Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli, Dersimliler ve ıskalanan gerçekler!

Özet:

Aşiretler < klanlar (Ezbetler), Ocaklar < Ocakzâdeler (Ateşoğlu < Ateş evladı, Ewlad é nuran) tinsel (ruhsal-manevi), doğa eksenli inançsal tapınmalar; Dersim tarih yazımında özel olduğu kadar, temel bir yer teşkil etmektedir. Dersim tarih yazımının başlıca kaynaklarının “sözlü anlatımlar“ olduğu bilinmektedir. Bunlar dışında; Osmanlının son yıllarında, gerekse genç Cumhurriyetle beraber askeri ve sivil raportörlerin yazıya döktükleri ıslah < asimilasyon planları önemli bir yer tutmaktadır. Genel kanı odurki; Osmanlının, Dersim’de bir türlü başaramadığı asimilasyonu Cumhurriyet; 1938‘le birlikte kısmen de olsa, her alanda bunu hayata geçirmiştir. Aslında asimilasyona ilişkin bu kanının, Dersim tarih yazımı içinde, yıllarca sürüp geldiği anlaşılmaktadır. İşte son aylarda, Dersim’de yaşanılanın tam da bu olduğu, çıplak gözle görüldüğü bir gerçektir. Yani asimilatörler, Dersim’de hep işbaşında olmuşlardır. Diğer bir anlatımıyla bu; Dersim’de, Cumhurriyet asimilasyonuna direnenlerle ve asimilasyonu özümseyenlerin arasında yaşanan bir içsel tartışmanın su yüzüne çıkmasıdır. Bu çalışmamızda; Ahmet Yesevi ve Dersimliler bağlamında geçmişe, günümüze ve geleceğe bilimsel çerçevede bakmak için, tarih aynasının önündeki renkli perdenin aralanmasına küçük bir katkı sunma maksadı hedeflenmiştir.

Giriş:

Günümüzü iyi anlamak ve bütün sonuçlarıyla bilince çıkarmak, tarihi çok iyi bilmekle, doğru anlamlandırmakla mümkündür. Tarih bilincinden yoksun bireyler, masallarla avunmayı yeğlerler. Hakikat arayışı içinde, üzerinde yaşadığımız toprakları, kullanılan ana dili, tarihi kültürel mirasları, coğrafyamıza ait uygarlık hazinelerini, inançsal gelenek-görenekleri özümseyerek bilince çıkarmalıyız. Bütün bunların temelinde ise yanlış tarih yazımında, doğru sonuçların çıkarılmayaçağını da unutmamalıyız. Bir toplumsal tarihi bellek, nerede kaybedilmişse, Onu dönüp orada aramamız ve bulmamız elzemdir. Bu bir kendini arama yolculuğudur. Kendini bilme, kendine dönme ve kendini koruyup, yaşatmayla eşdeğerdir. Var olma mücadelesidir. Bu noktadan haraketle toplumların biribirilerini etkilemesi elbette real bir gerçekliktir. Bu süreçte Jeokültür – yer koşullanması bunun en temel nedenlerindendir. Burada zaruri farklılıklar sözkonusudur. Temel kültürel kalıpların, farklı kültürel formlardan etkileşim sonucunda farklılaşması elbette kaçınılmazdır. Burada asıl mühim olan, topluma ait temel değerlerin dejenerasyonuna açık olmamaktır. Tümden yokolmayı asla kabul etmemektir.

Aksi halde, temel yaşamsal değerlerden tamamiyle vazgeçip, farklı bir toplumsal erkin etkisi altına girmek, kendi varlığını inkar etmek demektir. Modern literatürde bunun başlangıç noktasını en hafif söylemiyle ifade edecek olursak, asimilasyon kavramı oluşturur. Son formda ise başkalaşma ve kendini unutma, yok olma süreçleri biribirini tetikleyecektir. Geriye dönüp bakıldığında; çoktan iş işten geçmiş olacaktır. Zira eski yapının dağılması, yeni yapılar için zorunludur. Köklü toplumlara yeni kültürel yapıları dayatan zihniyet, asimilasyoncu, sömürgeci bir anlayıştır. Bu süreç başarıldığında ise köklü toplumlar yok olmayla yüzyüze gelmektedir. Devasa tarihten, değerler dizgesinden, gelecek kuşaklara bırakılacak hiç bir şeyin kalmadığı ve dolayısıyla bir karanlık dünyanın ortasında toplu bireyleri sadece umutsuzca yaşamanın acısıyla başbaşa kalınacaktır. Bu da çok yakıcı ve bir o kadar da anlamsız bir yaşam tarzını dayatacaktır.  Tekrar başa dönecek olursak, demek ki bir toplum tarihini, coğrafyasını, dilini, inançsal gelenek-göreneklerini, kültürel miraslarını ve bir bütün olarak kendini çok iyi bilmeli, mutlaka kendine dönmelidir.

