Eren: Tüm halklar için istediğimiz aynıdır

0
754

Türk devletinin hem sistemini hem de Kürt sorunundan kaynaklı zihniyetini değiştirmesi gerektiğini belirten KCK Halklar ve İnançlar Komitesi Üyesi Cihan Eren, şunların altını çizdi: “Bu iki durum, Türk devletini geriyor, zorluyor, saldırgan yapıyor. Demokratikleşerek sorunlarını çözüp rahatlama, büyüme ve zenginleşme yerine savaşı, işgali seçiyor.”

KCK Halklar ve İnançlar Komitesi Üyesi Cihan Eren, ANF’nin sorularını yanıtladı.

Şu anda sürmekte olan III. Dünya Savaşı’nın geldiği düzeyi değerlendirir misiniz?

DAİŞ’in toprak hakimiyetine son verilmesiyle eskisinden daha fazla gerginliklerin ortaya çıktığı doğrudur. DAİŞ esasta halklara ve inanç gruplarına saldırdı, saldırıyor. En çok da Kürtlere ve kendisi gibi düşünmeyen Araplara saldırdı. DAİŞ, Suriye ve Irak merkezli bir savaş örgütü olarak ortaya çıktı ya da çıkarıldı. Daha sonra kendisine yakın gibi görünen Türk devletiyle ilişkilerinden aldığı güç ve yönlendirme ile Türkiye’deki demokratlara yurtseverlere saldırdı. Avrupa’da çok sayıda saldırı düzenledi. Paris’teki gibi katliamlar yaşandı. Son iki yıldır III. Dünya Savaşı’nda yeni birtakım gelişmeler yaşanıyor. Libya, İran, Yemen yanında Doğu Akdeniz, Afrika ve Kafkasya’da giderek tehlikeli boyutlara varacağı öngörülen çelişki, çatışma ve savaşlar yaşanıyor.

Burada önemli olduğunu düşündüğüm bir noktaya parmak basmak istiyorum. O da şudur: DAİŞ’in toprak egemenliğine son verilmesinden sonra Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da en fazla gerginliklere neden olan, savaş çığırtkanlığı yapan, toprak işgal eden devletin, Türkiye olarak öne çıkmasına dikkatleri çekmek istiyorum.

DAİŞ, Reqa’da yenildikten sonra Suriye rejimini ve Kuzey-Doğu Suriye Özerk Yönetimi’ni en çok tehdit eden devlet olarak da Türkiye’nin öne çıktığını görüyoruz. ABD gibi bir güç bile “Suriye’den çekiliyorum, askeri varlığımı azaltıyorum” söylemini dillendirirken Türkiye’nin, Özerk Yönetim’in denetimindeki alanları işgal etmesi, Suriye topraklarına asker yığması da üzerinde düşünülmesi gereken bir diğer husus oluyor.

Bu iki gelişme, DAİŞ adı altında yürütülen projenin doğrudan sahibi olmasa da bu projenin bir ayağını da TC’nin temsil ettiğini, büyük güçlerin bu projenin bir kısmını Erdoğan-Bahçeli Türkiyesi üzerinden yürüttüğünü gösteriyor.

Bağdadi’nin 2019’da yayınlanan bir görüntüsünde militanlarından birinin elinden aldığı bir dosyanın üzerinde ‘Vilayet el Türkiye’ yazıldığı görülüyordu. Kendisi, Türklerin denetimindeki bir bölgede öldürüldü. Tüm bunlardan ne anlamalıyız? Daha doğrusu tüm bunlar neyi ifade ediyor olabilir? Artık halifeliği Erdoğan’a mı bırakacağım, artık Türkiye Vilayeti bu işi götürmelidir mi demek istedi? Bildiğiniz gibi bir süre önce AKP yayın organı kabul edilebilecek Gerçek Yaşam adlı bir dergi, hilafeti şimdi tartışma zamanı diye kapak yaptı. DAİŞ ile TC arasında devir teslim gibi görünen bir diğer gelişme, TC’nin Suriye’de kullandığı bu çizgideki gruplarla Libya’ya girmesi, işgal etmesidir. TC, tıpkı DAİŞ gibi buralardaki işgallerle iç siyasi dengeleri bozuyor, terör yöntemleri ile alan kazanmaya çalışıyor, herkesi tehdit edip amaçladığını elde etmeye çalışıyor.

Türk devleti, bir yerde önce sorunlar yaratıyor. Sonra zorba yöntemlerle, savaş ve katliamlarla beni muhatap alacaksınız, çözüme dahil edeceksiniz, diyor. Zaten pozisyonunu, politik hamlelerini kendisi de ‘oyun bozuculuk’ olarak tanımlıyor. Son bir iki yıl içindeki tüm bu gelişmeler, DAİŞ’in Türk özel savaş rejiminin paramiliter gücü olabileceği düşüncesini daha da güçlendiriyor. Bu paramiliterler yenilince taktik değiştirip bu defa ordusunun içine alıp Kuzey-Doğu Suriye’ye ve Libya’ya saldırmaya başladı. TC-DAİŞ arasındaki ilişkilerin biçimi, seyri ve düzeyi ne olursa olsun, pratikte yaşananlar böyle bir okuma yapmamız için birçok veri sunuyor. Erdoğan rejimi, İhvancılar kadar cihadist Selefileri de motive ediyor. Moral ve destek veriyor. Ayasofya’nın cami yapılması adımında görüldüğü gibi.

