Dersim Soykırımına Giden Süreç ve Dersim Soykırımı – 06

  “Susan bir bilgin, bir sözcük söylemeyen aptaldan farksızdır” MOLİERE.

Dönemin tek parti iktidarı CHP ve uzantıları (ardılları) tarih ve toplum karşısında Dersim’de işledikleri insanlık suçuna yıllarca çeşitli kılıflar uydurdular ve işledikleri insanlık suçunu her dönem gizlemeye çalıştılar. Hakikat şudur ki; dönemin egemenleri, “Türk-İslam” sentezine dayalı, tekçi-inkârcı ve asimilasyoncu politikalarını hayata geçirmek ve Dersim’de egemen kılmak adına Dersim soykırımını yaptılar. Dersim’de (1937-1938)  yapılan soykırımda devletin resmi rakamlarına göre kadın-çoluk-çocuk-yaşlı, 13 bin 806 insan (can)  katledildi, (bunlar devletin kayıtları) 14 bin 441 insan (can) sürgün edildi. Yerel kaynaklara göre ise; kadın ve çocuk ayrımı yapılmadan 50 bin civarında insan (can) katledildi. Binlerce Dersimli kız ve erkek çocuk batı illerine evlatlık verildi.

DERSİM SOYKIRIMINA DAİR DAİR, ÇEŞİTLİ ZAMAN ARALIKLARINDA YAPILMIŞ RÖPORTAJLAR

Gazeteci, Yazar Saner Yalçın’ın Kemal Kılıçdaroğlu’yla yaptığı röportaj:

Kemal Kılıçdaroğlu konuşmaya başlıyor; “Bu konuyu (Dersim’i) araştırma gereği duydum! Lise yıllarından başlayarak yerel tarih konusunda ciddi bir merakım vardı. Tarih Vakfı’nın dokümanlarını, kaynaklarını toplamaya çalıştım. Canlı kişilerle konuştum. Tarihçi Cemal Kutay ile görüştüm. O dönemde (1938) Başbakan olan Celal Bayar’ın konuyu çok iyi bildiğini söyledi. ‘Ben randevu alacağım, gelirsiniz beraber gideriz’ dedi. Cemal Kutay randevu alınca, beni çağırdı, gittim. 1986 yılıydı sanırım. Kutay bana, “Celal Bayar hasta, görüşme şansımız olmayacak dedi.” Ben de içimden kızdım, “herhalde beni atlattı” dedim. Otobüsle Ankara’ya dönerken yolda haberleri açtı şoför. Celal Bayar’ın hastaneye kaldırıldığını söyledi. Sonra Celal Bayar taburcu olmadan (2 Ağustos 1986’da 103 yaşında) vefat etti ve o görüşme hiç olmadı. O görüşme olsaydı belki çok şey öğrenecektim. İhsan Sabri Çağlayangil ile görüşmemi sağlayan bir yeminli mali müşavir arkadaşımdı. Onun ricası üzerine randevuyu Cavit Çağlar aldı. Çağlayangil’in Yalova’daki evinde buluştuk. Bir arkadaşın radyo teybiyle gitmiştim. O konuştu, ben banda aldım. O döneme ait güzel bilgiler verdi. O yaşta müthiş bir hafızası vardı.” (…)

Gazeteci, Yazar Saner Yalçın anlatıyor; “Kılıçdaroğlu’nun bana verdiği belgelerden biri de İhsan Sabri Çağlayangil’le yapılan görüşmenin teyp kaydıydı. CHP Genel Merkezi’ndeki sohbette konuyu bu teyp kaydına getirip, “Arkadan bir türkü çıkıyor, bunun Dersim’le bir ilgisi var mı” diye sordum. Kılıçdaroğlu güldü ve konuşmaya devam etti.” “Sayın Çağlayangil’in anlattıklarını kâsede almak istedik. Acemiyiz. Öylesine bir teyp bulduk, içine de evden bir kaset koyduk. Hatta evde kablo yeterli gelmedi, masayı filan çektik; rahmetli Çağlayangil’de bize yardım etmişti.”(…) Yalçın, “kayıt iyi değildi. Sesler anlaşılmıyordu. Bir yerden sonra ise sesler hiç duyulmuyordu. Ancak, buna rağmen Türkiye yakın tarihi açısından oldukça verimli bir görüşme yapmıştı Kılıçdaroğlu! Teypten anlaşılıyor ki, Türkiye sağ siyasetinin duayen (kıdemli) isimlerinden Çağlayangil, çok samimi konuşuyor; tüm bildiklerini anlatıyor.”(…)