İşte bu bağlamda; toplumun özgür bireyleri son 30-40 yıldan beri köklü inanç dizgeleri üzerinde toplumsal yapılarına dönük yok edici hamleleri iyi görmelidir. Önüne konan sözde akademik araştırmaları olduğu gibi alıp, kabul etmemelidir. Her koşulda 30-40 yıl öncesine, otantik döneme geri dönmeli ve hafızasını zorlayarak tarihsel geçmişini anımsamalıdır. Tarihten günümüze, pratik uygulamaları ve güncele ilişkin yaşamsal alanlarını yeniden gözden geçirmelidir. İşte bu vesileyle küçük bir örnek olması babanda Ahmet Yesevi bağlamında, kapsayıcı bir isimle anılan Alevilik başta olmak üzere özelde Dersim, Réya/Raa Heqi inancı (Kürt Aleviliği) etrafında bazı hususslara kısaca deyinelim.

Bu açıdan konuyu ele alacak olursak;

  1. Ahmet Yesevi’nin Dersim’de ve Dersimliler nezdinde tarihsel yeri nedir?
  2. Ahmet Yesevi, bazıları tarafından sanıldığı gibi gerçekten de Dersimlilerin soy ve yol atası < pirimidir?
  3. Hacı Bektaş-ı Veli (1) ve Ahmet Yesevi bağlantısının menkıbelerde anlatıldığı gibi, bunların real yaşamda maddi ve manevi tarihsel gerçekliği varmıdır?
  4. Yesevi, Türk tarih yazımına ve dahası Dersim tarihine nasıl, hangi kanallarla ve neden sızdırılmıştır? Dolayısıyla Ahmet Yesevi’ye ilişkin benzeri soruların cevabı, bu sınırlı çalışmamızla az da sonuca kavuşturulmuştur. Öncelikle, Ahmet Yesevi’nin biyografisine kısaca bir bakalım:

Ahmet Yesevi Kimdir?

Ahmet Yesevi (Ahmet bin İbrahim bin İlyas Yesevi)  bugünkü Kazakistan Cumhuriyetinin güneyindeki Çimkent şehri yakınlarında (7 km. mesafede) bulunan Sayram kasabasında dünyaya gelmiştir. Annesinin adı Ayşe Hatun’dur. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Bazı kaynaklarda 73 yıl yaşadığı ve 1166 yılında Türkistan‘da (Yesi) öldüğü yazılmaktadır. Bu veriler ışığında Yesevi’nin, 1093 yılında doğduğu kabul edilmektedir. Kesin olan bir şey vardır. O da, Yesevi’nin yolunun Anadoluya hiç uğramadığıdır. Zaten uzun bir süre yer altındaki özel mağarasında izdivaya çekilerek ve dış dünyadan koparak, ömrünün sonuna dek burada yalnız başına yaşamıştır. Türkiyat çalışmalarında konuyu ilk gündeme getirenlerden olması hasebiyle, Prof. Dr. M. F. Köprülü ‘ye (1890-1966), kulak verelim: Köprülü, Yesevi’nin soy şeceresini şöyle vermektedir.

“Aliyyü’l-Murtaza (599-661), İmam Muhammed Hanefi (d.637), Abdü’l Fettah, Abdü’l-Kahhar, Abdu’r-Rahman, Hoca İshak Bab, Şeyh Harun, Şeyh Mu’min, Şeyh Musa, Şeyh İsmail, Şeyh Hasan, Şeyh Hüseyin, Şeyh Osman, Şeyh Ömer, Şeyh İftihar, Şeyh Muhammed, Şeyh Mahmud (?!) Şeyh, Şeyh Mahmud, Şeyhü’l İlyas (A. Yesevi’nin dedesi), Şeyh İbrahim (A. Yesevi’nin babası. Eşi: Ayşe Hatun), Ahmet Yesevi (Ölm. 1166/1167)“ (Köprülü, 1976: 29, 62, 193)“

Yukarıda alıntıladığımız A. Yesevi’nin soy silsilesinde, temlede dikkat edilmesi gereken önemli husus şudur. Kendisi, İmam Ali’nin, eşi  Fatıma’dan olmayan evladı olan Muhammed Hanefi sülbünden gelip, atalarının arasında, “Osman, Ömer ve Ayşe“ adları bulunmaktadır. Ki bu isimler, genelde Alevi-Kızılbaş-Bektaşi ve özelde Dersim inancında (Réya/Raa Heqi) ve Dersimliler arasında onomastik (-dilbiliminin özel isimleri inceleyen bir dalıdır)  olarak kabul görmeyen ve hatta düne kadar bu Halife adları, aykırı eleştirelerin odağı olmuş, tarihsel anlamda Yolun süreğinde bunlar, karşıt isimlerdir. Görüldüğü gibi arştırmamızın daha başında bile Ahmet Yesevi’nin, Dersim coğrafyasından uzak diyarlarda ne denli seyreden bir geçmişe sahip olduğu, böylece anlaşılmaktadır.