Kısacası III. Dünya Savaşı’nın en geniş cephesini DAİŞ’in alan hakimiyeti kalmayınca Erdoğan-Bahçeli iktidarınca açılmış ya da doldurulmuş görünüyor. Savaşın yeni seyrinde ve aldığı düzeyde en çarpıcı gelişme, Türk devletinin aldığı yeni pozisyon ve attığı adımlar oldu.

Bu arada örgüt olarak DAİŞ’e ve bu çizgideki diğer selefi cihadistlere ne oluyor, varlıklarında ne tür değişiklikler meydana geldi?

DAİŞ’e bir şey olmuyor. Bir yere de gitmiyor. DAİŞ; Müslüman devlet ve iktidarların Müslüman halkları yönetmek için yüz yıllardır kullandığı iktidar İslam yorumunun devlet mekanizmaları yerine bir örgütün askeri siyasi pratiğe dökmesi anlamına geliyor. Müslümanım diyen her devlet, az ya da çok DAİŞ oluyor. Ortadoğu’daki ulus devlet rejimleri bu haliyle sürdükçe DAİŞ her zaman var olacaktır. Çok uzağa gitmeye gerek yok bu konuda. Türk Diyanet İşleri Başkanı’nın açıklamalarına bakın, hutbe ve vaazlarını inceleyin, bu yakınlığı/benzerliği göreceksiniz. Burada gözden kaçırılan ve bilinmesi istenmeyen çok önemli bir husus ise bu hutbe ve vaazların Erdoğan’ın dini duygularına ve düşüncesine, siyasi eğilimlerine göre ayarlandığıdır. Erdoğan, Osmanlı’nın Enderun’da yetiştirip görevlendirdiği adamlara benziyor. Türk derin devletinin yetiştirmesi olarak, saldırgan politikalar izlemesi için bu hutbe ve vaazlarla onu ve tabanını motive ediyor. O’nun dinden İslam’dan anladığı muhtevanın, Diyanet yoluyla propaganda edilenler olduğunu iyi bilelim. Bir Türkiyeli ilahiyatçının da söylediği gibi Erdoğan’daki dini duygular ve bilinç düzeyi, bir ortaokul öğrencisi düzeyindedir. Böyle bir kişi gaza getirilirse baş kesebilir. Her yere savaş açabilir.

Herkes, Türk dış politikasının neden çatışmalı, savaş ve gerginlik yarattığını soruyor. İhvan’a karşı olan Müslüman devletleri neden savaş ve işgal ile tehdit ettiğini anlamaya çalışıyor. Bunun birinci nedeni Erdoğan’ın din bilme ve inanma düzeyinin Türk derin devletince harekete geçirilmesi, politikasını bu düzeydeki dincilik üzerine inşa etmesidir.

Tekrar DAİŞ’e dönersek bu bir zihniyet, inanma biçiminin dışavurumudur. DAİŞ; iktidar, İslam artı milliyetçiliktir. Bazen çok aktif bazen pasif, bazen bir örgüt bazen bir hükümet olarak, demokratik İslam yorumu ile toplum bilinçlendirilmedikçe var olmaya devam edecektir. Türkiye’den bahsettik. Bir Ayasofya meselesi gündemi var. Bağdadi’nin 2014’te Musul’daki camide verdiği hutbe ile Erdoğan’ın Ayasofya’da Diyanet İşleri Başkanı’na verdirdiği hutbenin içeriğini ve biçimini karşılaştırın. Aralarındaki farkın bir devlet ve örgüt arasındaki fark kadar olduğunu göreceksiniz. Öz birdir, biçim aynıdır.

DAİŞ, savaş taktiklerinde değişikliğe gitmiştir. Yeni taktiği toplumsal örgütlemeye ağırlık verip toplum içinde hücreler biçiminde örgütlenmektir. Bu yöntemlerle yeniden savaşır noktaya hızla geliyor. Irak ve Suriye’nin Kuzey-Doğu bölgesinde bu görülüyor. Türkiye’nin halen DAİŞ’in geçiş güzergahı olduğu raporlarla ispatlanıyor. QSD, neredeyse her gün DAİŞ hücrelerine operasyon yapıyor. Irak güvenlik güçleri de Irak’ta operasyon yapıyor. DAİŞ’in toplumsal örgütlemeyi öncelikleri arasına alması eskisinden daha tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Bu toplumdaki dini zihniyeti daha da katılaştırabilir. Halklar arasına fitne sokabilir. Türklerde AKP öncesi ve sonrası durum gibi. Erdoğanlı Türkiye bu hücrelere destek vererek her tarafa yayabilir. Böyle bir yapılanma, çok değişik bölge ve ülkelerde intihar saldırıları da dahil birçok yöntemle eylemler yapabilir. Az sayıda, ancak daha tehlikeli eylemler gündeme gelebilir. El-Kaide’de bunu gördük. Önce savaştı, toprak hakimiyeti ve askeri gücü azalınca 11 Eylül gibi saldırılar yaptı ya da yaptırıldı.

Ortadoğu ulus devletlerindeki rejimler böyle sürdükçe DAİŞ hep var olmaya devam edecek, dediniz. DAİŞ zihniyetinin devlet-rejimler adı altında en çok aktif olduğu, halkları etkilediği toplumun Araplar olduğunu söyleyebilir miyiz?