Bakın Çağlayangil, kılıçdaroğlu’a verdiği röportaj da neler söylüyor:  “Dersim hakkında en güzel kitabı hizmete mahsus olmak kaydıyla ve 100 nüsha basılmak şartıyla Kazım Orbay yazmıştır, Jandarma Genel Komutanı iken.” Kılıçdaroğlu: “Kitabı gördüm efendim. Türk Tarih Kurumu’nun kütüphanesinde var.” Çağlayangil: “Var. Onda tarihi izahat var. Ve Dersim hakkında en iyi, en resmi tetkik de odur. Ben Malatya Emniyet Müdürü’yken Kürt meselesine merak sardım.(…) İki ayrı rapor yazdım o devirde bakanlığa verdim. Raporların birer nüshası bende fakat ‘ara bul’ derseniz, bu evrak-ı perişanın içinde imkânı yok bulamam.”(…)

Çağlayangil:  “İki büyük siyaset Cumhuriyet’te zaman zaman hâkim olmuş ve çarpışmıştır. Birincisi, bunlara şiddet yoluyla, baskı yoluyla hâkim olmak. İkincisi kültür yoluyla hâkim olmak. Kültür yoluyla hâkim olmak (Kültür yoluyla dediği şey asimilasyondan başka bir şey değildir.) Bunlar o havalide uzun müddet valilik ve müfettiş-i umumilik yapmış ve Kürtleri tanımış kimselerdi. Fakat Türk siyasetine Fevzi Çakmak’ın mutaassıp görüşü hâkimdi. Fevzi Çakmak, Doğu’ya yol yapmanın, Doğu’da mektep açmanın, Kürtleri elit hale getirmenin, oraya medeniyet sokmanın aleyhindeydi. “Bunlar uyanırlarsa istiklal fikrine kapılırlar ve vatanımız bölünür diyordu.”(…)

Çağlayangil: “Dersim’i merak ettiğim zaman Dersim’i gezdim!” Kılıçdaroğlu: “Hangi yıldı efendim?” Çağlayangil: “1936–37. O dönem Dersim’e jandarma giremiyor. Dersim’e tahsildar giremiyor. Dersim’de ağa nüfuzu hâkim. Dersim’de hükümet yok. Dersim’de Türkiye Cumhuriyeti otoritesi yok.  E, otorite olmayınca o boşluğu ağa doldurmuş. Bir yandan hükümranlık Cumhuriyet’te; bir yandan otorite Kürt ağasında! Bu çelişki, Dersim’in mukadder hayatını yaşıyor.”(…) “Bunun sonucu o tarihte de Dersim’de harekât cereyan etti; Abdullah Alpdoğan Paşa, Kastamonulu; ona emir veriliyor. “Bütün ordu iştirak etsin bu Dersim’i temizleyin” diyorlar. Dersim harekâti böylece başlamış oldu. Dersim’de ilk harekât Galatalı Şevket Bey tarafından yapılmıştır. Galatalı Şevket Bey bir albay. Mersin’deki Kürtlerin, Kürtçe şarkılarında hâlâ Galatalı Şevket Bey’in yaptığı mezalimin, öldürdüğü kimselerin ağıtları ve destanları yaşar. Hâlâ söylerler.”(…)

Kemal Kılıçdaroğlu: “Abdullah Paşa o ara Elazığ’da…” Çağlayangil: “Evet Elazığ’da. Ben de Malatya Emniyet Müdürüyüm. Haliyle otomobile bindik Elazığ’a gittik. Abdullah Paşa bizi misafir etti. Harekât başlayalı 1–2 ay olmuştu.” Abdullah Paşa dedi ki “Bu kefereyi kıstırdım; Uçakla ekinlerini yaktım. Mağaralara iltica ettiler. Fakat dağlık arazi karargâh-ı Munzur’da”, “bu dağları tuttular. Bu dağları bir mavzerli alay tutabilir. Öyle geçitler var”(…)   “Sonra biz geri döndük.” Çağlayangil, neticeyi söylüyorum: “Mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içerisinden, bunları fare gibi zehirledi. Kanlı bir harekât oldu. Dersim davası da bitti. Hükümet otoritesi köye ve Dersim’e girdi. Dersim böyle bitti. Huzur şükür.” “Bugün Dersim’e rahatça gidebilirsiniz. Jandarma da girer, siz de girebilirsiniz.”(…) “Yalnız son zamanlarda bilhassa sınırlarda dış tesislerden Kürtlerin bağımsızlık hareketi başladı. Kürtlerin bir bölümü Türkiye’de, bir bölümü İran’da…”(…) Çağlayangil, Kemal Kılıçdaroğlu’na verdiği bu röportajında Irak ve Suriye’deki Kürtlerden söz etmiyor. Kürtlerin bir bölümü Türkiye’de, bir bölümü İran’da diyor!

