Kayıplar En Derin Yaralarımızdan…

“Herkes kişi özgürlüğü ve kişi güvenliği hakkına sahiptir. Hiç kimse keyfi olarak gözaltına alınamaz veya tutulamaz.”
BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliğince Hazırlanan Rehber’de Zorla kaybetme şöyle tarif edilir:
” Birileri gelir. Şehir, köy ya da herhangi bir yer; evlere zorla girer. Gece, gündüz, herhangi bir zamanda. Genellikle sivil, bazen üniformalı, ama her zaman silahlı olarak. Hiçbir açıklama yapmaz, tutuklama emri göstermez, çoğunlukla kim oldukları ya da hangi kurum adına hareket ettiklerini söylemezler. Bir ya da birden fazla aile üyesini gerekirse zor kullanarak arabaya doğru sürüklerler. Bu uluslararası bir suç ve ağır bir insan hakkı ihlali olan zorla kaybetme dramının sıklıkla karşılaşılan ilk sahnesidir.”
1995 yılından beri her yıl 17-31 Mayıs arası günler Kayıplar Haftası olarak anılmakta ve çeşitli etkinlikler yapılmaktadır.
Eşlerini, oğullarını, kızlarını, babalarını, akrabalarını gözaltında kaybeden insanlar ve onların destekçileri; eşlerinin, çocuklarının, babalarının bulunması, akıbetlerinin sorulması için devlet yetkililerine ve kamuoyuna duyurmak amacıyla 27 Mayıs 1995 yılında İstanbul Taksim İstiklal Caddesi Galatasaray Lisesi önünde kayıplar için oturma eylemleri başlatmışlar.
Daha sonra bu eylemlere katılan kayıp yakını annelerin çokluğu nedeni ile Cumartesi Anneleri ismi de verilmiştir. Cumartesi Anneleri ve kayıp yakınları devletin her türlü yıldırma, korkutma, gözaltına alma, tutuklama gibi baskı yöntemlerine rağmen oturma eylemlerini ısrarla sürdürmeye devam etmektedirler. Bu kayıp etkinlikleri ilk yıllarda, aileler tarafından “sağ aldınız, sağ isteriz.” Talebiyle olsa da; daha sonraları “çocuklarımızın kemiklerini ve mezarını isteriz.“ isteğine dönüşmüştür.
Bu oturma eylemleri sürecinde birçok anne ve baba çocuklarının akıbetlerini öğrenemeden hayatlarını kaybetmiş ve onların eylemlerini artık oğullar, kızlar, eşler ve torunlar sürdürmektedirler.
Bugün kullandığımız anlamıyla zorla kaybetmenin ilk örneği 2. Dünya Savaşında Nazilerin işgal ettikleri ülkelerdeki direnişçileri Almanya’daki toplama kamplarına naklederek orada imha etmeleriyle ortaya çıkmıştır. Nazi Almanya’sı 7 Aralık 1941 tarihinde “Gece ve Sis Kararnamesi” adı altında bir kararname yayımlamıştır. Kararname “Komünist unsurlar ve diğer Alman karşıtı çevrelerin Reich’e karşı saldırılarını arttırdığı, bu suçların yoğunluğu ve yarattığı tehlikeler nedeniyle sert önlemler alınması gerektiği” gerekçesine dayandırılmıştır.
Bu gerekçeler bütün dünya ülkelerinde hemen hemen hiç değişmeyecek; izleyen yıllarda da ulusal güvenlik doktrini çerçevesinde “iç düşman, muhalif, terörist ya da yıkıcı unsur” olarak kabul edilenler kaybedilirken benzer açıklamalar yapılmıştır.
Nürnberg Mahkemesi tutanaklarına göre Nazi Almanya’sında kaybedilen insan sayısının 5.200 ila 7000 arasında olduğu tahmin edilmektedir.
Dünyanın çeşitli ülkelerinde 1960’lardan 1980’lere kadar olan süreçlerde birbirine benzer gerekçelerle kaybetmeler devam etmiştir. Bu yıllarda, zorla kaybetmeler, Şili, Arjantin, El Salvador, Uruguay, Brezilya, Kolombiya, Peru, Paraguay, Honduras, Bolivya, Haiti ve Meksika gibi Latin Amerika ülkelerinde yaygın bir şekilde uygulanmıştır. Bu ülkelerde kaybetmelerin baskın özelliği, askeri dikta rejimlerinin ürünü olmasıdır.
1980’ler sonrası Ortadoğu, Asya ve Afrika, ülkelerinde zorla kaybetme uygulamaları görülmeye başlanmıştır. Bu ülkeler arasında Irak, Sri Lanka, Cezayir, Endonezya, İran Filipinler, Lübnan, Sudan, Rusya Federasyonu, Yemen, Fas, Etiyopya ve Türkiye sayılmaktadır.