İslam’ın iktidar aracına dönüştürülmesi ya da demokratikleştirilmesi insanın toplumsal statüsüne göre İslam’ı anlama, ayetleri yorumlama, sünnete bakış açısının eseridir. Egemenlerin, dini yararına olacak şekilde anlaması ve yorumlaması, iktidar İslam ile sonuçlanmıştır. Hz. Peygamber daha yaşarken de bu yönlü eğilimler ortaya çıkmıştır. Örneğin Emevi Ailesi’nin ileri gelenlerinden biri olan Hakem ve oğlu Mervan’ın Hz. Muhammed tarafından Mekke’den kovulması olayı var. Hakem, Hz. Peygamber daha yaşıyorken bile Kur’an ayetleriyle oynamış biridir. Yine Tevbe Süresi’nde uyarıcı ayetlerin anlattığı kişiler, gruplar ve yaklaşımlar var. İman ettiniz sonra yine kafir oldunuz, diyor Kur’an. Kutsal kitap münafıklardan çok bahseder. Toplumu bunlara karşı uyarır. Bunları insanlık için en tehlikeli grup sayar.

İktidar İslam, anlayışı düzeyinde ilkin Halife Osman zamanında ortaya çıkmaya başlar. Müslüman kimlikli egemenler ve bu egemenlere hizmet eden alimler ki bunlara saray memurları da diyebiliriz, bu dönemde yaşanmış olaylara nifak-fitne diyerek geçiştirirler. Bir halife, yönetim tarzıyla öldürülecek kadar tepki toplamış olmasına rağmen bu basit bir olaymış gibi anlatılıp geçiliyor. Gerçekler saptırılıp unutulmak isteniyor. İslam’ın iktidar ideolojisine uyarlanması, bu amaçla içtihada girişilmesi, sisteme dönüştürülmesi Emevilerde başlıyor. Abbasilerle sürüyor. Bu nedenle Arap İslam egemenleri İslam’ı yorumlayarak, yorumlanmasına müsaade ederek çoğu olumsuz, azı olumlu rol oynamışlar. Dine felsefe girmiş, hukuk girmiş, mezhepler çıkmış, tasavvuf ve tarikatların doğuşuna imkan doğmuş.

İktidar İslam’ın bir de Selçuklularla başlayan dönemi var. İslam tarihinde içtihadın önünün kesilmesi denilince Gazali akla gelir. Gazali, bir milat olarak ele alınır. İşte bu Selçuklu dönemidir. Gazali, Selçuklu döneminde medrese hocasıdır. Bugün ki anlamıyla dekan-rektördür. Sarayın akıl danıştığı baş alimdir. Osmanlılar daha cahil görünüyorlar. Öldürmek ve toprak işgal etmekle meşguller. Bu nedenle Önderliğimizin Osmanlılar için ‘mezar bekçileri’ demesi kitaplara sığdırılacak kadar anlamlı bir tespittir. Burada ‘mezarlıktan’ kasıt görkemli Ortadoğu kültür ve toplumsal değerlerinin geriletilmesi, dondurulup çürümeye alınmasıdır. Demek ki iktidar, İslam söz konusu olunca biri daha esnek ve yaratıcı olan Arap biçimi, biri de sıkça dile getirildiği için belirtiyorum Selçuklu barbarlığı ve Osmanlı işgalciliği ve katliamcılığı temelindeki Türk egemen iktidar İslam çizgisidir.

Mesela DAİŞ’in savaş tarzı, iktidar İslam’ın daha çok Türk anlayışına yakındır. İslam uzuv kesmeyi, toplu öldürmeyi, kadınları köleleştirmeyi kesin yasaklamış. Kafa kesme İslam öncesi Arap kabilelerinde varmış. İslam adına savaşlarda kafa kesmek, talan yapmak daha çok Türk egemenleri ile İslam’a girmiştir. Mesela Balkan halklarının Türkler için anlattığı hikayeler var. Örneğin Müslüman egemenler içinde neden sadece Türkler katliamcı olarak biliniyor? Ermeni, Rum, Asuri-Süryani, Arap ve Kürt katliamları. Dikkat ederseniz tüm bu katliamlarda motivasyon din ile yaratılmıştır. Katillere Kur’an’dan ayetler okunarak cinayet işletilmiş. Yani iktidar İslam Araplarda baskın, Arap devletleri çok daha iktidar İslam çizgisinde demek gerçekleri tam anlatmıyor. Arap kültürünün tümü İslam ile açıklanınca böyle oluyor. Mesela Arap ulus devletlerinin çoğunun bir kabilenin, hanedanın hakimiyetindeki devletler olması İslam öncesi kültürün İslam kılıfı ile yaşanmasıdır. Türklerin, Araplar gibi güçlü bir kabile ve aşiret geçmişi olsaydı onlarda da bu olurdu. Kürtlerde de PKK öncesine kadar böyle değil miydi? Başûrê Kurdistan iktidarı birkaç aşiret ve aile arasında bölüşülmemiş mi? Çünkü Kürtlerde de aşiret kültürü güçlüdür.

Türk devleti ile Arap devletleri arasında giderek derinleşen çelişkileri nasıl yorumlayabiliriz?