Değerli canlar; Yine bu röportajda dikkat çekilmesi gereken bir başka ve en önemli konuda Sayın Kemal Kılıçdaroğlu,  İhsan Sabri Çağlayangil’le bu röportajı 1986 yılının sonunda ya da 1987 yılının başlarında yapıyor. Çağlayangil, Elazığ Buğday Meyanında Seyid Rıza ve yoldaşları idam edilirken orada devlet görevlisi olarak bulunmuş ve Dersim 1937-1938’in en önemli tanıklarından biridir. Bu yüzden bu röportaj çok kıymetlidir! Neden mi kıymetlidir? Bu röportajda, Dersim’de canice işlenen, inkâr edilen ve yıllarca gizlenen insanlık suçları itiraf ediliyor. Bu röportajda Dersim’de işlenen insanlık suçları itiraf ediliyor ama Sayın Kemal Kılçdaroğlu,  her nedense bu önemli ve can alıcı bilgileri 20 yıl gizli tutuyor ya da açıklamak istemiyor. Ancak Gazeteci, Yazar Saner Yalçın’ın Kemal Kılıçdaroğlu’yla yaptığı röportajı ve edindiği bilgileri, 22 Ağustos 2010 tarihinde Hürriyet Gazetesinde yayınlayınca bütün bunlar gün yüzüne çıkıyor. Takdir ve yorum kamuoyuna aittir!

Gazeteci Ezgi Başaran’ın 28 Kasım 2011 tarihinde Radikal Gazetesi için TBMM Eski Başkanlarından Hüsamettin Cindoruk’la gerçekleştirdiği röportaj:

Avukat, siyasetçi, TBMM Eski Başkanlarından Hüsamettin Cindoruk, “Ben Bayar’ın son 25 yılında avukatlığı yaptığımdan bu konuda da konuşmuştuk!” Rahmetli Bayar’ın Dersim’le ilgili bana söylediği şudur: “Cumhuriyet Milli Misak sınırları içerisinde tamamen egemen olmuştu. Hakkâri dâhil, Trakya dâhil bütün ülkede Cumhuriyet egemendi, bir tek Tunceli dışında. Tunceli’deki mütegallibe, Tunceli’yi Cumhuriyet’in dışında tutuyordu. Polis, jandarma oraya giremiyor, vergi alamıyordu. Coğrafyası böyle bir direnmeye çok müsaitti. Bunu aşmak için çok uyarı yaptık, kanunlar çıkardık ama olmadı. Atatürk sonunda bize vurun dedi, Dersim’i vurduk! Tenkil ve tedip ederek Cumhuriyet topraklarına Tunceli’yi kattık.” Cindoruk konuşmasına devam ediyor; “Atatürk’ün bilgisi yoktu diye bir kesim hâlâ diretiyor? Atatürk’ün bilgisi yoktu, o sırada hastaydı diyenler doğru söylemiyor. Başka bir karine daha Sabiha Gökçen’dir. Kendisi sadece askeri pilot da değildi. Sizce Atatürk’ün manevi kızı olarak onun bilgisi dışında böyle bir harekâta katılması mümkün mü?” Sayın Hüsamettin Cindoruk yerinde, doğru bir tespit ve vurgulama yapıyor. Devir tek parti devri, Atatürk’ün söylediği her söz o dönem kanun sayılıyor. Atatürk’ün bilgisi dışında böyle bir harekâtın (soykırımın) yapılması mümkün müdür?

DERSİM SOYKIRIMINA KATILMIŞ ASKERLERİN ANLATTIKLARI

Türkiye’nin ilk kadın pilotu Sabiha Gökçen’in anlattıkları:

Sabiha Gökçen, Dersim’e yapılacak hava harekâtına katılmak için can atıyor. Komutanı Zeki Bey’den Dersim’e yapılacak hava harekâtına katılmak için izin istiyor ve bu konu da ısrar ediyor. “Zeki Bey’de, ‘Gökçen’e sen bir kızsın, üstelik de Atatürk’ün kızısın, (Gökçen, Atatürk’ün manevi kızı’dır)  bu nedenle oraya gidebilmen için bizim karar vermemiz imkânsız… Şayet Atatürk izin verirse tabii sen de diğer arkadaşlarına katılıp vatani görevini yaparsın’ diyor.(…)

Gökçen anlatıyor: “Uçağıma atlayıp doğruca Ankara’ya gittim, beni o saatte ve heyecanlı gören paşa durumu hemen anlamıştı.” “İşaret ederek, ‘niçin geldiğini biliyorum Gökçen’ dedi.(…) ‘Peki’ dedi, ‘mademki bu kadar istiyorsun ben sana izin veriyorum.(…) Aldatılmış bir eşkıya çetesiyle karşı karşıya kalacaksın, onların da elinde bir takım silahlar var. Uçağın arıza yapacak olursa mecburi inişe geçecek ve sonunda onlara teslim olacaksın, bunun ne demek olduğunu başına gelmedikçe bilemezsin, bu durumda ne yapacağını düşündün mü?’(…) Ona şu yanıtı verdim: ‘Hakkınız var, nihayet altımızdaki bir uçak her an arıza yapabilir düşebilir, şayet böyle bir şansızlık olursa hiç merak etmeyin ben kendimi onlara canlı olarak teslim etmem… Sözlerim Atatürk’ü çok mütehassıs etmişti.(…) ‘O halde ben sana kendi kullandığım tabancayı vereyim Gökçen’ dedi.”

