Çocuk Haklarını Savunmak…

20 Kasım Çocuk Hakları Günü’ydü. Bugünün önemi hepimize; çocukların yaşadıkları sorunları, sahip oldukları potansiyelleri bir kere daha vurgulama olanağı yaratmasıdır. O gün basın kamerasını ve mikrofonunu çocuk hakları hareketinin öznelerine çevirir, sivil toplumun en çok vurgulamak istediği konuları gündeme getirir. Hatta kamu idaresi “mış gibi” yapsa da konuyu ele alır, çocuklar için sanki lütufmuşçasına yeni sözler verir. Bu yıl da öyle oldu. Pek çok yerde çocuk hakları savunucuları, örgütler, çocuklar, çocukların haklarını konuştu.

Evet dünyanın geneline baktığımızda çocuk nüfusunun oranı genel nüfusun yüzde 30’larında… Türkiye’de de böyle. Nüfus bu kadar fazlayken ne yazık ki çocuklar karar mekanizmalarında yer alamıyorlar. Herkes tarafından ne kadar da çok sevildikleri söylense de onlar bugün değil sadece gelecekte değerli görülüyorlar. Hakları, özgürlükleri olan bireyler değil, aileye ya da devlete ait, bu yüzden de üzerlerinde hakimiyet kurulabilecek varlıklar olarak düşünülüyorlar. Yetişkinlerin kurguladığı ve yönettiği dünyada hayatta kalmaya, var olmaya çalışıyorlar. Yaşanan onca savaş, çatışma, yoksulluk, göç, krizlere rağmen…

Evet krizler çağındayız sanki… Ekonomik kriz, iklim krizi, sağlık krizi… Tüm bunlar çocukları da etkiliyor. Hatta en çok çocukları etkiliyor. Her bir kriz yeni bir çocuk hakları krizine yol açıyor. Bu krizleri çıkartanlar, yönetemeyenler de hep yetişkinler…

Geçtiğimiz günlerde bir kitap yayımlandı. İletişim’den, Çocuk Düşmanlığı adıyla yayımlanan kitap Elisabeth Young-Bruehl tarafından kaleme alınmış. Aksu Bora tarafından da Türkçeleştirilmiş. Kitapta Bruehl genel olarak çocuklara karşı ön yargılarımızla yüzleşmemizi istiyor. Çünkü Bruehl bu ön yargıların çocuklara yönelik kötü muamelenin olmazsa olmaz koşulu olduğunu vurguluyor. Çocuklara karşı var olan ancak adı konmamış bu ön yargının ırkçılık, cinsiyetçilik ve diğer ayrımcılık tanımlamaları gibi tanımlanması gerektiğini söylüyor.

Aksu Bora da Bianet’te kitapla ilgili röportajında, Çocuk Düşmanlığı kavramını özellikle kullandığını belirtiyor. Evet gerçekten de sert bir kavram, çocuk düşmanlığı. Ancak neden bu kavramı seçtiğini Aksu Bora şöyle açıklıyor: “Türkiye’de yaşayan herhangi biri, çocuklara neler yaptığımız hakkında epey fikre sahiptir diye düşünüyorum. Yetiştirme yurtları ya da cemaat evleri daha iyi biliniyor. Aladağ’daki kız yurdunda çıkan yangını, kilitli yangın merdiveni kapısını, o kapının dibinde ölen kızları gördük mesela, değil mi? Çocuk yaşta hamile kalan kızlarla ilgili bölük pörçük bilgilerimiz var, bunlar neredeyse hiç konuşulmuyor. Çocuk pornografisinin yaygınlığıyla ilgili bulanık bazı fikirlerimiz var ama bu da üzeri örtülen meselelerden biri. Aile içindeki şiddeti, istismarı ve ihmali, ayyuka çıkan bazı vakalarda, mahkeme önüne gelebildiğinde biraz görüyoruz. Devasa bir felaketin bir ucuna ışık tutulmuş gibi, sonra o ışık sönüveriyor.”

Evet, Aksu Bora’nın örneklediği gibi pek çok olay var. Üstelik hiçbiri münferit değil oldukça sistematik. Sadece birkaç gündür çocuklarla ilgili çıkan haberleri -ev içinde cinsel şiddet sonucu doğan ve benzer şekilde öldürülen 3 yaşındaki Müslime, babası tarafından dövülen 3 aylık bebek, kamera görüntüleri yayılan 13 yaşındaki bir kız çocuğuna yönelik istismar, 11 yaşında kafası ezilen Suriyeli çocuk- bu haberlerin farklı mekanlarda ve farklı faillerle gerçekleşmiş benzerleriyle düşününce çocukların yaşadıklarını düşmanlık dışında bir başka kavramla açıklamak oldukça zor.

Bu kitap Türkiye’de çocuk hakları savunucularını çok heyecanlandırdı. Çünkü kitap yıllardır sözünü ettiğimiz, görünür kılmaya, böylece ortadan kaldırmaya çabaladığımız çocuklara yönelik ayrımcılık ve bağlantılı ihlal örüntülerini çok net ortaya koyuyor.