Arap devletleri ile Türk devleti arasındaki çelişkilerin tarihsel dayanakları var. Tabi güncel gelişmelerin neden olduğu durumlar da var. Örneğin Suudi Arabistan, BAE (Birleşik Arap Emirlikleri) ve Mısır, Türkiye ile en çok çelişen ülkeler. Erdoğan’ın özellikle Suudi veliahdına karşı büyük öfkesi var. AKP basınında yazılıp çizilenler, konuşulanlar çoğu küfür niteliğinde. Bu çelişkilerin tarihsel ve güncel sebeplerinin başında iktidar İslam’a kimin öncülük edeceği, bu aracı kullanırken kimin belirleyici olacağıdır. Son 500 yılda İslam, Türk egemenlerinin kullanım aracıydı ve bundan doyasıya yediler. Kemalistler gelişen bilim çağı ile artık dinle yönetmenin mümkün olmadığını fark ettikleri için ulus devlet kurup dini de milliyetçiliğin hizmetine aldılar. Bu da bir öncülük, iktidar İslam’ı kullanma liderliği sayılabilir. Ortadoğu milliyetçilikleri, Batılı kapitalistlerin milliyetçiliğinden farklı olarak dinden besleniyor. Batılı milliyetçilik liberalizm ve maddiyattan besleniyor. Daha bencildir. Dinden beslendiği için Ortadoğu milliyetçilikleri daha dogmatiktir. Milliyetçi ideoloji ulus, vatan, bayrak gibi olgulara din gibi inanmaya yol açmış. Bu da Ortadoğu ulus devletlerini anti demokratik, faşist, baskıcı yapan temel nedenlerden biridir.

Ortadoğu sosyal demokratları, sosyalist geçinen bazıları, Batı’nın Hristiyan Demokrat partileri kadar bile demokratik değerlere tahammül edemiyor. İşte Ortadoğu’da birtakım değişikliklerin olması gerekiyor. Çağın bilimi, tekniği, halkların demokratik talebi, kadın sorunu, çevre, yoksulluk gibi birçok nedenden ötürü değişim kaçınılmazdır. Bu aşamada Ortadoğu’da hangi güç dine yeni biçim vermeye öncülük ederse siyasi rejimleri belirlemede etkili olacak gibi görünüyor.

Türk egemenlerinin elinde AKP’ye kadar da böyle bir imkan daha fazlaydı. AKP, bu imkanı Türklerin elinden aldı. İşte tam bu noktada Suudi Arabistan’ın ‘biz ılımlı İslam’a geçtik’ demesi ile Mısır’ın İhvancıları iktidardan indirip terörist demesi, gündemdeki değişimin yansımaları olarak görülmelidir. Türkiye AKP-MHP rejimi ile İhvancılar aracılığıyla Arap egemenlerin bu değişimine müdahale edip engellemek istiyor. Öncülüğü kaptırmak istemiyor. Bunu Irak, Suriye ve Libya’da sorunları derinleştirerek, Arapları başka gündemlerle meşgul etmek suretiyle yapmaya çalışıyor. Osmanlı da gericiliğini görüp reformlar yapmak yerine hak talep eden halklara saldırıyordu. O dönemler anlatılırken ‘Araplar bize ihanet etti, arkadan vurdu’ sözü, halen Türk egemen literatüründe bir deyim olarak kullanılıyor. Bu, Türk egemenlerinin halkların talebini okuma biçimidir. Hak, hukuk, adalet, eşitlik, özgürlük istemek bölücülük, ihanet, ümmeti parçalamak vs. klişelerle anlatılır.

Bu çelişkiler günümüzde tam olarak neyi ifade ediyor?

Ortadoğu’da değişim demek, aslında Türkiye’nin ve İran’ın değişmesi demektir. Halklar açısından zihniyet değişimi, Kürt ve Filistin halkının haklarına kavuşması, demokratik bir ortamda kendilerini yönetecek olanaklara kavuşması demektir. Türkiye AKP ile birtakım değişimler yaşamıştır. Sınır tanımayan bir saldırgan güç olmuştur. AKP öncesinde Türkiye, komşu devletlerle uyumlu görünürdü. Şimdi saldırgan. Daha birkaç gün önce Irak’ta ordusunu vurdu. Bir Arap ülkesini işgal etmeyi o kadar makul, mantıklı ve haklı anlatabiliyor ki sanırsınız Allah’ın Türklere yeryüzünde farz kıldığı bir görevi yerine getiriyor.

İkincisi; bölgesel değişim, Kürt sorunun çözümü ile alakalı olmak durumundadır. Dikkat edelim; hem devlet olarak sistemini değiştirmesi gerekiyor hem de Kürt sorunundan kaynaklı zihniyetini değiştirmesi gerekiyor. Bu iki durum, Türk devletini geriyor, zorluyor, saldırgan yapıyor. Demokratikleşerek sorunlarını çözüp rahatlama, büyüme ve zenginleşme yerine savaşı, işgali seçiyor. Çünkü demokratik yönlü değil, Osmanlı çizgisinde değişmeye karar vermiş görünüyor. Kime karşı savaşıyor; Kürtlere ve Araplara karşı.

Peki neden?