Sabiha Gökçen, Dersim halkını nasıl bombaladığını, hatıratında övünerek anlatıyor: “Dersim’e uçuyordum. Asker arkadaşlarımla, meslektaşlarımla birlikte isyancıları susturmak görevini almıştım. Atatürk’ün bana verdiği silah da üzerimdeydi. Ulusum için ilk kez büyük bir işe gidiyordum. Makbule Atadan hanımefendi, ‘korkuyor musun’ diye sordu. Güldüm: ‘Bölgeye barışı sağlamak için gidiyorum. Korkan insanın barış için savaş vermesi mümkün mü’ dedim.” Gökçen anlatmaya devam ediyor: “Ne olur ne olmaz diye bir de makineli tüfek kontrolü yapıyor, silahı yağlıyor, mermileri sayıyor, herhangi bir taarruza uğradığımızda ne yapacağımızı birbirimize anlatıyorduk. Ben Atatürk’ten aldığım direktif üzerine, şayet uçağımız düşecek olursa derhal silaha sarılacak ve asla asilerin eline sağ olarak geçmeyecektim! Önce onlarla dövüşecek sonra da son kurşunu kendi beynime sıkacaktım.”

Dersim Katliamında genç bir havacı subay olan Muhsin Batur, 1971 muhtırası verildiği dönemde hava kuvvetleri komutanıdır. 12. Mart darbesinin altında imzası vardır. Aynı zamanda Batur, 1979’da da CHP’nin Cumhurbaşkanı adayıdır. Muhsin Batur Dersim anılarını anlatırken Çağlayangil kadar açık ve net değildir! Batur, Dersim’deki ‘özel’ görevinden şöyle söz eder: “Günlerden bir gün Alayımıza emir geldi… Tren yolu ile Elazığ’a intikal edilecek, bir süre orada eğitim gördükten sonra o zamanlar Dersim denilen bölgeye gideceğiz. Tren yolculuğumuz 40 kişinin paylaştığı kapalı yük vagonlarında pek ilkel ve zor koşullar altında gerçekleşti. Elazığ’ın biraz uzağında, Harput’un eteklerinde çadırlı ordugâh kurduk ve bir müddet sonra ilk durak Pertek olmak üzere harekete geçtik ve iki ayı aşkın bir süre özel görev yaptık. “Okuyucularımdan özür diliyor ve yaşantımın bu bölümünü anlatmaktan kaçınıyorum.”  Alaya verilen özel görev, Elazığ bölgesinde büyük bir manevra ve resmigeçit ile bitti… Subaylara ve bizlere Atatürk imzalı birer madalya dağıttılar.” (…) Dersim harekâtlarında 2 ay görev almış olan Muhsin Batur, Dersim’de işlenen caniliği ve vahşete vurgu yaparak “okuyucularımızdan özür diliyor ve yaşantımın bu bölümünü anlatmaktan kaçınıyorum” demiştir.

DERSİM soykırımı tanığı (Erzurumlu ) Mehmet Ali Çiftçi’nin (Asker) anlattıkları:

Mehmet Ali Çiftçi, “Yüzbaşı geçti ortaya, ‘arkadaşlar biliyor musunuz, biz nereye gidiyoruz. İçimizde bir çıban var. O çıbanı paylamaya gidiyoruz. Onlar da bütün Kızılbaştır’ dedi.” “Köylere çıktık. Tüfeğini teslim etmemiş, devlete teslim olmamış, onları evlerinden çıkartıyoruz; önümüze katıyoruz. 37 kişi topladık. Önümüze kattık. Kutuderesi derler, bir büyük bir dere. Makineli tüfekler yerleşmiş orada. Bizi geriye aldılar, ateş emir verdiler. 37 kişi bir salavat çekti ki, dağ taş inledi… Onları oturtuyorlardı bir arada. Makine tüfekleri gır gır baştan çıkıyor. Bütün kırıyorlardı.”