1980 sonrası zorla kaybetmelerinin baskın özelliği ise iç savaş ve iç çatışmalardır.
Türkiye’de; (1900’lerin başından beri kaybedilenler hariç) İHD verilerine göre, 12 Eylül ve devamında süren silahlı çatışmalar sonucu 940 civarında kişinin gözaltında kaybedildiği, yapılan takipler sonucu bunlardan yaklaşık yarısının cenazesine ulaşıldığı, diğer yarısının ise hala akıbetinin belli olmadığı bilinmektedir.
Hafıza Merkezi adlı derneğin kayıtlarına göre ise kesin olmamakla beraber, Türkiye’de 1352 zorla kaybedilme olayı yaşanmıştır.
Türkiye’de de gözaltında kayıpların konsepti Dünyanın diğer ülkelerinde uygulanan gerekçelerden farklı değildir. Türkiye’de de konsept; “terörist, komünist, bölücü, hain ve benzeri” üzerinden gerekçelendirilmiştir.
Gözaltında kayıp insanlığa karşı bir suçtur. Özellikle “BM Kayıplar Sözleşmesi” olarak anılan ve tam adı “Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşmesini” imzalayan ülkeler zorla kaybetmenin insanlık suçu olduğunu kabul etmekte ve ceza yasalarında bu insanlık suçuna yer vermişlerdir.
Kaybedilenlerin yakınları açısından bakıldığında da; kayıp yakınlarına “hiçlik” duygusu yaşatan bu suç, esasen sürekli olarak işlenen bir suçtur. Cumartesi Annelerinin ve kayıp yakınlarının gözaltında kaybedilen yakınları ile ilgili umut dolu bekleyişleri umutsuzluğa dönüşmekte ve onlara her gün ayrı bir işkence yaşatmaktadır.
Örneğin, BERFO ANANIN OĞLU GELECEK DİYE EVİNİN KAPISINI KAPAMAMASI, OĞLU GELİR DE EVİ TANIYAMAZ DİYE EVİNİ BOYA YAPMAMASI işkencenin sürekliliğinin kanıtıdır.
Hiçbir siyasal iktidar böylesi bir uygulamayı sürdüremez ve sürdürmemelidir.
Zorla kaybetme, aynı anda birçok insan hakları ihlali anlamına da geliyor: Kişi güvenliği ve bütünlüğü, işkence, zalimane, insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele görmeme, adil yargılanma ve aile yaşamı hakları başta gelmektedir.
Bu acıların yaşanmaması için suçluların bulunması ve yargılanması ve geçmişle hesaplaşılması hem toplum, hem de kayıp yakınları için tedavi edici olacaktır.
Türkiye’de başta İnsan Hakları Derneği, TİHV ve Hafıza Merkezi olmak üzere, sivil toplum kuruluşları, aileler, bazı kişi ve kurumların çabaları sonucu gözaltında kayıpların akıbetinin araştırılması amacı ile Cumhuriyet Savcılıkları tarafından bazı vakalar aydınlatılmış ve sorumlular hakkında sembolik davalar açılmıştır.
Ancak açılan davaların tamamı, dava nakli, zaman aşımı gerekçeleriyle veya açılan davalar beraat ile sonuçlandırılarak sorumlular cezalandırılmayarak cezasızlık geleneği sürdürülmüştür.
Kayıpların yaşandığı çeşitli ülkelerde gerek ulusal düzeyde ve gerekse de uluslararası düzeyde dernek, sivil toplum örgütleri, kurum ve kuruluşlar çeşitli eylemler organize ederek kayıpların akıbetlerini sormuşlar.
Bunların en etkili ve sonuç alıcı olanı Arjantin’deki General Videla döneminde 1976 yılından 1983 yılına kadar olan kayıpları sormak için yapılan eylemdir. Resmi kurumların eylemsizliği, sessizliği ve suç ortaklığıyla karşı karşıya kalan ve Arjantin’in yetersiz yasal mekanizmalarını tüketen ‘anneler’, uluslararası otoritelerden, evrensel olarak kabul edilen uygarlık normlarına uymalarını talep etmeleri amacıyla başlattıkları “PLAZA DE MAYO ANNELERİ” eylemidir.
Bu eylem daha sonra tüm Dünyaya yayılacaktır.
Zorla gözaltında kayıpların insan vicdanında yarattığı yaralar ve insan haklarının korunması ve yerleşmesi için bir sorun olması nedeniyle uluslararası düzeyde çeşitli çalışmalar yapılmıştır.