Nedeni Osmanlı tarihinden, güncel emperyal politikalardan kaynaklanıyor. Yayılmacılığına gerekçe bulması gerekiyor. Meşruiyet, yasallık kazandırması gerekiyor. Kitlesini motive etmesi, savaştırması, savaşın yol açtığı açlık ve işsizliğe ses çıkartmamasını sağlaması gerekiyor. Kürt ve Araplara karşı saldırganlığını Osmanlı mirasına dayandırarak anlatıyor. Kürtleri vatanlarını bölen, devletini yıkan olarak tanımlamaya devam ediyor. Hatta bunu eskisinden çok daha fazla dillendiriyor. Vatanlarını bölen Türk egemenleri, Kürdistan topraklarını vatanları olarak görüyor. Peki Türk egemenleri hangi hakla Kürdistan topraklarını Türk vatanı sayıyor? İktidar İslam’ın kendilerine verdiği hakla tabi ki. İktidar İslam’a göre Türk egemenleri Kürdistan’ı fethettikleri için ganimetleri olarak görüyor. Gerçekte Türk egemenlerinin Kürdistan’ı fethetmeleri diye bir şey söz konu değil tabi. Birkaç hafta önce Ayasofya’nın cami yapılması boşuna Türk-İslam sentezine dayandırılmadı. Sultan Mehmet’in vakfiyesi dediler. Bu mantıkla düşündükleri için Kürdistan da bizimdir, diyorlar. AKP şimdiye kadar bunu sadece Bakur için söylüyordu. Osmanlı egemenliğinde kalmış Rojava ve Başûr’u pek dilendirmiyordu.

AKP-MHP rejimi, Türk-İslam sentezini esas aldıkları için III. Dünya Savaşı ortamını fırsat bilerek bunu açıktan dilendirmeye başladı. Aynı şey Suriye ve Libya’da Arap halklarının toprakları için de söyleniyor. Hatırlayın Suriye’de savaşın başladığı ilk dönemlerde Erdoğan, Emevi camiinde namaz kılmaktan bahsetmişti. Bu tutmamış olacak ki şimdi bunu Libya’da Osmanlıların yaptırdığı camide yapabilir miyim, diyor. Saraç yasal hükümettir, diyor. Oysaki kendilerinin de yaptığı gibi bu süreçte kimsenin yasalara baktığı yok. Bunu kavradıktan sonra Libya’da ne işiniz var diyenlere Bahçeli ‘orada Türkmenler var, orayı Türk paşalar yönetti’ şeklinde cevaplayıverdi. Erdoğan ise ‘Osmanlı topraklarıydı, orada yüzlerce yıl kaldık, Mustafa Kemal’in işi Libya’da ne idiyse bizim de odur’ dedi. Yani gerçek niyetlerini saklamıyor adamlar.

Gördüğünüz gibi Libya işgalinin fikri arka planı, gerekçesi iktidar İslam zihniyeti, düşüncesi, inancı ve siyasetidir. Gerekçe Osmanlı mirası ve iktidar İslamı. Arap topraklarının tümüne bu kafa ve bu gözle bakıyorlar. Türk egemenlerinin böyle düşündüğünü, amaçlarının bu olduğunu şimdiye kadar sadece Hareket olarak biz açıkça belirtiyorduk. Sanırım çoğu kimse inanmıyordu fakat son bir iki yıldır bu başta Araplar içinde olmak üzere herkes tarafından daha iyi görülmeye başlandı. Bu zihniyetten ötürü çok daha tehlikeli şeyler yapabilirler. Mesela Suriyeli mültecileri rehin tutmuşlar değil mi? Milyonlarca Suriyeliyi Avrupa’ya, Arap devletlerine karşı kullanıyor. Çeteleştirip savaştırıyorlar. Pek yakında bu çetelerden gruplar Körfez ülkelerinde eylemler yaparsa şaşırmayalım. İşte Kürtleri ve Arapları, ortak hedeflemesinin nedeni iktidar İslam zihniyeti ve bu zihniyetlerinin güncel biçimi olan Türk-İslam sentezi ideolojidir. Bu ideolojinin argümanları ile siyaset yapmalarıdır. Türk-İslam sentezi, iktidar İslamı geleneğinin en saldırgan ve talancı olduğu kadar en çapsız, bilime ve sanata karşı, yalancı ve iki yüzlü tarzı olduğu bilinmek durumundadır.

Buna karşı Müslümanlar; Kürtler, Araplar, Türk ve diğerler halklar ne yapmalı?

Buna karşı Kürt ve Arap halklarının cevabı, Kuzey-Doğu Suriye Özerk Yönetimi’dir. Bu modeli, cevabı ‘iyi ve güzel işlerde yarışın’ inanç ilkesinin emrine göre korumak ve daha da geliştirmek gerekiyor. Türklerin rehin tuttuğu Suriye Arap halkının özellikle mültecilik adı altında Türkiye’deki kesiminin kendisini bu esaretten kurtarması gerekiyor. Bu trajediye, soykırıma karşı mücadele görevi daha çok Suriye, Arap aydın ve yurtseverlerine düşüyor. Din alimlerine düşüyor. Suriye rejimine de bu konuda görev düşüyor. O kamplarda Suriyelilere neler yapıldığı biliniyor.

