Ormanların Hayatlarımızda Kapladığı Alanın Önemi

Orman yangınlarının 2. haftasındayız. Ben yazıyı yazarken Muğla’da 4 ve Aydın’da 1 olmak üzere toplamda 5 yangın devam ediyordu. Haliyle aklımız, gözümüz orada. Yüreğimiz de, hop oturup hop kalkar halde, ormanlarda atmayı sürdürüyor… Orman ekosisteminin yerle bir oluşuyla, ormanların hayatlarımızda kapladığı alanın önemi de belirginleşiyor. Çoğumuz doğa ile ilişkisini, üretim ve tüketim alışkanlıklarını gözden geçiriyor.

Gerçekten de ormanlar, ekolojist Suzanne Simard’ın nitelediği gibi müzakere, karşılıklılık da içeren karmaşık, paylaşımcı birer kadim topluluk ise buradaki her bir gelişmede toplumun da payı olacaktır. Şüphesiz ki doğadaki bir çatlaktan hareketle ortaya çıkan ve doğa ile karşılıklılık üzerine oturan bu müzakere herkesin yapması gereken bir muhasebe, ancak bireysel olmaktan çıkıp muhatabına ulaşırsa daha bir anlam kazanacağı da su götürmez.

İklim aktivizminin sembolleşmiş ismi Greta Thunberg’in bir ay kadar önce alıntılayarak dikkat çektiği guardian.com’da çıkan haber de bu karşılığa işaret ediyordu: Amazon yağmur ormanları artık emdiğinden daha fazla karbondioksit salıyor. Evet, güncel bir araştırmaya göre Amazon yağmur ormanları, yılda bir milyar ton karbondioksit salıyor. Önceden iklim krizine neden olan emisyonları emen bir karbon yutağı olan Amazon yağmur ormanlarının, artık iklim krizini derinleştiren bir emisyon kaynağı olmasına neden olan şey ise et ve soya üretimi için kasıtlı olarak çıkarılan orman yangınları olarak ifade ediliyor. Çünkü ağaçlar yandıklarında, yaşamları boyunca atmosferden emdikleri tüm karbonu serbest bırakıyorlar.

Dolayısıyla orman yangınları iklim krizini yalnızca derinleştiriyor. Fakat araştırmacılar, yangınlar olmasa da yüksek sıcaklıklar ve kuraklığı, ormanların bir karbondioksit kaynağına dönüşmesine dair bir veri olarak alıyor. Araştırmanın yürütücüsü Luciana Gatti durumu şöyle özetliyor: “İlk çok kötü haber, orman yakmanın ormanın emdiğinden yaklaşık üç kat daha fazla CO2 üretmesidir. İkinci kötü haber ise, ormansızlaşmanın %30 veya daha fazla olduğu yerlerde, ormansızlaşmanın %20’den az olduğu yerlerden 10 kat daha fazla karbon emisyonu göstermesidir.”

Gatti, karar vericilerin bilimsel verileri kullanılmamasını eleştirirken şunu da ekliyor “İnsanlar daha fazla toprağı tarım için dönüştürmenin verim artıracağını sanıyor fakat aslında yağmur üzerinde olumsuz etki nedeniyle üretkenliği kaybediyoruz.” Öyle ya da böyle, yangın veya maden sahaları, taş ocakları, endüstriyel tarım alanları ve plantasyonlar gibi türlü biçimlerdeki ormansızlaşma sebepleri, yağmurların üreticisi ormanların oranındaki azalma kuraklık, tür kayıpları, ısı artışları ve karbondioksit salınımı anlamlarını taşıyor.

Eğer karar verici sermayedarlar on yıllarca hiç bir şey yapmamak yerine emisyonları azaltarak karbon giderimine girişmiş olsaydı bugün yangın riskinde düşüşler görebilirdik. Fakat verimliliğin kara indirgendiği politikalarla bunun mümkün olamayacağı kendini binlerce kez kanıtladı. Doğanın, kar artırıcı teknolojilerce tahakkümüne dayanan bu türden politikalar, toplumsal tahakkümle birlikte iklim krizinin yarattığı mevcut sorunları, susuzluğu, kıtlığı, selleri, ısı artışlarını, açlığı, göçleri de derinleştiriyor.

Bu doğa ile ilişkimizi değiştirmemiz gerektiğini gösteriyor; üzerinde tahakküm kurmaktan, bir eşit olarak onunla karşılıklılığa dayanan ilişkiye geçmemiz gerektiğini. Başka bir deyişle, Simmard’ın dediği gibi toplumlar gibi orman ekosistemlerinin de karmaşık, dirençli ve kendi kendine organize olmak gibi “zeka unsurlarına sahip olduğunu kabul etmek, onları hızlı bir biçimde sömürme gerekçesi olarak karşımıza çıkan durağan, basit, doğrusal ve öngörülebilir olduklarına dair eski kavramları geride bırakmamız” gerekiyor.