İmam Ali’nin Oğlu Muhammed b. Hanefiyye ve Muhtar Sakafi

Mevcut yazılı kaynaklara göre Ahmet Yesevi’nin soyu, Muhammed b. Hanefiyye kanalıyla İmam Ali’ye bağlandırılmaktadır. Muhammed b. Hanefiyye bağlamında konuya biraz açıklık getirmekte fayda vardır. İmam Ali’nin 2. eşinden olan oğlu Muhammed b. Hanefiyye’nin annesi de bir savaş esiri olarak, Ebu Bekir tarafından İmam Ali ile evlendirilmiştir. Konu hakkında Nihal Ş. Utku farklı kaynaklarda yer alan bilgiler ışığında şunları aktarır:

“Muhammed b. Hanefiyye, muhtemelen H.16/M.637 yılında Medine’de doğmuştur. Annesi Havle’nin aslen bugünkü Pakistan’ın güneydoğusuna tekabül eden Sind’den geldiği ve Yemâme bölgesinde yerleşik Hanîfe oğullarının cariyesi olduğu rivayet edilmektedir. Hz. Peygamber’in vefatı sonrasında sahte peygamber Müseylime (ö.12/633) ile birlikte hareket eden Benî Hanîfe kabilesi ile yapılan savaş sonucunda Medine’ye getirilen esirler içinde yer alan Havle’nin, Hz. Ebû Bekir (ö. 13/634) tarafından Hz. Ali’ye verildiği nakledilmektedir“ (Utku, 2018: 5).

Kaynakarın verdiği bilgiye göre İmam Ali 4. halife seçilirken İmam Muhammed Hanefi 20 yaşlarındaydı. İsteksiz olarak katıldığı Cemel Vak‘ası ve Sıffîn Savaşı’nda babasının sancağını taşıdığı halde bu savaşa da karşıydı (Utku, 2018: 7). Siyasetten uzak duran bir tavırı vardı. Kerbela’da hunharca katledilen kardeşi Hüseyin’in öcünü almak (685) isteyen Muhtâr es-Sekafî (622-687), Hanefiyye’den yardım istedi. Kaynakların verdiği bililere bakılırsa, yardım edip-etmediği oldukça çelişkili olmakla beraber, yardım etmediği yönündeki bilgilerin daha ağırlık kazandığı anlaşılmaktadır (Bulut, 2011; Utku, 2018: 1).

“Muhtar, ilk önce Ali’nin Fatıma’dan olmayan oğlu İbn-ül Hanefiye’nin onayını alarak, Ehl-i Beyt’in kanını talep etmeye başladı. Kimi kaynaklara göre, İbn-ül Hanefiye, olaya açıkça onay vermeyip sessiz kalmış; gözü açık Muhtar da bunu olumlu cevap olarak algılayıp çevresine yaymıştır. Her durumda, İbn-ül Hanefiye’nin açık bir desteğinden söz eden kaynaklar (Nev- bahti, El Kummi gibi) çok azdır ve daha çok Şii yanlısıdır… Muhtar, her ne kadar Ali’nin Fatıma’dan olma oğlu İbn- ül Hanefıye’den destur alarak, güya “Ehl-i Beyt adına hareket etmiş ve Hüseyin’in intikamını alma” iddiasında bulunmuşsa  da; bu, tarihin karanlıklarında kalmış bir iddiadan ibarettir. Ortalıkta sadece rivayetler mevcuttur.“ (Bulut, 2011: 375, 376).

Muhammed b. el-Hanefîyye’nin siyasetten ve Kerbela’nın öcünü almadaki dutarsız tavrı bir çok kaynakta kendisini açığa çıkarmaktadır. Dolayısıyla Fatıma’dan olmayan, İmam Alinin bu oğluna Şiiler de pek itibar etmezler.

“Bilindiği üzere ne Muhammed b. el-Hanefîyye’nin ne de Ebu Müslim el-Horasanî’nin İmamiyye Şiîliğinde bir yeri vardır. Zira onlara göre imamların sayısı on ikidir ve bunlar Hz. Ali ve Hz. Hasan’dan sonra Hz. Hüseyin ve onun soyundan gelen çocuklarıdır. Dolayısıyla Hz. Ali’nin bir diğer çocuğu olan Muhammed el-Hanefîyye’nin imamlığı söz konusu olamaz, zaten Şiîler de bu yönüyle ona bir önem atfetmezler. Ancak tarihen biliyoruz ki, Kerbelâ’dan sonra Muhammed el-Hanefîyye’nin imamlığını ilan edip onun adına isyan çıkaranlar olmuştur“ (Kaplan,  2017: 160, 161).