DERSİM soykırımı tanığı (Yozgat/Sorgunlu) Haydar Yıldırım’ın (Asker) anlattıkları:

Haydar Yıldırım,  “Onların yaptığı iş acı, cin biberi gibi. İnsanlığa yakışmıyor. O zamanın yarasını açma.” “Bir alay kumandanımız geldi, Konya’dan. Dedi ki, ‘Arkadaşlar dünyada dört hain var: Biri fare, biri kurt, biri domuz, biri Kürt. Bunun dördü de hain.’ İnsanları kol kola taktılar, 500-600 kişiyi makineli tüfek ile öldürdüler. Harçik ırmağına attılar. Harçik ırmağı günlerce kan aktı.  Ya çocuklar! Yahu çocukların bacaklarından tutup kaldırarak ırmağa attılar, öyle öldürdüler. Vaaay vaaay vaaay, vicdan yok bunlarda, merhamet yok, vicdan yok! Veysel der ki, “ötme bülbül, ötme bülbül, derdi derde katma bülbül. Benim derdim bana yeter, bir dert de sen katma bülbül.” O zamanın yarasını açma, beni daha fazla konuşturma, söyletme. Beni ağlatma. 108 yaşındayım, hala ağlıyorum. Bu vücut neler gördü, neler seyretti…”

DERSİM soykırımı tanığı (Şanlı Urfa / Birecikli)  Abdullah Çiftçi’nin (Asker) anlattıkları:

Abdullah Çiftçi, “Operasyonlar günlerce sürerdi. Köylere gittiğimizde köyün yetişkin erkekleri kaçardı. Sadece çocuklar ve kızlar kalırdı köylerde. Ambarlarını, ahırlarını ateşe veriyorduk. Sonra onların çocuklarını, kızlarını, kadınlarını hepsini ağır makineli silahların önlerine verip öldürüyorduk. Kanları sel gibi akıyordu.”(…) “Çocuklar birbirlerine sarılırlardı. Candı, ne yaparsın. Sonra çığlıkları gökyüzüne yükselirdi. Kanları sel olup akardı. Hala o çığlıklar kulaklarımda, bir türlü gitmiyor.”(…) “Gıda sorunumuz yoktu. Ahırlardan binlerce inek çıkardı. İnekler küçük memeliydi. Onların hayvanlarını kesip yiyorduk. Onların köpeklerini, eşeklerini serbest bırakıyor, geri kalan hayvanları kendimize alıyor, sonra da evlerini ateşe veriyorduk. 2 yıl böyle sürdü.”(…) “Onları vururken zorlanıyorduk. Ama elimizden bir şey gelmiyordu. Ne yapabilirdik ki? Ben rahatsız olsam ne yapabilirdim ki? Askerim ben. Köyleri hep yaktık yıktık. Bir kişi dahi sağ bırakmadık. Yaktığımız köy sayısı 10 kadardı. Hatırladığım köy isimleri Karaoğlan, Ayvacık, Qazi köyleriydi.”(…)

DERSİM soykırımı tanığı (Diyarbakırlı) Eskeri Akyol’un (Asker) anlattıkları:

Eskeri Akyol, “Biz Diyarbakır’dan Dersim’e yedi gün, yedi gece yürüyerek gittik. Gittikten sonra bizi Ali Boğazı’na verdiler. Gittiğimizde evler yakılıyordu. Askerler ulaştıkları evleri içindekilerle birlikte gazyağı döküp yakıyorlardı. Komutanımızın adı Ethem Atalay’dı. Elazığlı olduğunu söylüyorlardı. Kaçanların bir kısmı derelere, mağaralara sığınmışlardı. Daha dirençli olanlar, nehirden (Munzur) karşıya geçiyorlardı. Askerler oraya gider gitmez mağaraları ateşe veriyorlardı. Sonra gittiğimizde gördük ki çoğu yaşlı benim gibi ama kadın ve çocuklarda vardı içlerinde. Yaralı ölü ayırt etmeden getirip üst üste yığıyorlardı sonrada üzerlerine gazyağı döküp canlı canlı ateşleyerek yakıyorlardı.”(…) “Dersimlilerden çok ölenler oldu! Kutu deresinde ceset kokusundan durulmuyordu. Bazı insanları öldürüp oraya atmışlardı. Böyle felaket görülmedi. Maalesef kötü askerler çoktu. Kadın, çoluk-çocuk ayrımı yapmamışlardı. Kadınları götürüp kötülükler yapıyorlar sonrada ziynet eşyalarını alarak öldürüyorlardı.’’(…)

