelenlerini katlederek o coğrafyayı ciddi derecede zayıflatmak istemiştir.

Bir kez daha hatırlayalım. Seyit Rıza’nın idamı, hükmü düzenlemekle görevli İhsan Sabri Çağlayangil’in anılarında şöyle aktarıyordu:

Seyit Rıza sehpaları görünce durumu anladı alacaksınız dedi ve bana dönüp Sen Ankara’da beni asmak için mi geldin? Bakıştık. İlk kez idam edilecek bir insanla yüz yüze geliyordum. Bana güldü. Savcı, namaz kılıp kılmayacağını sordu. İstemedi. Son sözünü sorduk. ‘Kırk liram ve saatim var. Oğluma verirsiniz’ dedi.

“Seyit Rıza’yı meydana çıkardık. Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu. Ama Seyit Rıza, meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa hitap etti. ‘Evlâdı Kerbelayıh. Bi hatayıh. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir’ dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap rap yürüdü. Çingeneyi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağı ile tekme vurdu ve infaz gerçekleştiğini anlatıyor fakat burada devletin  sadece seyit rızanın kendisinde değil o ruhsuz bedenine korktuğunu cenazesini ailesine teslim etmeyerek ortaya koyuyordu.

Dolayısıyla bugün halen Seyit Rıza’nın mezarının nerede olduğu bilinmemektedir. Bu da cumhuriyetin kurulduğu günden bu yana ne kadar demokratik bir yapı olduğu bir kez daha açığa çıkmış oluyor. Demokrasiden, hukuktan, adaletten, insan haklarından, özgürlükten dem vuranlar idam ettikleri insanların cenazelerini ailelerine teslim etmek yerine kaçırıp ya yakarak ya da  bilinmeyen bir yere gömeleri kendilerinin ne denli  hukuk dışı harekât hareket ettikleri ve cani olduklarını net bir şekilde ortada koyuyor. Dolayısıyla da bu denli bir yaklaşım içerisinde olan bir rejimin faşizmin ötesinde bir anlam ifade etmez.

 

Yüzleşebilseydik bu sıkıntılar yaşanmayacaktı. Türkiye’nin katliamlarla yüzleşme noktasında özürlü bir ülke olduğunu söyleyebiliriz.  Türkiye soykırımlarla dolu bir ülke. Bunlardan ders almak ve önlem mekanizmaları geliştirmekte yetersiz. Katliam deyince Osmanlı’nın son dönemlerine kadar gidebiliriz. Osmanlı yıkılma döneminde büzüle büzüle çekilirken aynı zamanda gücünü devam ettirmek için katliamlar yapmaya başlamıştır. Ermeni soykırımı bu katliamların en büyüğüdür. Kızılbaşlara ve Kürtlere, Yahudilere yapılan katliamlarla devam ettirmiştir’

Dersim planlı bir soykırımdır İttihatçı parti yönetimiyle başlayan bir süreç yaşandığını ve bu sürecin ana hedefinin etno-dinsel arındırma ve tek tipleştirme olduğunu bilinmeli.

Fakat bu süreç 1921 Lozan’ın bütün bu sorunların temel kaynağı olduğunu, Kürtleri ülkesi ve milletiyle dörde böldüğünü ve Kürtleri sömürülen halk haline dönüştürdüğünü bilinmeli Türk hükümetinin Misakı Milliye’ye aykırı olarak Fransız ve İngilizlerle anlaşma yaptığını bilinmekte.

1925 Kürt isyanında katledilen Kürt sayısının 15 bin, 1928 ve 30’lu yılları arasında ise katledilen Kürtlerin sayısının 30 bin olduğunun bir çok çevrelerce dile getirilmekte.

Dersim tamamen planlı bir soykırımdır. Cumhuriyetin en büyük katliamıdır. Atatürk’ün haberinin olmadığı deniliyor ya bazı kesimlerce. Bu kişilerden biri de İzzettin Doğan’dır. Neden; çünkü Seyid Rıza’nın yaşının küçültüldüğü zaman İzzettin Doğan’ın dayısı Hüseyin Doğan şahit olmuştur.

Kemal Kılıçdaoğlu’nun, İhsan Sabri Çağrıgil’in 22 yıl saklandıktan sonra ortaya çıkardığı itiraflarınan Türk devletinin Dersim Katliamı’na yönelik bütün tezlerini kendi resmi belgeleriyle çürüttüğünü, tahmin edilen katliam sayısının 40 bin ile 50 bin civarında olduğunu söylenmekte fakat 1937 38 de  başlayan katliam  tüm yönleriyle bu gün halen sürmekte.

Dersim coğrafyasında ormanların büyük bölümünü yakılarak o coğrafyada yaşayan tüm canlılar yok edildi. Katliamlar sadece insanı hedef almıyor. Aynı zamanda dilleri, kültürleri, gelenekleri, görenekleri coğrafyada yaşayan tüm varlıkları ortadan kaldırmaya yöneliktir.

Bizim isteğimiz devletin başta Dersim olmak üzere tüm katliama uğrayan doğayla insanlarla yüzleşmesidir. Toplumsal barışın inşa edilebilmesi ancak ve ancak kendi tarihi ile yüzleşmekten geçer. Umarım en kısa zamanda bu devlet kendi geçmişiyle yüzleşecek toplumsal barışı inşa etmek için bir çaba içerisinde olur.

Saygılarımla