Binlerce Arap genci, esir tutulan ailelerinin durumundan kaynaklı Türk devleti için savaşmak zorunda bırakılmış. İdeolojik düşünen ve lümpen olanları saymıyorum. Ancak birçoğunun Türkler için savaşmaya mecbur bırakıldıklarını düşünüyorum. Bu gruplara maaş adı altında verilen paranın başka bir Arap devleti olan Katar’dan geliyor olması da Arap yurtseverlerince çözülmesi gereken bir başka sorunu ifade ediyor.

Halkların Türk-İslam sentezi denilen İslami yorumu iyi tanıması gerekiyor. Bu gerçekten çok derin bir meseledir. Siyasiler kadar aydın ve entelektüellerin burada devreye girmesi gerekiyor. Tartışması, iktidar İslam’ı eleştirmesi, demokratik İslam yorumunu geliştirmesi gerekiyor. Bu İslam’a yeni bir zihniyetle bakmak demektir. Yeni bir içtihat demektir. Bu gerçekleştirilmezse Ortadoğu devletleri halklar üzerinde dinci, milliyetçi propagandayla etkili olmayı sürdürecek, istedikleri zaman DAİŞ, Nusra gibi örgütleri devreye koyacaklar. Bakın; kaç yıldır Türk devleti, İdlib’te Nusra ile müttefik olarak çalışıyor, orada bulunuyor. Eğer AKP ile Nusra arasında zihniyet akrabalığı olmamış olsaydı bu kolay kolay gerçekleşebilir miydi? Örneğin Libya’ya gönderilen gruplara MİT ve ordusuna çalışan tarikat ve cemaatlerin yine Diyanet memurları adı altındaki Türk devlet kadrolarının anlattıkları İslam’ın DAİŞ yorumunun tekrarıdır.

Bu gericiliğe, saldırganlığa halklarımızın dini kültürünün, inanç ve ahlakının istismar edilip malzeme edilmemesi için çok çalışmamız gerekiyor. En çok da bu saldırganlığa maruz kalan Kürt ve Arap aydınlarının ve alimlerinin çalışması gerekiyor. Hareket olarak bizim bir tecrübemiz oluşmuş durumda. Önderliğimizin din değerlerini incelemesi, bu geleneğe getirdiği felsefik bakışı açısı, toplumsal ve tarihsel yorumları, sorunların çözümü için önemli imkanlar sunuyor. Bunu temel alarak önemli bir mesafe kaydedebiliriz. Halk olarak Kürtlerin bir tecrübesi de oluşmuş durumda. Bundan da yararlanılabilir, daha da geliştirilip yol alınabilir.

Kürtlerin bu tecrübesinden ve Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği perspektiften biraz daha bahsedebilir misiniz?

Türk sömürgeciliğinin Kürdistan’daki varlığı, halen ideolojik ayak olarak iktidar İslam yorumu üzerinden yürütülüyor. Bunun nedeni kimi Kürt Nakşi ailelerinin Osmanlı’dan beri Türk egemenleriyle içine girdiği iş birliğidir. Araplarda Vahabilik gelişince Osmanlılar, Kürtler içindeki kimi tarikat ileri gelenlerini kendine daha yakın tutmaya başlamış. İmkan sunmuş, mevki vermiş. Bu kesimler bunun karşılığında Kürtler içinde bazen doğrudan bazen de dolaylı yollardan Türk egemenlerinin çıkarlarını korumaya, Türklere asker olma, onlar için savaşmaya yoksul Kürt köylüleri içinde İslam diyerek anlatmış, saf Kürt insanını bu yolla aldatabilmişler. Yani Kürtler içindeki işbirlikcilik en çok iktidar İslam kullanılarak geliştirilmiştir.

Türk devleti, Kürtler ulusal bilinç kazanmasın diye kendisine laik dediği halde Kürtler içinde kimi tarikat ve cemaatleri desteklemiş, varlıklarını sürdürmesine olanak sunmuştur. Kürt yurtseverlerinin medreselerini yasaklayıp kapatırken, iş birlikçilere yerler tahsis etmiştir. Şeyh Sait gibi yurtsever damarı katliamlarla bitirmek istemiştir. Bugün AKP’nin Kürdistan’da dayandığı kesimler bu gelenekten gelenlerdir. PKK mücadelesine kadar da Kürdistan’da en etkili çizgi, siyaset bu kesimler olmuştur. Kürdistan özgürlük mücadelesi gelişince Kürtlerde bilinçlenme gelişti. İslam olmanın yolunun Türk egemenlerine işbirlikçilikten geçmediği, tersine İslam’ın bunu reddettiğini Kürtlere kavrattı. İslam’da her varlık Allah’ın ayeti sayılmaktadır. Her halk ve kimlik ayrı bir ayettir. Hepsinin eşit olması gerekir. Farklı etnik kimlik ve dile sahip olmak Allah’ın gücünün alameti kabul edilmiştir. Özgürlük mücadelesi ile Kürtler içinde dine böyle inanma gelişti.