Öte yandan Arap olamyan Mevali halklar, Muhtar’ın bir peygamber olduğuna inanıyorlar ve Onun etrafında kümeleniyorlardı. Muhtar’ın eşi de aynı görüşte idi. Muhtar’m eşi (Numan bin Beşir el Ensari kızı), kocasının Peygamberliğini inkâr etmediği için, bozgun sonrasında Küfe aristokratlarınca katledildi (Bulut, 2011: 386). Emevilere karşı büyük başarılar gösteren Muhtar, İslamiyette haram aylardan sayılan Ramazan ayında katledildi. Muhtâr’ın cesedi parçalanarak sağ eli Kûfe Camii’nin cümle kapısına asıldı.

Ahmet Yesevi Felsefesi, ve Alevilik-Baktaşilik

Kısaca verdiğimiz bu biyografinin yanı sıra, bir çok yazılı kaynakta Ahmet Yesevi hakkında değişik ve hatta zaman zaman biribiriyle zıtlaşan veriler de bulunmaktadır. Söz konusu bu verilerin tümü, Ortaçağ peryodunda bu tür şahsiyetler için anlatılagelen ve rivayetlerle örülen  menkıbelerden-velayetnamalerden oluşmaktadır. Bu anlatımların hayel ürünü ve abartılı oluduğunu, bunların günümüzde tarihi bilimsel bir değerinin olmadığı anlaşılmaktadır. Konuyu daha etraflı anlamak ve bilince çıkarmak için, tarihsel arkaplana bakmakta fayda vardır. Şöyleki;

Tasavvuf ve Tarikatlar konularında uzun bir zaman diliminde bilimsel araştırmalar yapan İ. Zeki Eyüboğlu‘nun (1925-2003) görüşlerini kısaca özetleyelim. Eyuboğlu’na göre; 19. yüzyılın sonlarında biribiriyle çelişen ve bilimsellikten uzak bir düzlemde yürütülmeye çalışılan Osmancılık, İslamcılık ve Turancılık akımlarının temel kaynaklarının sözkonusu bu Velayetnameler olduğunu bellirtir. Bu velayetnamelerin ise bilimsel olmadığını kesin bir dille ortaya koyar. Özellikle de Turancı akımların, Bektaşiliğin tek ana kaynağı olarak gösterdikleri ve  Orta Asyadan getirdikleri “Yesevilik“ olduğunu ve bunun yanıltıcı olup, gerçekle hiç bir alakasının olmadığını bellirterek şöyle der;

“Hacı Bektaş Veli’nin Ahmet Yesevi’nin iki dizesini okuduğunu ileri sürerek Bektaşilik’i, Yesevilik’ten türetmek bilimsel bir tutum olamaz. “Olur“ diye gösterilirse, ancak yazanı kandırır“ (Eyüboğlu, 1987: 284-301).

Doğrusu Eyüboğlu’nun bu kısa analizi, günümüzde Akademik/bilimsel çalışma adı altında Prof ünvanlı bir çok şahsiyetin, Hacı Bektaş Veli/Bektaşilik bağlamında Yeseviliği allandırıp-pullandırarak Aleviliğin içine monte etmelerine verilen en büyük bir cevap olarak karşımızda durmaktadır. Biribirilerinin çarpıtılmış yalanlarını, gerçekmiş gibi aynı kelimelerle fakat farklı cümlelerle ifade etmeye çalışan sözümona akademisyenlerin, sözde akademik makaleleri son yıllarda bu alanda büyük bir trend yapmıştır. Bu türden çalışmalarıın  derlenip bir araya getirilmesi halinde ortaya devasa bir Akademik Yalanlar külliyatı çıkar. İnanıyoruz ki gelecekte bu alanı kendisine konu edinen genç araştırmacılar, gerçek akademisyenler mutlaka çıkacaktır. Çünkü çarpıtılmış, yalan bir bilgiden, doğru/bilimsel bir sonucun çıkmayacağını günümüzde artık bilmeyen yoktur. Her neyse, biz yine de asıl konumuza dönelim:

Burada da anlaşılacağı gibi, Ahmet Yesevi’nin Hacı Bektaş’la iligisinin bolca işlendiği çeşitli Velayetnamelerdeki, makalatların (konuşmalar) biri biriyle tarihsel çelişkiler içerdiği artık günümüzde kolayca anlaşılmaktadır. Hemen bellirtelim: Ahmet Yesevi’nin doğumu bilinmemekle birlikte, ölümü 1166‘dır. H. Bektaş-ı Veli’nin doğumu ise 1209 dur. Böylece H. Bektaş Veli, Yesevi’nin ölümünden tam 43 yıl sonra doğuyor. Yesevi vefat ediyor ve arkasından tam 43 yıl sonra H. Bektaş Veli dünyaya geliyor. Yani bu iki şahsiyet, aynı ortamda yaşamamış ve çağdaş degiller. Oysa velayetnamelerde her ikisi aynı olaylar içinde yan yana anlatılmışlardır. Fakat sözde akademisyenler, ilgili çalışmalarında bu çelişkiye de çeşitli kılıflar bulmuşlardır. Öyle ya dilin kemiği yoktur!