Prof. Dr. Mehmet Bekaroğlu’da üstteki askerin anlatımına benzer bir olaya tanık olduğunu twitter hesabından paylaşmıştı!  Bekaroğlu, twitter’dan şunları yazıyordu: “Bundan 14 yıl önce KTÜ Tıp Fakültesi’nde öğretim üyesiyken gördüğüm bir hastanın bana anlattıklarını açıklama zamanı geldi gibi. 70’ini aşmış bir erkek hastaydı. İntihar girişiminde bulunmuştu; depresyon tanısı ile takibini ve tedavisini yapıyorduk. Bir seansta Dersim harekâtına katıldığını öğrendim; (Dersim 1938) görüşmenin devamında ağlayarak özetle şunları söyledi:” “Komutan mermi pahalı kullanmayın dedi, kadınlara, çocuklara dipçikle vuruyorduk. Sonra tüfekler zarar görüyor dendi. Bundan sonra meşe kütükleri ile vurmaya başladık. Vura vura 10 yaşındaki çocukları öldürdük.” “Evet, bunları söylemişti, hıçkıra hıçkıra ağlayarak! Öncelikle bu hasta sırrıydı; kimlik belirterek anlatmam mümkün değildi. Daha öncede “bir hasta” diyerek bazı toplantılarda açıklamıştım. Şimdi Dersim tartışmalarına katkı olur diye burada yeniden açıklıyorum. Hastamla ilgili bilgiler soruluyor. Meslek etiği gereği daha fazla bilgi vermem mümkün değil. Ancak şunu ifade edeyim: Depresyonunun nedeni Dersim’de yaşadıklarıdır diye bir kesin tespit mümkün değil ama bu hastalığında önemli bir faktör olduğu kesin.”

DÖNEMİN BASININ YAZDIKLARI VE ÇİZDİKLERİ

“Yeniliklere karşı koymak cüretine yeltenen ağalar kıskıvrak çember içine alınmışlardır.” Tan, 18 Haziran 1937.  “Çapulcu eşhastan üç asi sergerde daha cumhuriyetin rahim kanunlarına teslim oldu.” Yeni Asır, 18 Haziran 1937. “İnsan vahşi olunca bir şey görmeden ölür.” Kurun, 18 Temmuz 1937. “Masum insanların hayat ve kazancını avucunun içine almak onların yumruk kadar kafalarını, boş vicdanlarını bir oyuncak haline koymak.” Haber, 19 Haziran 1937.  “Dersim’e yeni bir Türk kanı şırınga etmek lazımdır.”  Son Posta, 19 Haziran 1937. “Bu dağlarda oturan ahali yarı vahşi bir haldedir.” Kurun, 19 Haziran 1937. “Medeniyetin yerden fışkıran güneşinden kaçıp dağ tepelerine tırmananlar yine o medeniyetin gökten inen ateşinden kurtulamazlar.” Yeni Köroğlu, 21 Haziran 1937. “Tunceli çapulcuları yiyeceksiz kaldılar.” Haber, 21 Haziran 1937. 

“Bu talihsiz insanlara hürriyet ve kazanç hakkı vermek, medeni yaşamanın şimdiye kadar yaşadıkları tarzdan çok farklı bir şey olduğunu anlatmak için onları ilk önce başlarındaki bu gasıplar kütlesinin elinden ve sevki idaresinden kurtarmak gerekti.” Haber, 25 Haziran 1937. “Tabii ormanlar, şelâleler, büyük nehir, ırmak ve derelerle tezyin edilmiş olan bu muhitin tek günahı, cahil ve cehalet neticesi günahkâr insanlarla meskûn olmasıdır.” Cumhuriyet, 27 Haziran 1937. “Harekât mıntıkasında uçuyordum. Muhalefetçilerin meskûn bulundukları bir köy üzerinde idim. Çok alçaldım ve takriben yerle aramda 10 metrelik bir mesafe kalmıştı. Tam bu sırada dam üzerinde duran dört şaki birden tüfeklerini bana çevirdiler. Derhal makineli tüfeği tevcih ederek taramağa başladım. Meslek hayatımda ilk beklemediğim hâdise ve cereyan budur.” Cumhuriyet, 29 Haziran 1937.

“Atatürk kızı Sabiha Gökçe’nin başarısı şayanı kayıttır. Çarşaflı dersim kadınları bir Türk kızının havalarda başardığı muvaffakiyeti görerek artık çarşaf kullanmasının lüzumsuzluğunu anlamışlar ve medeni kıyafeti benimsemişlerdir.” Yeni Asır, 30 Haziran 1937.  “Dünyaya pes ettiren yaman Türk ordusunun süngüsü dışarıdaki düşmanı nasıl kahrederse içerdeki cahili de öyle mahveder. Türk ülkesinde gözü olanla Türk toprağında fesat çıkaranın âkibeti birdir: Ölüm!” Yeni Köroğlu, 3 Temmuz 1937. “Dersim’i ve Dersim’in mazisini biraz bilenler: “bu adamlardan hayır gelmez, hepsini yok etmeli diyorlar.” Kurun, 8 Temmuz 1937. “Asırlardan beri iptidaî hayat yaşayan bura halkı medeniyet nuruna kavuşuyor.” Haber, 17 Temmuz 1937.”