İkincisi; Kürtler, bölgemizin en yoksul, en örgütsüz, bilinçsiz, kendisi için değil düşmanı için var olmayı kanıksamış halk durumdaydı. PKK ile bunda da devrim içinde devrim oldu. Bin bir parçaya bölünmüş Kürtler ruhta, duyguda, düşüncede ve siyasette önemli oranda birleşmiştir. Kürtlerde özgürlük mücadelesinden önce kadın en çok baskı gören, toplum içinde değeri olmayan varlık olarak bilinir, böyle kabul edilirdi. Bugün Kürt kadınları özgürlük mücadelesinin öncüsü konumuna gelmiş bulunuyor. Ülkesinden kaçmaya can atan Kürtlük vardı. Bunun da önü önemli oranda alınmıştır. Tavuk için birbirini öldürür, ülkesinin zenginliğini talan eden sömürgeci düşmana ses çıkarmazdı. Demek ki PKK çizgisindeki bilinç ve mücadele tarzıyla en zayıf, dağılmakla yüz yüze gelmiş, paramparça olmuş, bilinçsiz ve örgütsüz konumdaki bir halktan bilinçlenip örgütlenen, koşulları ne kadar zor olursa olsun mücadele edecek noktaya gelmiş bir halk yaratılmıştır. Çok değerli bir tecrübedir bu.

Üçüncüsü; dini egemene hizmet, onun askeri olma, küfre ses çıkarmama, Kürt’üm demeyi İslam’dan çıkma ve ümmeti parçalama olarak anlayan zihniyetteki bir halkı, demokratik İslam ile düşünür ve yaşar duruma getirme tecrübesidir. Dolayısıyla başta Arap halkı olmak üzere bölgemizin tüm halkları, Kürtlerin yaşadığı bu gelişmeye bakıp sonuç çıkarabilir. Tecrübesinden yararlanabilir. İçinde bulunduğumuz zaman diliminde hemen herkesin bir şey söylediği, sanal medyanın yaygınlığından kaynaklı türlü türlü görüşlerin dolaşımda olduğu bir ortamda kafa karışıklığını yaşatacak, kararsızlaştıracak fikirler yerine, denenmiş, somut sonuçlarla kendisini ispatlanmış bir fikir ve model oluşmuş, ona eğilmek gerekir. Bunu öneriyoruz. Zaman kaybetmeden bunu incelemek ve kendi gerçekliğine uyarlamaya çağırıyoruz. Tüm bu gelişmeleri yaratan Önderliğimizin görüşlerini incelemelerini, okumalarını istiyoruz. Önderliğimizin, Ortadoğu kültürüne, İslam kültürüne bağlılığı, bu toprakların çağımızdaki en büyük yurtseveri olduğu da bilinmek durumundadır. Tüm bunlar halklarımızın geleceği için büyük imkan ve değerler olarak önümüzde duruyor.

Bu tecrübelerin paylaşılmasında Kürtlerin ve Hareket olarak sizlerin sorumluluğu nedir, kendinizi ne kadar sorumlu görüyorsunuz, neler yapıyorsunuz ya da yapmalısınız?

Hareket olarak fikrilerimizi kimseye ille de kabul et dayatması içinde değiliz. Bu biraz da İslam’ın ‘dinde zorlama yoktur’ ilkesine benzetilebilir. Biz en dipten çıkıp gelen bir halkız. 40 yıl önce Bakur Kürtleri için var mı yok mu tartışmalarının yapıldığını biliyoruz. Böyle bir durumdan çıkmış, bugün Ortadoğu’da demokrasi mücadelesinin en aktif halkı düzeyine gelmiş bir gerçekleşmeden bahsediyoruz. Bilindiği gibi Kürt halkının geneli için halk mı kültürel bir grup mu, kendine ait bir dili ve kültürü, vatanı var mı tartışması yapılıyordu. PKK mücadelesi sayesinde bugün Kürtler için ‘Ortadoğu’nun en kadim halkı, toprakları üzerinde devleti olmayan en büyük halk’ deniliyor. Bunlar önemli gelişmelerdir. Bizimkisi bir iktidar mücadelesi değildir. Birilerine hakim olma, başka bir halkın topraklarını, zenginliklerini ele geçirme, sömürme mücadelesi hiç değildir. Kürtler için ne düşünüyor ve istiyorsak aynısını Türk, Arap, Fars, Ermeni, Asuri-Süryani, Çerkez tüm halklar için düşünüyor ve istiyoruz. Bunun somut örneği Önder Apo’nun fikirlerini, demokratik ulus paradigmasını esas almaya çalışan Rojava Kürtleridir. Bu bölgede önce Kürtler kendini örgütledi. Fakat Kürtler, Arapları da örgütledi. Asuri Süryanileri, Türkmenleri de örgütledi. Örgütlemelerine yardımcı oldu, destek sundu. Tecrübelerini paylaştı. Böylece birkaç yıl içinde Kuzey-Doğu Suriye Özerk Yönetimi ortaya çıktı. Özerk yönetim Qamişlo-Kobanê Kürtlerinin yaşamlarını kolaylaştıracak ne kararlar alıyorsa Reqa-Dêrazor Arap halkı için de benzer kararlar alıyor. Arap dilini, kültürünü inkar etmiyor. Araplara ya da diğer halklara zorla Kürtçe öğretmiyor. Bir de işgal altındaki Efrîn, Bab, Cerablus, Serêkaniyê, Girê Spî’de TC’nin yaptıklarına bakın. Bunları birbiriyle kıyaslayın. Ne demek istediğimizi daha iyi görürsünüz. YPG, Arap gençlerinin eline Kürt bayraklarını verip başka bir ülkeye savaşa göndermiyor ama TC, Arap gençlerinin eline Türk bayraklarını veriyor ve Türk-İslam sentezini anlatan sloganlar eşliğinde işgal seferlerine gönderiyor. Bu farkların iyi görülmesi gerekir.