Peki öyle ise A. Yesevi, Türk yazım tarihine ne zamandan beri girmiştir? Aslında bu soru da oldukca büyük bir önem arzetmektedir. İlk sözlü kaynaklardan yazıya dökülenler arasında Şair Yahya Kemal Beyatlı‘nın (1884 -1958), “Şu Ahmet Yesevi kim? Bir araştırın, göreceksiniz… Bizim milliyetimizi asıl onda bulacaksınız’ dedeiği rivayet edilir. Bunun üzerine Köprülü ilk olarak 1919 yılında tamamladığı “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar“ adlı çalışmasında, A. Yesevi’den detaylıca söz eder. Böylece Köprülü, Türk tarih yazımında ve özellikle Cumhurriyet döneminde ilk defa A. Yesevi’den söz eden ilk tarihci ünvanına sahip olur. Bunun öncesi, “yok“ denecek kadar bilinmemektedir. Düşünün ki taraih 1919. Sonrasında ise A. Yesevi hakkında yazılanların tümünün tek ana kaynağı, Köprülü’nün işte bu eseridir. Yesevi’nin, Türk kültürüne ve Hanefi meshebine büyük katkılarından ve hizmetlerinden övgüyle söz eden Fuat Köprülü; Ahmed Yesevi’nin Nakşibendî tarikatına mensup olduğunu detaylarıyla anlatır.

1.Yesevi’nin halifelerini verdiği bölümde ilk halifeleri olarak Arslan Baba, oğlu Mansur Ata, Oğlu Abdu’l-Melik Ata oğlu Taç Ata’dan sözeder ve sonrasında Halife Süleyman Hakim Ata’yı da anlatır, derken bu bölümde, Onun halifeleri arasında Hacı Bektaş Veli’nin adına rastlanmaz (Köprülü, 1976: 87-97). Bu da gayet normaldir,i zira vefatından 43 yıl sonra dünyaya gelen H. Bektaş Veli, elbette Onun halifesi olamazdı.

Peki ama sözlü ve yazılı kaynaklarda bilinen Dersim tarihi içindeki asırlık Dersim evliyalarının geçmişi yanında, Türk tarih yazımında 1919 yılında ilk defa keşf edilen Ahmet Yesevi, daha dünün çocuğu olmuyormu? Cevabı aşikar olan bu sorudan sonra, özellikle 90‘lı yıllarda yayınlanan bazı ansiklopedilerin “Yesevilik“ ile ilgili maddelerine öncelikle kısaca bir bakalım.

“…Yeseviye tarikatı zikir, riyazat ve mücahedeye dayanan tam anlamı ile Sunni bir tarikattır. (…) Sesli yapılan zikir sırasında dervişler boğazlarından, testere kullanılırken çıkan sese benzeyen bir hırıltı çıkardıkları için Yeseviye zikirine “Testere zikiri“ denilmiştir. (…) Gölpınarlı (1900-1982); “Bektaşiler, Ahmet Yesevi’yi Türkistandaki şöhreti yüzünden ve Hacı Bektaş’ın Nişabur’dan Anadolu’ya gelişine bir mesnet bulmak için batıniye metodunca kendilerine mal etmişler, böylece adı Anadolu’da Bektaşiler arasında duyulmuş, sonradan bu gelenek, başka yazarlarca da gerçek sanılmıştır.“ demektedir. Ahmet Yesevi’yi ilgilendiren (…) Kuran ve hadis hükümlerine riayet etmek  şeriatle tarikatı mezcetmek, zühd ve takva esaslarına bağlı kalmak…Yesevi tarikatının sünnetleri altıdır. Cemaatle namaz, seherlerde uyanıklık, devamlı abdestli olmak…”( Güner, 1991: 413-41)

Bu alıntıda dikket edilmesi gereken bir kaç temel unsur bulunmaktadır. Ama burada da görüldüğü üzere, kısaca şunun altı çizilmelidir. Yeseviliğin ne Alevilikle, ne Bektaşilikle ve hele hele ne de ki Dersim Réya/Raa Heqi inancıyla asla ve asla örtüşen hiç bir ortak yanı bunlunmamaktadır. Bu bilimsel tarihi veriler ışığında hala buna direnenler varsa, bilimsel tezlerini ortaya koyar ve bu gerçekleri çürütmek için mesai harcarlar. Yoksaki bilim çağında, hurafalarla, rivayetlerle  gerçeğin seyri asla degiştirilemez.

