Suriye’de Kürtsüz çözüm başarılı olmaz!

Rusya, Türkiye ve İran liderlerinin katılımıyla Ankara’da düzenlenen Üçlü Zirve’nin yankıları bu gün halen sürmekte. Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak için her türlü tedbirin alındığı ve Anayasa Komisyonu üzerinde bir anlaşmaya varıldığı iddia edilse de bunun bir çözüm olmayacağı bir çok çevreler tarafından da dile getirilmekte. Çünkü Suriye’deki hakların dikkate alınmadan yapılacak her türlü çalışma çözümsüzlüğün dışında hiçbir anlam ifade etmeyeceği bilinmelidir.
Suriye’de yaşayan halkların temsilcileri olmadan Suriye sorunları masaya yatırılması ilginç olduğu kadar tirajı komik bir olay… Elbette ki bu anlayışla hareket edenler buna uygun beyanatları sıralayıp kesin sonuçlar çıkarmaları da kolay.

Bir saniyede ittifaklar kurup dağıtırız, savaş çıkartıp barış yaparız. Çok konforlu iş!

Suriye’nin olmadığı masalarda Suriye’ye gelecek dayatılıyorlar. Fakat Emperyalist güçlerin göz ardı ettikleri nokta ise bugünkü sorunların kaynağının halkın gerçeğine rağmen kurmuş oldukları sistemlerin artık ayakta kalma imkanları olmadığından kaynaklandığını bilmeleri gerekir.

Dolayısıyla da Ankara’da yapılan Üçlü Zirve’de dile getirilen anayasa komisyonunun stratejik olmadığını bilinmelidir.

Diğer tarafta ise u asıl muhatapların yer almadığı zirvenin bir toplantıdan öteye gidemeyeceği açıktır.

Askeri ve politik olarak Suriye’nin yüzde 35’i üzerinde hâkimiyet kuran Demokratik Suriye Güçleri’nin (DSG) söz sahibi olmadığı, taleplerinin anayasaya konulmadığı bir anlaşma başarılı olabilir mi? Hayır bunu mümkün olmayacağı önümüzdeki süreçte bir kez daha kendini ortaya koyacaktır.
Ankara’daki zirvede anayasa hazırlığı için alınan kararların yaşama geçmesinin stratejik-politik bir önemi olmayacağı gerçeğidir.

Anayasa komisyonunun kimlerden oluştuğu meselesi ciddiye alınacak bir durum olmadığı gibi, DSG’nin doğrudan içerisinde yer aldığı politik çözüm, zorunlu ve kaçınılmaz olarak masaya gelecektir.
Çünkü sorunun muhataplarından biri de DSG’dir…

Suriye’de kazanan iki gücün Şam’daki iktidar ile Qamişlo’daki iktidardan ibaret olduğunu bilinmelidir.
Bu iki güç Suriye savaşının kazananları olarak bilinilmelidir. Her iki güç arasında çıkacak olası bir askeri çatışmanın, Suriye’yi yılları kapsayacak yeni bir savaşa sürükleyecektir. Ne Rusya ne İran ne de ABD, böylesi bir çatışmayı ister mi?

Bu bakımdan sorunun politik çözümünün tartışmaksızın muhataplarından biri de DSG’dir. Moskova-Ankara-Tahran üçlüsünün Anayasa hazırlama komisyonu kurmaları stratejik olarak belirleyici olmayıp esasen BM Güvenlik Konseyinin kararları doğrultusunda Cenevre’de devam edecek olan görüşmelerdir. Nihai kararı ise ABD-Rusya ikili görüşmeleri belirleyecektir.

Şam rejimi Türkiye’nin yumuşak karnını biliyor.
Şam’ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne gönderdiği ve DSG’yi “bölücü terörist milisler” olarak ilan ettiği mektubun arka planında da Moskova’nın olduğunu bilinmelidir. Mektup esasen Ankara’nın önüne atılan politik bir yemdi. Şam rejimi stratejik olarak Demokratik Suriye Güçlerini hiçbir zaman kabullenmedi.