Kürtler, diğer halklarla birlikte Önder Apo’nun çizgisini daha derin bilince çıkarmak durumundadır. Arap ve diğer halklarınsa Önder Öcalan’ın fikirleriyle bilinçlenmiş, siyasallaşmış Kürtlerin demokratik birlik ve kardeşlik dışında başka bir ajandalarının olmadığını daha iyi anlaması gerekiyor. Halklarımız devlet ve hükümetlerin fitne ve fesadına karşı duyarlı olmalıdır. Devletlerin/hükümetlerin ne dediği değil, kendilerinin ne istediği ve yapmaya çalıştığı değerli ve anlamlıdır. Doğru olan da budur.

Örneğin Suriye BAAS yönetimi geçmişte Rojava Kürtlerine ait toprakların bir kısmını zorla kendi yandaşı Araplara vermiştir. Tarlasından petrol çıkardığı Kürt’ün bırakalım dilini konuşmasına izin verme, bir şehirden başka bir şehre gidecek, çocuğunu okutacak kimliği bile vermemişti. Bu ve benzer politikalar devletlerin ve hükümetlerin pratikleridir. Halklar arasında bu tür ilişkiler gelişmez. Yardımlaşma ve dayanışma esastır. Bu nedenle PKK çizgisindeki Kürtlerin siyasallaşmadan, örgütlenmeden ne Türk-İslam sentezcilerinin ne de Arap BAAS’çıların anladığını anlamadıklarını birlikte yaşadıkları halklara anlatma, kavratma görevi vardır. Pratikte gösterme görevleri vardır. Bunu İslam’dan bir örnekle belirttirsek, Kürtler Mekke’den göçen Sahabeler gibi olmayı, onlar gibi davranmayı, çalışmayı esas almak durumundadır. Çünkü Önderliklerinin çizgisi böyledir. Sömürgeci rejimlerin kendilerine yaptıklarının aynısını ellerine fırsat geçse bile komşularına yapamazlar. Böyle bir anlayışla hareket edemez, adaletsiz davranamazlar. Apoculuk her şeyden önce adil olmayı ister. Yurtsever Kürtler, Önderliğin düşünce ve yaşam çizgisini daha derin anlayıp anlamayanlara anlatmak, görmeyenlere göstermek, inanmayanlara inandırmakla görevlidirler. Başta Arap halkı olmak üzere tüm bölge halkları da Kürtlerin güçlerini BAAS gibi, Türk dinci ve faşistleri gibi kullanmayacağını adı gibi bilmesi gerekir. Buna inanması gerekir.

Halklar ve inançlar arasındaki düşmanlık, dinci milliyetçi iktidarların çıkarları için yaratıp geliştirdiği politikaların eseridir. Halklar kardeştir. Tüm inançların özü bir olup o da ahlak ve adaleti sağlamaktır. Bu bağlamda demokratik İslam’dan kastettiğimiz noktalardan biri Müslüman halkların demokratik ve adil bir yaşam sistemi kurarken İslam’dan da yararlanmaları, İslam kültürü ile buna katkı yapmalarıdır. İslam işgalciliğe, sömürmeye, toplu öldürmelere değil, eşitliğe, adalete, özgürlüğe hizmet etsin istiyoruz. İslam Medine’deki modelini güncellesin; Şam, Bağdat ve İstanbul çizgisini atsın istiyoruz. Dolayısıyla demokratik İslam’dan bir diğer kastımız, Muhammedi İslam’ı, halklarımızın yaşamında kültür haline gelmiş İslam’ı, günümüzün toplumsal ihtiyaçlarına göre yeniden yorumlamak oluyor. Kur’an’ı ve hadisleri böyle okuyalım diyoruz. Halk ve hareket olarak Önderliğimizin bir de bu önemli görevi bize verdiğini bilerek mücadele etmeli, komşu halklara İslami açıdan böyle düşündüğümüzü anlatabilmeliyiz. Kürtler, Müslüman halkların ve tüm insanlığın ahlaki ve demokratik değerlerini geliştirecek, vicdanlarını büyütecek bir içtihattan yanadır. Biz buna demokratik İslam diyoruz. İslam’da zaten olduğuna inandığımız bu değerlerin görünür kılınmasını ve hakim dini anlayış ve yaşayış haline getirilmesi mücadelesi veriyoruz.

Barış dini İslam’ın, sadece lafzi değil amelde de barışı farz kılmasını istiyoruz. Es-selamu aleykum hitabının ilk söylendiği gibi güven veren anlamıyla söylensin istiyoruz. Hile ve entrikanın üstünü örten, fitne ve fesada dini kılıf veren olmaktan çıksın istiyoruz. Hırsızların yalancı ve talancıların suçlarını örttüğü kılıf olsun istemiyoruz. İslam’ı böyle ele almazsak kültürümüzden çok şey kaybedeceğimize inanıyoruz. Bizim kaybetmeye değil kazanmaya, kazandırmaya ihtiyacımız olduğuna inanıyoruz. Bu inanca milyonları inandırma görevimiz olduğunu belirtiyoruz. Ahlak ve vicdan sahibi, halklarımızın yaşamına karşı kendini sorumlu gören herkese bu mücadelede birlikte olalım, diyoruz.

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here