Dönemin egemenleri ve yukarıdaki örneklerde olduğu gibi yazılı basını, Dersim halkını topyekûn “cahil”,  “geri kalmış”, “eşkıyalık yapan” bir halkmış gibi gösterirler. Dersim harekâtını da bir gruba karşı düzenlenen bir askerî operasyon olarak yansıtırlar. Bu algı uzun yıllar boyunca da değişmeden böyle devam eder. Ne var ki, Dersim soykırımının etraflıca incelenmeye başlamasıyla, bilinmeyen ya da yanlış bilinen birçok gerçek gün yüzüne çıkmaya başladı. Dersim ve Dersimli hakkında yaratılan yanlış algının nasıl inşa edildiğini, nasıl sürdürüldüğünü yukarıdaki gazetelerin verdiği haberlerde anlamak daha anlaşılır bir durumdur.  Ölümlerin nasıl meşrulaştırıldığını, Dersim’in ve Dersimli’nin yok edilmesi gereken bir “iç düşman” olarak nasıl kodlandığını,  Sorgusuz, sualsiz kabul edilen devlet söyleminin medya söylemi haline gelerek kendini tekrar tekrar üretmesini, bunları yaparken içine düşülen tutarsızlıkları dönemin medyası üzerinden anlamak daha kolay olacaktır. Dersim, 1937 ve 1938’i unutmadık, unutmayacağız, unutturmayacağız! Dersim mazlumlarını sayıyla anıyorum. Devirleri daim, mekânları gönüller olsun. Zalimleri kınıyorum ve lanetliyorum. Sevgiyle. Aşk ile.

EKLER

Bu fotoğrafta M. Kemal Atatürk, İsmet İnönü ve de Sabiha Gökçen bir aradalar! Sabiha Gökçen, Atatürk’ten anılar kitabında anlatıyor: “Atatürk bana bir tabanca verdi. Uçağın düşerse ne yapacağını biliyor musun diye sordu.” “Evet, biliyorum dedim.” Gökçen, Dersim harekât günlerini şöyle anlatıyor: “Muhasama (çarpışma) meydanında canlı hedef üzerine bomba atmak insana hiç acımak hissi vermiyor. Uçaklarımız küçüktü ancak elli kiloluk bombalar atıyorduk! İnsan yalnız vazifesini görmek için aramayı, vurmayı düşünüyor… İnsan evvela bombalarını atıyor, bunlar bittikten sonra canlı hedef görürse makineli tüfeğe (geçiyor) müracaat ediyor.”(…)

Bu fotoğrafta M. Kemal Atatürk, İsmet İnönü ve de Sabiha Gökçen bir aradalar! Sabiha Gökçen, Atatürk’ten anılar kitabında anlatıyor: “Atatürk bana bir tabanca verdi. Uçağın düşerse ne yapacağını biliyor musun diye sordu.” “Evet, biliyorum dedim.” Gökçen, Dersim harekât günlerini şöyle anlatıyor: “Muhasama (çarpışma) meydanında canlı hedef üzerine bomba atmak insana hiç acımak hissi vermiyor. Uçaklarımız küçüktü ancak elli kiloluk bombalar atıyorduk! İnsan yalnız vazifesini görmek için aramayı, vurmayı düşünüyor… İnsan evvela bombalarını atıyor, bunlar bittikten sonra canlı hedef görürse makineli tüfeğe (geçiyor) müracaat ediyor.”(…)

İstanbul’da yayın yapan Köroğlu Gazetesi, 13 Eylül 1938 gün sayılı nüshasında zehirli gaz bombalarıyla Dersim’de katliam yapılmakta olduğuna dair yukarı ki karikatürü yayınlamış ve tehditleri savurmuş! (Not: Karikatürün altındaki yazılar okunamadığı için orjinalini altta geçtim.) “Çelik Türk Ordusu şimşek gibi çakıp bütün dünyanın gözlerini nasıl açtı ise, 15 yıldır yurdumuzda parlayan medeniyet güneşini görüp uyanmayanların gözünü de öyle açar. Aç gözünü, açarız gözünü!”

Tercüman gazetesinin hazırladığı ansiklopedi türü bir kitapta, Dersim katliamına dair,  kin, zulüm ve kan kokan bir çizim…”

Yukarıdaki çizim bu resme ne kadar benziyor, yorum ve kararı siz değerli okuyuculara bırakıyorum.