Ankara, Tahran ile Şam arasında her ne kadar ‘düşmanlık’ düzeyde bir çatışma olsa da bu üç başkent arasında Kürtler meselesinde stratejik bir ortaklık bulunuyor. Kürt sorununu kendi gelecekleri açısından ciddi bir tehlike olarak görülüyor. Bugün Ortadoğu’nun en önemli çıkmazlardan birisin de Kürt sorunu olduğu gerçeğidir. Bu her üç Başkentin mevcut sorunları çözüm üretmedikleri sürece Emperyalist Güçler bugüne kadar olduğu gibi Bundan sonraki süreçte de kendilerine karşı bir şekilde kullanarak kendi varlığını Ortadoğu sürdürmeye devam ettirme çabasıdır. Dolayısıyla da Suriye’deki Kürt sorununun çözümü, Türkiye’deki iç politik dengeleri ve özellikle Kürtlerin politik geleceğini doğrudan etkileneceği bilinen bir gerçektir. Şam rejimi, Ankara’nın yumuşak karnını biliyor.
Önümüzdeki süreçte Ankara çaresizlik içerisinde Esad rejimi ile ilişkiye girmek durumunda kalacaktır. Bugüne kadar dolaylı yollarda bir şekli ile ilişkide olan Ankara bundan sonra ki süreçte Esad rejimiyle doğrudan diplomatik ilişkilere gireceğinin birçok emaresiyle karşılaşıyoruz.
Erdoğan’ın Suriye meselesinde ciddi bir krizle karşı karşıya kaldığını bilinmesi gereken başka bir gerçektir.

Ankara’nın nerdeyse koşulsuz bir şekilde Moskova’ya teslim olmasının, özellikle Erdoğan’ın politik gücünü önemli oranda sarsacağı açıktır. Moskova, BM’ye gönderilen mektubun kamuoyuna açıklamasıyla, Şam-Ankara arasındaki diplomatik ilişkilerin kurulmasının temel bir gerekçesi yapacaktır. Böylelikle sistemle bütünleşmiş bütün politik partileri, güçleri, devletin farklı kanatları ve kamuoyu; Ankara’nın Şam ile diplomatik ilişki kurmasını ‘ülkenin bütünlüğü’ için iktidarı destekleyeceklerdir ki öyle olmaya başladı bile.

CHP MHP iyi Parti Saadet Partisi Demokrat Parti ve politik partilerin tamamı ‘Demokratik Suriye Güçlerinin ‘bölücü-terörist’ görülmesi ve bunların tasfiye edilmesi karşılığında Şam ile diplomatik ilişkiler kurulmasını aktif olarak destekleyeceklerdir.

Fakat bugün ülkemizde ve Ortadoğu’da sorunların esas kaynağının inkar politikaları sonucu olduğu göz önünde bulundurulmalıdır bugün ülkemizde sadece AKP değil mevcut siyasi partiler Kürtlerin inkarı konusunda ve sorunların çözülmesi konusunda aralarında hiçbir farkın olmadığı bir kez daha açığa çıkmıştır. CHP’nin gerçekleştiği Suriye konferansının altında yatan metinde açıkça böyle okunmaktadır. Konferansta bir konuşma gerçekleştiren genel başkan Kılıçdaroğlu, aynı konulara parmak basarak, Demokratik Suriye Güçlerinin ‘bölücü-terörist’ görüldüğünü ve bu sebeple Şam yönetimi ile bir araya gelinmesi gerektiğini söylüyor.
Aynı şekilde kendilerin artık ne olduğu çok belli olan Vatan Partisi Başkanı Doğu Perinçek’i böyle bir dönemde büyük bir televizyon kanalına çıkartılarak aynı düşünceyi savunması ise tesadüf değildir. Çok belli ki birileri düğmeye basarak Kürtleri yok etmeyi ve Şam-Türkiye ilişkilerini eski haline getirmeye çalışıyor. Bu aynı zamanda güvenli bölge meselesinde de ABD’ye bir tehdit olarak algılanabilir. Ama bilinmeli ki iktidar bu ikili siyaseti çok fazla yürütemeyecektir.

Bu coğrafya da Kürt sorunu çözüm bulunmadığı sürece sağlıklı bir barışın tesis edilmeyeceği bir kez daha ortaya çıkmıştır. Ortadoğu’da Barış’ın gelebilmesi eşit ve adil bir birlikte geçtiğinden bilinmelidir. Aksi takdirde bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da sorunların derinleşerek devam edeceği göz önünde bulundurulmalı ve buna göre hareket edilmelidir. Bugün özellikle Kürtlerin katkısının olmadığı bir anayasanın hükmünün olmayacağı tarih boyunca defalarca görülmüştür.

