Abidin Müslüm Baysal’dan ’Zaman mı? Mekân mı?’ sergisi

0
65

Sanatçı Abidin Müslüm Baysal’ın dijital sergisi “Zaman mı? Mekân mı?” lebriz.com internet sitesinin güncel sergiler bölümünde izlenebiliyor. Sergi, 31 Mart’a kadar açık olacak. 

Baysal sergisini şu sözlerle anlatıyor:

“Zihin felsefesinin en önemli isimlerinden biri olan Descartes, “düşünüyorum öyleyse varım derken”, varlığının ispatını, beyninin zihinsel fonksiyonuna dayandırıyordu. Çünkü ona göre, algıladığımız şeyler, biz onları algılayabildiğimiz için vardı ve bunun kararını düşüncelerimiz veriyordu. Ama algılar, kişiden kişiye göre değişebiliyordu. Öyleyse algılarımız, Descartes’e göre “kötücül bir cin” tarafından çarpıtılıp, bizim düşüncelerimizi manipüle etmeye mi yarıyordu. Yani algılarımız görünmez bir el tarafından mı yönetiliyordu?

Varlığın, varlığı, sadece zihin üzerinden anlaşılabilir bir şeyse, o zaman, zamanda, mekânda bir yanılsamadan başka bir şey olmayabilirdi. Dolayısıyla, insan aslında, zamansız ve mekânsız kendinde bir varlık olarak mı vardı. Dış gerçeklikten, duyuları yoluyla elde ettiği izlenimlerini, kendi sübjektif değerlendirme mekanizmasının, süzgecinden geçiren birey için, zaman ve mekân, kendi yaşamsal varoluşunun gerçeklik kazanmasının, zeminini oluşturmaktan öte bir şey değil miydi? Algıladığımızı varsaydığımız her şey, sadece zihnimizin ürettiği imajlardan mı ibaretti?

İnsanoğlunun, zihnini en çok meşgul eden, kadim sorulardan biride, önce zaman mı vardı, yoksa mekân mı? Bu sorunun cevabı, bireyler için her çağda özel bir anlam ifade etmekteydi. Çünkü bu soruya vereceğiniz cevap, sizin hayat için deki fikri pozisyonunuzu ve onun uzantısı olan hayat pratiğiniz ile birlikte imgelem dünyanızı belirliyordu.

Modernizmin doğuşuyla yeni bir evrenin içine çekilen insanoğlu için, imajların niceliği artmaya başlamıştı. Ve bu artış, sanki paralel bir şekilde zamanın akışını da hızlandırmıştı. 

Ulaşım ve iletişim teknolojilerinin, baş döndürücü bir hızda geliştiği ve internetin keşfedildiği 20. Yüzyılın üçüncü çeyreğine kadar, insanların çok büyük çoğunluğu, ömürlerini başka bir coğrafya görmeden, doğdukları köy, kasaba veya şehirde tamamlıyorlardı. Dolayısıyla sınırlı bir imajlar dünyasının içinde, bu insanlar için, mekân, içinden geçtikleri tek düze zamansal akışta, dekor oluşturmaktan öte bir anlam taşımamaktaydı. Zaman ve mekânın iç içe geçmiş, senkronize olmuş bütünlük hali, bireyi, kişisel hayatında sürprizlere kapalı, neredeyse devinimsiz denebilecek bir oluşun içinde yaşatmaktaydı. İnsanlar, henüz tüketim histerisinin kurbanı olabilecekleri, imajların hâkimiyetinde ki bir ekonomik toplumsal düzen içinde yaşamıyorlardı.