Suffi-Tasavvufcusu Gölpınarlı’nın, konu  ile ilgili yukarıdaki aktarımı, Bektaşiler ile Yesevilik  arasındaki ironik bağın  dahi, temelden mesnetsiz olduğuna ışık tutacak bilimsel ve bir o kadar da temel bir belge niteliği taşımaktadır. Çünkü Gölpınarlı, bu konuların en kıdemli ve deneyimli uzmanıdır. Tasavvuf konuları yazımında O, bir otarite kabul edilmektedir.  Böylece ne Hacı Bektaş-i Veli, Ahmet Yesevi ile aynı çağdaş olup, ondan etkilenmişdir! Ne deki, Hacı Bektaş’tan sonra kurulan Bektaşilikle bir ilişkisi yoktur. Hele hele semitik dinlerden önce varolagelen Arya Uygarlığının bir yaratması olan ve son bir asırdan beri adına “Alevilik“ denilen bu tarihsel kültürel Paganik mirasla temel anlamda içsel hiç bir ortaklığı-benzerliği kesinlikle bulunmamaktadır. Bunun maddi ve manevi delilleri, tüm ansiklopedilerin ilgili maddelerinde de zaten kendini göstermektedir. Bir başka örnek ise şudur:

“Türkistan Türklerinden Hoca Ahmet Yesevi’nin (ölümü Yesi, Türkistan 1166) kurduğu  Yesevilik ya da Yesevi tarikatı (…), İslamın genel kurallarına, şeriat  ilkelerine uygun olan Yesevilik  Yesevilik, Sunni mezhebinin bütün kurumlarını içerir. Üyeleri aşırı ölçüde ibadet etmek, dünyadan el etek çekerek  kendilerini namaza,oruca, Allahın adlarını anmaya (tesbihe) vermek zorundadır. (…) Yesevi tarikartında halvet (bir kenara çekilip ibadete, düşünceye dalma) zorunludur“ (Dinler Tarihi Ansiklopedisi, 1999: 4. Cild, 246).

Tasavvuf Tarikatları ile ilgili alanının bir diğer uzmanı olan İ. Zeki Eyüboğlu, çalışmasında Yeseviliği “Sunni tarikatlar” katagorisinde ele alır. Onun; kesin görüşüne göre A. Yesevi ve adına kurulan Yesevilik tarikatı, katı bir Sunni tarikatıdır. Eyuboğlu, Yeseviliğin Alevilik ve Bektaşilikle hiç bir yakınlığının olmadığını, bu kısa ve öz alıntı içinde şöyle bellirtmektedir:

“Yesevilik’in en çok etkisinde kalan Nakşibendilik’le Halvetilik’tir. Alevi tarikatlarda, özellikle Bektaşilik’le ilgisi yakıştırmadır (…) Ahmet Yesevi’nin kendi yaşamında uyguladığı içekapanış yöntemi, kendinden sonra kurulan bütün sunni tarikatlarda benimsenmiş, özellikle Nakşibendilik’in “zikr“ ile sürdürdüğü temel ilke olmuştur (…)“ (Eyüboğlu, 1987:  275-279).

Yesevi nin ve düşüncesinin, aslında Bektaşilik içinde değil de Nakşibendilik içerisinde daha çok özümsendiği, eritildiği çoğu kaynaklarda dile getirilmekte ve bunun  manıtğa daha yakın olduğu anlaşılmaktadır. M. Nadir Özdemir, ilgili makalesinde Fuat Köprülü paradiğmasına yer yer muhalefet ederek A. Yesevi’nin düşüncelerinin; Yesevilik adıyla Türkiyede bir akıma dönüşemediği bağlamından haraketle, bunun nedenini ise Nakşibendilik ve Bektaşilik içinde kendisini erittiğine işaret ederken, şu gerçeğin altını çizmektedir.

“Bu bağlamda Ahmed Yesevi’nin sünni olmadığı, Alevi/Bektaşi geleneğe daha yakın olduğu iddialarına da katılmıyoruz. Zira kendisinin Alevi uygulamalarıyla bağdaşan bir uygulamasına kaynaklara göre rastlamıyoruz. Sünnete ve Siyer-i Nebi’ye bağlılığı da dikkate alındığında bunun doğru olamayacağı görülmektedir. Ancak günümüzde konu edilen Türk Müslümanlığı anlayışında Yeseviliğin önemli bir katkısı vardır“ (Özdemir, 2018: 35).

Diğer yandan Nejat Birdoğan (1934-2001) çalışmasında A. Yesevi’yi anlatırken, Fuat Köprülü’den uzunca aktarımlar yapar ve A. Yesevi’nin yaşamı üzerindeki söylencelere değinerek, bunların bir nevi bilim dışı olduğunu bize mesajlar. Yesevilik ve Bektaşi Aleviliğinin bazı karşılaştırmalarını da vererek, bu her iki yolun biribiriyle nasıl zıtlaştığını bir çok tinsel ve ritüel alanlarda ortaya koyar. Kısaca özetleyecek olursak Birdoğan, şunun altını çizer ve bazı temel gerçeklere vurgu yapar:

