20 Haziran Dünya Mülteci Günü…

20 Haziran Dünya Mülteci Günü 20 yıldır ; 20 Haziran günü Dünya Mülteci Günü olarak kabul edildiğinden ,onlarla ilgili ; çeşitli etkinlikler düzenleniyor. Karşılaştıkları sorunlar, uğradıkları insan hakları ihlalleri ,yaşadıkları coğrafyada en temel insan haklarından mahrum kalmamaları için neler yapılabileceği anlatılıyor çünkü ; Gün geçmiyor ki mülteci ya da potansiyel mülteci adayları haberlerde yer almasın.

Oysa Dünya hepimizin ortak evidir. Kimliği, dini, milliyeti, memleketi …ne olursa olsun herkese yer vardır. Hiç bir insan ailesini de yanına alıp doğduğu topraklardan ayrılmaz, mutlaka kendisini rahatsız eden; gerekçeler vardır.

Bu yıl da çeşitli etkinliklerle anımsadık ama bir gün değil her gün neler yapılabileceğini düşünmeli ve uygulamalıyız çünkü hepimize düşen bir görev mutlaka vardır. Ülkelerindeki savaş, çatışma, zulüm, yoksulluk, açlık siyasi düşünceler veya toplumsal cinsiyet temelli şiddet nedeniyle yerinden edilen insan sayısı arttı ama insanca yaşama yönelik politikalar zayıfladı. Son bir yıl içinde; yine milyonlarca insan yerlerinden edildi ve bunların yeniden eski ülkelerine dönebilmeleri neredeyse olanaksız hale geldi.

 En fazla mülteci nüfusuna sahip ülkelerden biri olan Türkiye’de ise Suriyeli mültecilerin yanı sıra Afganistan, Irak, İran, Somali başta olmak üzere birçok ülkeden mülteci-sığınmacı bulunmaktadır. Türkiye’nin Mültecilerin Hukuki Statüsü’ne ilişkin 1951 Cenevre Sözleşmesi’ne koyduğu coğrafi sınırlama nedeniyle sadece Avrupa Konseyi ülkelerinin vatandaşları mülteci olarak tanımlanmakta, diğer ülkelerden gelen insanlara mülteci statüsüne başvuru imkanı tanınmamaktadır.

Bu açıdan Suriye’den gelen insanlar mülteci statüsüne göre belirsiz ve güvencesiz olan Geçici Koruma; diğer Avrupa-dışı ülkelerden gelenler ise, Uluslararası Koruma kapsamında ama yine “geçici” ve “belirsiz” olan bir koruma sistemine tabidirler. Bu tanımlamalar mülteciler dışındaki insanları her an ülkelerine “geri gönderme” tehdidiyle karşı karşıya bırakmakta, başta barınma, çalışma ve eğitim hakkı olmak üzere hak kayıplarını beraberinde getirmektedir. Ne var ki sözleşmenin 1. maddesi fıkrasında mülteci, “ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden, zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan, ya da söz konusu korku nedeniyle yararlanmak istemeyen; yahut tabiiyeti yoksa ve bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen her şahıs…”[1] olarak tanımlanmaktadır.

Bu tarif doğrultusunda Türkiye’nin zorla yerinden edilen bu grupları uluslararası sözleşmeler gereği mülteci olarak kabul etme sorumluluğu bulunmaktadır. Bir başka ifadeyle zorla yerinden edilenlere nerede olursa olsun insan onuruna yakışır ve insan hakları ilkelerine uygun bir yaşam güvencesi sağlanmalıdır. Zira zorla yerinden edilenler, mülteciler; yaşamları korunması gereken, sosyal ve diğer tüm hakları kesintisiz sağlanması gereken kırılgan gruplardır.

Tam da bu nedenle sığınma hakkına erişim bir “misafirlik” söylemiyle karşılanabilecek ya da ülkelerin ekonomik çıkarlarına, dış politikalarına malzeme edilebilecek, devletlerin takdirine, keyfi uygulamalarına bırakabilecek bir durum değildir. Sorumlu tüm taraflar mültecilerin insan onuruna yakışır yaşam olanaklarına sahip olması için çaba sarf etmek zorundadır. Ancak Türkiye’nin geçici statüler üzerine kurulu sığınma sistemi ve mültecilere yönelik kalıcı çözümlerden uzak politikaları nedeniyle mülteciler birçok hak ihlaliyle karşılaşmaktadırlar. Çalışma hakkı, eğitim hakkı, sağlığa erişim hakkı, kültürel ve sosyal hakları, seyahat hakları yok sayılarak ayrımcılığa uğramaktadırlar.

Bu politik söylemler nedeniyle mülteciler ırkçı ve nefret söylem-eylemlerine maruz kalmakta, bu söylem ve eylemler basın yayın yoluyla geniş kesimlere yayılmakta, çeşitli toplumsal sorunların sorumlusu olarak gösterilmektedirler. Temel ihtiyaçları karşılanmadığından, haklarına erişemediklerinden mülteciler pek çok sorunla baş ederek hayatta kalmaya çalışmaktadır.

Mültecilerin çoğu; savaştan kaçarak Türkiye’ye sığındıklarını ancak, bulundukları illerde yoksulluk çektiklerini, çalışma izni verilmediğini, iş bulamadıklarını, iş bulsalar dahi maaşlarını alamadıklarını, yaşam alanlarında kötü muameleye ve ayrımcılığa maruz kaldıklarını, kimliklerinin verilmediğini, sağlık hizmetlerinden, eğitim hizmetlerinden yararlanamadıklarını, her an savaş bölgesine sınır dışı edilme korkusu yaşadıklarını anlatmaktadırlar. Mülteciliğin bir sonuç olduğu unutulmamalıdır. İnsani yaşama koşullarının oluşturulması ve mültecilerin her türlü hak ihlali, emek sömürüsü, istismara karşı korunması devletin görevlerindendir. Öyleyse yineleyelim; Sadece 20 Haziran değil her gün çözüm odaklı düşünmeli ve çalışmalıyız.

23/06/2021