Sınırsız tüketme güdüsünü, tüm topluma aşılamayı, merkez düşünce haline getirmiş olan yeni kapitalist anlayışın, gerçekleştirdiği internet devrimiyle birlikte, yaşanan toplumsal değişim ve dönüşüm, bireyi, sosyo psikolojik olarak, dijital kültürün nesnesi haline getirmişti. Tüketim toplumunun devamı açısından, imajlar, insanı, kendi gerçekliğini göremeyeceği kadar büyük bir ilizyonun içine doğru yönlendirmek için kullanılmıştı. Ve böylece her yönümüz imajlar tarafından kuşatılmış oldu. Bu imaj bombardımanı içinde birey, önce kendine ve sonrasında doğaya karşı yabancılaşmıştı. İnternet aracılığıyla, cep telefonları ve bilgisayarlarımız üzerinden, başta youtube olmak tüm sosyal medya uygulamaları bireyi “gerçeklik sonrası” diye tanımlanan yeni bir sanal gerçekliğin parçaları haline getirtmişti. Geliştirilen “arttırılmış gerçeklik” teknolojisi ile insanlar artık oturdukları yerden hiç kalkmadan, istedikleri her yere gidebilecek, istedikleri her şeyi sanal olarak deneyebileceklerdi. “Matrix” bir nevi gerçeklik kazanmaktaydı. Önümüzde ki dönemlerde İnsan bedenine yapılacak dijital müdahalelerle, insanlık, sanki “Trans Hümanizm” çağı olarak isimlendirilen geleceğe hazırlanmaktaydı. George Orwel’ın 1984 Romanı, dijital teknolojinin sayesinde, insanların rızası da yaratılarak bir şekilde gerçekleşmekteydi. İnsanların, tüketmeye en çok ihtiyaç duyduğu şeyler, artık dijital dünyanın sunduğu uygulamalar olmuştu. Çünkü dijital dünya, gerçekliğin yarattığı kaygıdan, uzaklaşmamızı sağlayacak yegâne çıkış yolu olarak bilinçaltlarımıza zerk edilmişti.

Günümüzde, insanoğlu, kendi zihnine, artık geri dönüşü pek de mümkün olmayan tuzaklar kurarak, gerçeklik duygusunu tamamen kurgusal bir hale getirmiştir. Bireyler, artık kendine yabancılaşmanın tarihini, geri dönüşü olmayacak şekilde yeniden yazan bir varoluş içine hapsolmuştur.

Zaman ve mekân artık gerçek temsiliyetlerinin ötesinde, sanal bir temsille, dijital bir ilüzyonun fonunu oluşturmaya başlamışlardır. Sürekli kendini tekrar eden ve böylelikle bireyin psikolojisini manipüle eden imajlar, zamanı ve mekânı baypas edip kendi sanal gerçekliklerini, gerçekliğin yerine ikame etmeye başlamışlardır. Ve bunu gerçekleştirme görevi, insani duyarlılıklardan yoksun, belli bir amaca hizmet etmesi için tasarlanmış “yapay zekâlara” verilmiştir. Platon’un mağara alegorisinde olduğu gibi, insanların sanal zincirlerle, önlerinde köle oldukları, ekranlar ve oradan sürekli olarak akmakta olan imajlar gerçekliğin yerini almıştır. Böylece 21.yüzyılda, dijital çağın “Kötücül Cin’leri” yapay zekâlar olmuştur.

Tüm olup, bitenlerin ışığında, gerçekliğe ve algılarımıza, sanatın penceresinden baktığımda ise bu durumu nasıl resmedebilirim diye düşündüm ve kendime şu soruyu sordum;

“Zamanın ve mekânın temsilini plastik olarak renklere versek ve renkleri, zamanın ve mekânın plastik temsili göreviyle kullansak, zihinsel algı ve düşünüş biçimimiz değişmediği sürece, zamanın ve mekânın değişikliğini, renkleri değiştirerek göstermek, gerçekten bizim için bir şey ifade edecek midir veya bir gerçekliğe tekabül edip bu durumu sahicileştirebilecek midir?”

 Kendime yöneltmiş olduğum bu soruya, plastik açıdan bir cevap üretebilmek amacıyla, bir dizi serigrafi baskı kurguladım. Tasarladığım resimlerimin, inşası için seçtiğim renkleri, kurgusal plastik imgelemim de zamanı ve mekânı temsil etmeleri amacıyla kullandım. Figürlerin hareketlerini sabit kılarak, zihinsel sabitliklerini sembolize etmek istedim. İmgelemimi, bu şekilde kodlanmış, plastik bir dışavurumla göstererek, zihinsel esaretimize ayna tutmak istedim.

Ayrıca, kullandığım renkleri, gerçeklik algısını bozmak için, formları modle etmeden uyguladım. Böylece üç boyut efekti yaratmadan, zaman- mekân ilişkisini, kavramsal bir durum olarak algılatmak istedim. Beraberinde, renkleri, bu şekilde plastize etmekteki bir diğer amacım ise, insanlığın, zihinsel olarak gerçeklikten kopma halini, iki boyutlu, sabit denilebilecek bir durumun içine, sıkışmış olarak gösterme isteğimdir.

21.yüzyıl insanı için, gerçeklik mi kaybolmuştu? Yoksa insanoğlu, sanal gerçekliğin yaratmış olduğu dijital bir kara delikte mi kaybolmuştu? Ya da her şey bir ilizyonun, gerçeklik olarak kabul ettiğimiz yanılsamalarından mı ibaretti?

Zaman mı? Mekân mı? Demiştik!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here