Dersim’i bombalayan Sabiha Gökçen, M. Kemal Atatürk ve İ. İnönü tarafından tebrik ediliyor… 28 Haziran 1987’de Nokta dergisinde yayınlanan röportajda Sabiha Gökçen şunları söylüyor: “Keşif yapılıyordu, ordunun da istihbaratı vardı. Biliniyordu bu kötü kişilerin nerede olduğu. Ufak bir azınlığın ayaklanması neticesinde bu harekâta gerek duyulmuştur. Kısa zamanda önlendi. Pek mühimsememek lazım aslında bunu!”(…)

Muhsin Batur Paşa’nın Subaylara ve bizlere Atatürk imzalı dağıttılar dediği madalya! Dersim harekâtına katılan askerlere verilen madalyanın ön ve arka yüzü! Batur’un “özür dilerim yaşantımın bu bölümünü anlatmaktan kaçınıyorum” demesi kendisinin de genç bir subay olarak katıldığı Dersim 1937–1938 katliamının ne kadar zalimce ve acımazsız bir şekilde yapıldığının bir kanıtıdır. Muhsin Batur ve arkadaşlarına M. Kemal Atatürk imzalı madalyaların “hangi” başarıları nedeniyle verildiğini anlamak hiçte zor değil… Belli ki bunlar “özel” görevlerini “üstün bir başarı” ile yerine getirmişler. Çağlayangil’in deyimiyle “7’den 70’e Dersim Kürtlerini keserek” Dersim meselesini “kökünden” halletmenin karşılığı olarak Atatürk imzalı madalyalarla ödüllendirilmişler… Katillere madalyalar, rütbeler ve isimleri de sokaklara caddelere verilmiş…

Sabiha Gökçen’in bir gazete de yayınlanmış röportajı! Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Başbakanlığı döneminde söylediği, “Dersim’de 50 bin kişi katledildi” sözüyle birlikte, Çağlayangil’in tanıklığı, Sabiha Gökçen ve Muhsin Batur’un söyledikleri bile, tek başına Dersim 1937-38’in nasıl bir kıyım (soykırım) olduğu gerçeğinin altını çiziyor.

TBMM Eski Başkanlarından Hüsamettin CİNDORUK, 28 Kasım 2011 tarihinde Radikal Gazetesinden Ezgi Başaran’la gerçekleştirdiği röportajda, Celal BAYAR Dersim’i bana bu iki cümle anlattı diyor. “Atatürk Dersim’i vurun dedi vurduk.” Dönem tek parti dönemi, Dersim soykırımında Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı M. Kemal Atatürk’ün haberi yoktu demek, toplumu manipüle etmek değil midir? Cumhurbaşkanı’nın idamlardan, katliamlardan ve sürgünlerden haberinin olmadığını söylemek çok komik ve gülünç değil mi?

YARARLANILAN KAYNAKLAR

1- Nezahat Gündoğan, Kazım Gündoğan, Dersim’in Kayıp Kızları, İletişim Yayınevi, 2012.

2-Soner Yalçın,  sonery@hurriyet.com.tr, Kılıçdaroğlu sordu Çağlayangil yanıtladı, Hürriyet Gazetesi, 22 Ağustos 2010.

3-Ezgi Başaran’ın Hüsamettin Cindoruk’la gerçekleştirdiği röportaj, 28 Kasım 2011 tarihli Radikal Gazetesi.

4-Sabiha Gökçen’in “Atatürk’ün İzinde Bir Ömür Böyle Geçti” kitabından alıntıdır…

5-http://www.timeturk.com/…/ataturk-un-manevi-kizindan-katlia…

6- Oktay Verel, Sabiha Gökçen, Atatürk’ün İzinde Bir Ömür, Türk Hava Kurumu Yay, İst, 1982, “Gökçen Dersim Harekâtına Katılıyor” Başlıklı Bölüm.

7- Mehmet Bayrak. Dersim-Koçgiri. ÖZ-GE Yayınları -39-Ankara 2010.

8-http://dersimnews.com/dersim38/2013-12-03/dersim-soykiriminin-cellatlari-konustu

9-https://www.ilkehaber.com/haber/dersim-isyaninda-gorevli-asker-anlatiyor-4476.htm

10-Cengiz Kapmaz’ın röportajı, 19. Ocak 2007, Ülkede Özgür Gündem Gazetesi.

11- Taha Baran, 1937–1938 Yılları Arasında Basında Dersim, İletişim Yayınları.

12- Atatürk’ün TBMM’ni Açış Konuşmaları.

13- Berhem Dergisi,  1. Nisan. 1992. Ankara.

14- Vet.  Dr. Nuri Dersimi,  Kürdistan Tarihinde Dersim, Komkar Yay. Almanya- İkinci Baskı.1990.

15- Nokta Dergisi, 28 Haziran 1987.

16- Mehmet Kabadayı, Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi Kitle Katliamları, Vesta Yay, 2015.