Uluslararası zeminde kayıplarla ilgili yapılan çalışmalar sonucu “BM Kayıplar Sözleşmesi” olarak anılan ve tam adı “Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşmesi” kabul edilmiştir.
20 Aralık 2006’da BM Genel Kurulu tarafından kabul edilen ve 6 Şubat 2007’de imzaya açılan sözleşme, 23 Aralık 2010’da 20 devletin taraf olması şartı yerine getirildiğinden sözleşme yürürlüğe girmiştir. Sözleşmeyi bugün itibariyle 95 devlet imzalamıştır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti an itibariyle sözleşmenin tarafı değildir.
Sözleşme zorla kaybetmeye mutlak bir yasak getirmesinin yanı sıra, taraf devletlerin iç hukuklarında bu eylemi bir suç olarak tanımlamasını da şart koşuyor.
Yaygın veya sistematik kaybetme eylemlerini de insanlığa karşı işlenen suçlar kapsamında sayıyor.
Sözleşmeye göre “zorla kaybedilme” devletin ajanları ya da devletin yetkisi, desteği ya da rızasıyla hareket eden kişiler veya bu kişilerin oluşturduğu gruplar tarafından gerçekleştirilen tutuklama, gözaltı, kaçırma ya da özgürlükten yoksun bırakmanın diğer biçimlerini takiben bir kişiyi kanun koruması dışında bırakacak şekilde özgürlükten yoksun bırakma gerçeğinin reddi ya da akıbetinin veya kayıp kişinin nerede olduğunun gizlenmesi olarak kabul tanımlıyor.
Sözleşme, hem kaybedilenlerin hem de ailelerin haklarını da garanti altına alıyor. Bunların arasında kaybetme eyleminin koşullarıyla, kaybedilen kişinin akıbetiyle ilgili gerçekleri bilme hakkının yanı sıra, zararın tazmini de yer alıyor.
Sözleşme, ayrıca, sözleşmede belirtilen işlevlerin yerine getirilmesi amacıyla Zorla Kaybedilme Komitesi kurulmasını öngörüyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti zorla kaybetmelerle ilgili olarak AİHM bünyesinde yapılan başvurularda sorumluluklarını, yükümlülüklerini yerine getirmemesi nedeniyle mahkum edilmiştir.
İnsan Hakları Savunucuları olarak çağrımız şudur:
Türkiye Cumhuriyeti Devleti;
• “Birleşmiş Milletler Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına dair Uluslararası Sözleşme”’nin tarafı olmalıdır.
• Uluslararası Ceza Divanı Roma Statüsü ve İnsancıl Hukuk ile ilgili Cenevre Sözleşmeleri ile ilgili olan, protokolleri imzalamalıdır.
• Zorla kaybetmeler konusunda, diğer pek çok konu başlığında olduğu gibi (zorla yerinden etmeleri, işkenceler, insanlığa karşı suçlar, soykırım, savaş hukuku ihlalleri, faili meçhul siyasal cinayetler, yargısız infazlar) geçmişle yüzleşmeyi yaşamalıdır. Bunun için bir yasa çıkarılmalıdır.
• Yasayla hakikatleri araştıracak, geniş yetkilerle donatılmış bir Zorla Kaybedilme Komisyonu kurulmalıdır.
• Ceza kanununda Sözleşmede de belirtildiği gibi zorla kaybetmeyi yasaklayan ve bu suçu bir insanlık suçu olarak niteleyen hükme yer vermelidir. Böylelikle zorla kaybetme bakımından zamanaşımının işlemeyeceği garanti altına alınmalıdır.
• Kapsamlı bir şekilde kayıplar ve toplu mezarlar konusunda insan hakları ve diğer ilgili sivil toplum örgütleriyle işbirliği ile toplu mezarları ulusal üstü insan hakları belgelerine uygun şekilde ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 86 ve 87.maddelerine uygun şekilde açmalı ve süreç Jordan Prensiplerinde öngörüldüğü gibi işlemelidir.
• Hızla DNA bankasını oluşturmalıdır.
• Savcılar resen harekete geçmeli ve kayıp vakalarının yaşandığı dönemlerdeki emniyet ve jandarma birimlerinin sorumlularını tespit etmelidir.
• Adli kolluk kurulmalı ve doğrudan doğruya cumhuriyet savcılarına bağlanmalıdır.
• Soruşturma ve kovuşturma makamları kamu görevlilerinin karıştığı olaylar bakımından uyguladıkları cezasızlık politikasından vazgeçmelidir.
Sonuç olarak kayıplar en derin yaralarımızdan biridir.