Erdoğan’ın “ABD ile 2 hafta içinde uzlaşamazsak kendi harekât planımızı uygulamaya başlayacağız” şeklindeki sözleri çok olanaklı değildir. Ankara’nın Rojava olarak tanımlanan Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik, Afrin’de olduğu gibi kapsamlı bir operasyon yapma olasılığının yüksek olduğunu düşünmüyorum. Ancak askeri ve politik dengelerde her olasılık mümkün.
Ankara’da böyle bir olasılığı çok zayıf da olsa kullanabilir. Ancak mevcut politik gelişmeler dikkate alındığından, Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik askeri bir operasyon yapmasının sanıldığı gibi yüksek bir ihtimal olmadığı açıktır.
Washington ile Ankara arasında yapılan görüşmelerde alınan ve fiilen uygulanan ‘Güvenli Bölge’ planı uygulanıyor. ABD’nin askeri güçleri Urfa’da konumlandı ve ortak kara devriyesi görevlerini icra ediyor. Belirlenen ortak plan doğrultusunda DSG güçleri sınır bölgelerinden çekildi, savunma mevzilerini de bıraktılar, uzun menzilli silahlarını da 25 kilometre geri çektiler. Havadan da ortak devriye görevi icra ediliyor. Böylelikle, Ankara’nın DSG’nin kendileri için askeri olarak risk oluşturuyor tezinin gerekçesi ortadan kalktı. ABD askeri yetkililerinin yaptığı açıklamalarda ‘güvenlik bölge’ planın uygulanmasıyla ‘Türk askeri güçlerinin Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik askeri operasyon isteklerinin önemli oranda azaldığını’ belirtmeleri Türk askeri güçlerinin olası bir operasyon hamlesinin yansıtıldığı gibi güçlü olmadığını gösteriyor.

Aslında diğer tarafta ise Türkiye idlib’deki yenilgiyi unutturmak istiyor.
Ankara’nın çok önemsediği ve bütünüyle kontrol altında tutmak istediği İdlib’de, kaybetmesinin ötesinde Moskova’ya bütünüyle teslim oldu.
Türk askeri gözlem noktaları dahi Şam rejimi tarafından kuşatılmaya başlandı ve önümüzdeki birkaç hafta içerisinde kuşatılan gözlem noktalarının sayıları artacak. Hatta Rusya’nın askeri polisleri tarafından korunmaya başlanacağı kanısındayım.

Hatta belki de ABD ve DSG’den de onay alarak, küçük birkaç bölgeye sınırlı bir operasyon yapıp çıkma planını da uygulamak isteyecektir. Böylelikle İdlib yenilgisini Kuzey Doğu Suriye’de zafere dönüştürme havası yaratmaya çalışacaktır. Dolayısı ile de böyle bir politika ile daha önce olduğu gibi milliyetçi duyguların gelişmesini sağlayarak kendi yönetimini süreçte garantilemek için her türlü çaba içerisinde olacaktır. Bu girişim ülke de ve bölgede psikolojik baskı oluşturmak çabası taşıyor.

Erdoğan’ın ‘Kuzey ve Doğu Suriye’ye gireriz’ açıklamaları aslında psikolojik baskı oluşturma çabasıdır. Pentagon izin vermeden, Trump’ın Erdoğan’a sınırlı kısa süreli bir operasyona izin vermeyeceği açıktır.

Diğer taraftan ise sistemin politik tasfiyesini planlıyor. Kuzey ve Doğu Suriye’ye Suriyeli göçmenlerin yerleştirilerek sadece demografik yapıyı değiştirmeyi hedeflemiyor. Esasen orada kurulan istemin politik olarak tasfiyesini sağlamayı planlıyorlar. DSG ile ABD temsilcileri arasında yapılan görüşmelerde ortak karar, bu bölgelerde yaşayan ve radikal İslamcı örgütlerle ilişkileri olmayan Suriyeliler gelebilir demesi de Ankara’yı son derece rahatsız etmekte. Çünkü Türkiye Suriye’deki Kürtlerin elde etmiş olduğu statüyü ortada kaldırabilmesi amacıyla bazı İslamcı unsurları desteklediği de birine bir gerçektir. Fakat Suriye’de DSG’nin içerisinde yer almadığı görüşmelerin Suriye’yi kalıcı bir çözümün getirmeyeceği bilmelidir.

Öte yandan Erdoğan’ın BM’de de bu duruma ilişkin çalışmalar yaparak Kürtleri yok saymaya çalıştığına şahit olduk.

Bilinmesini isterim ki; Ortadoğu’da Kürtsüz bir çözüm kesinlikle başarıya ulaşamaz!

Saygılarımla