“(…) Aleviliğin ve Bektaşiliğin Yesevilikten doğduğunu benimseyemiyoruz. Kuşkusuz bu yollarda biribirine benzer  kurallar var. Ancak öyle konular da var ki bunları düşünmek, bu iki yolun biribirinden uzaklığını anlamaya yeterli oluyor.(…) Bu zor kuralları çok kolay Alevi yoluna uygulamak  olası değildir. Öyle ise; Hoca Ahmet Yesevi kendi dalının büyük ustası ve ulu’sudur. Ancak Alevilikle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Köprülü’de bu kanıdadır. Bektaşiliğin ilk yıllarında o yola katılanların “her haramı geçerli sayan, şeriat dışı zındık sayılmaları, Hurufi sayılmaları“ Yeseviliğin ise Şeriattan ayrılmayışı  konuyu daha bellirginleştirir. (…)  Hacım Sultan Vilayetnamesinde Hacı Bektaş, doğrudan doğruya Hoca Ahmet Yesevi’nin öğrencisidir. 1166 da ölen Hoca Ahmet’in 1207 de doğan Hacı Bektaş nasıl ögrencisi olur?“ (Birdoğan, 1990: 92-96-97).

Ahmet Yesevinin adı-sanı ortada henüz yok iken Hacı Bektaş Veli Anadoluda Babailerle birlikte ilk özgürlükler mücadelesi vermekteydi.  Ebu’l Vefâ süreğine bağlı bir şekilde Bektaşi geleneği Anadoluda kurumsallaşmıştı. Bir bütün olarak yazılan Vilayetnamedeki olaylar akışına bakıldığında, Ahmet Yeseviden azade, Hacı Bektaş Veli Anadoluda büyük bir üne sahipti.

Ahmet Yesevi’ye hiç yer vermeyen eski ve bir o kadar da önemli bazı yazılı kaynaklar da bulunmaktadır. Bunlardan birisi Sadi Borak’ın hazırladığı “100 Türk Büyüğü” adlı eseridir.  Bu esere göre A. Yesevi “Türk“ bile sayılmamaktadır. Ki bu eser, dönemi itibariyle akademisyenlerin başucu kaynaklarından birisidir. Bu da göstermektedirki; Ahmet Yesevi’nin Türk yazım tarhine girişi ve dal budak verişinin öyküsü, Köprülü tarafından tek eserle 1919‘larda başlamış, fakat bunun arkası pek getirilmemiştir.

Dersim’de Yaratılan A. Yesevi Efsanelerinin ilk Yazılı Kaynağı

İşin aslını sorarsanız, Dersim’de A. Yesevi elbette bilinen-tanınan bir şahsiyettir. Hatta Pertek-Dersim karayolunda, Dersim merkeze girmeden önce, bir viyadükün (Köprü) adı, “Ahmet Yesevi Viyadükü“ dür. Ancak, Yesevi’nin Dersim’de ve Dersimliler arasındaki ironik izdüşümü sadece bununla sınırlı degildir. Öyle ya, demekki bunun tarihsel kaynakları da elbette olmalıdır. Şimdi kısaça bu kaynaklara bakalım:

Jandarma Umum Kumandanlığı tarafından  1932 yılında “gizli ve zata mahsus“ olmak şartıyla sadece 100 adet basılan ve  Kaynak yayınları tarafından 2010 yılında 288 sayfalık olarak hazırlanan bu kitapta (-askeri raporda) Dersim ve Dersim aşiretleri bağlamında ilk defa A. Yesevi’ye ilşkin bazı saptamalar yer almıştır. Kısaca özetleyecek olursak, adı geçen bu raporda şu bilgilere yer verilmiştir:

Bu kitapta/raporda rivayet edilir ki; Dersimlilerin ecdatları, Horasanlı Şeyh Ahmedi Yasevi’dir. Cengiz istilası üzerine Ahmedi Yasevi’nin oğlu Şeyh Hasan Dede, aşiret halkı ile önce Irak’taki Abbasi halifelerine sığınır. Oradan kalkıp Hicaz’a ve sonrasında Mısır’a gider. Dönüşünde Bağdat’ta kalamıyacağını anlar ve aşiret mensuplarıyla beraber Anadoluya, Konya Selçuklularına sığınır. Alaeddin Keykubat (-dönemi: 1221-1237) Şeyh Hasan ve aşiretini Malatya’da iskan ettirir. Şeyh Hasan, Yavuz (1512-1520) döneminde  Malatya’dan kaçıp Dersim’e sığınırken, yolda hakka yürür. Kebanmadeni kazasının Şeyh Hasan karyesinde (Köyü) defnedilir. Şeyh Hasan’ın, Hasan ve Seyit adında iki oğlu vardır. Sonuçta bunlar, aşiret mensuplarıyla beraber Dersim’de makan tutarlar.

Oğlu Hasan, yakın ailesiyle beraber Hozat ve civarını yurt edinirken, diger oğlu Seyit’de  kendi ev halkı ve bağlılarıyla Ovacık ve çevresini kendilerine mekan tutup yerleşirler.

Hasan’ın “Abbas, Karaballı, Kırık ve Ferhat“ isminde dört oğlu olurken, Seyit’in ise “Koç, Kal, Kav“ isminde üç çocuğu olmuştur. Her iki kardeşten olan çocuklar büyümüş ve derken, bugünkü Dersim aşiretleri tasnifindeki “Şexhesanan“ blokundaki onlarca aşiretin zaman içindeki oluşumu böylece gerçekleşir (Dersim JUK Raporu (1932) : 2010: 44-45).

Yukarıdaki bu kısa ve öz anlatımdan, daha sonraki araştrımacı-yazar ve dolayısıyla Dersim meraklıları, anlaşılan odur ki, bu kaynaktan faydalanarak Dersim’deki Ahmet Yesevi  motifini süsleyegelmişlerdir. Çünkü 1930‘lara kadar, sözkonusu bu askeri rapora yansıyan bilgileri içeren bir başka yazılı kaynağa henüz daha rastlanılmamıştır. Denilebilir ki; Türk yazım tarihine 1919 yılın, Köprülü tarafından sokulan Yesevi, Dersim coğrafyasına ise JUK’ lığının 1932 yılında kaleme aldığı bu bilgilerle, sızdırıldığı anlaşılmaktadır. Bütün bunlara eklememiz gereken bir diğer kaynak ise Timuroğlu’na aittir. Vecihi Timuroğlu, sözkonusu bu ilgili kaynaklara atıfta bulunarak, Dersim ekseninde yaratılmaya çalışılan Yesevi söylemlerinin aslında sıradan esfanelerden ibaret olduğunu, A. Yesevi‘nin, Dersimlilerle ve inançlarıyla asla bir ilişki kurulamayacağını bellirtir (Timuroğlu, 2091: 24, 25, 27, 60; Timuroğlu, 2011. 69,70).

JUK’ lığının 1932 yılında kaleme aldığı bu bilgilerin, daha sonraki yıllarda bazı raportörler tarafından bir toplum mühendisliği kapsamında halkın ağzından çıkmış bilgilermiş gibi farklı varyantlarla ele alındığına, yazıldığına tanık olmaktayız. Bu çalışmaları yürütenlerden birisi de Necmeddin Sahir Sılan’dır. İttihat Tarakki (1909-1918) kadrolarından biri olan ve daha sonraları M. Kemal’in yanında hep yer alan Necmeddin Sahir Sılan Dersim mebusluğuna atandığı (1943’den 1946’ya ve 1946 dan 1950’ye kadar) süre içinde Dersim ve çevre illerini gezerek Kürtler-Aleviler hakkında raporlar hazırlar. Hazırladığı bu raporlar içinde bir kaç yerde de Ahmet Yesevi’den az da olsa sözder. “Dersim Harekatı Ve Cumhuriyet Bürokrasisi (1936-1950)“ adı altında kitaplaştırılan yaklaşık 700 sayfalık  raporunda/kitabında Yesevinin Dersimlilerle olan bağlantılarına sözümona kendince sadece iki ayrı yerde açıklık getirir.

“Sert tabiatlı ve inatçıdırlar. Orta Asya’da coğrafi şartların değişmesile dünyanın her tarafina dağılan Türk kollarından bir kısım olduklarına hiç şüphe yoktur. Bunların Horasan Türklerinden oldukları da Ahmet Yesevi’ye mensup olup Celalettin Horzenşahi Türklüklerine en büyük delildir“ (Sılan, 2011: 292).

Sılan, aynı raporunun ilerleyen sayfalarda ise tekarar sözü A. Yesevi’ye getirerek, Onun düşüncesinin Alevi inancında şekillendiğine gevşek bir vurguyla da olsa deyinir:

“Asya Türklerinin istilasile İran’dan gelen Ahmet Yesevi tarafindan aşılanmış olan bu fikir, bir kısmı malum ve bir kısmı da bir sır hatinde saklanan Alevi mezhebinin umumi kaidelerine riayet ederler (Sılan, 2011: 338).

Bu noktadan haraketle tekrar devam edecek olursak; Necmeddin Sahir Sılan; “Doğu Sorunu (1939-1953)“  adlı raporunda ise  sadece bir yerde A. Yesevi’ye temaz eder. O da kendisiyle konuştuğu Ali Koç’un ağzında mırıldanır. Dersim’in Mazgirt ilçesinin köylerinde gezerek, halkla konuştuğunu anlatan Sılan; Ali Koç adında biriyle yaptığı görüşmeye ilişkin şunları aktarır:

“İşkalecik köyündeyim: Bu köyde Ali Koç adında bir seyyit vardır. Mayıs ayında Malatya köylerinden birkaç kişi kız almak için bu köye gelmiştir. Halkın hepsi Alevi oldukları için bir akşam saz, söz, içki ile vakit geçiriyorlarmış. Tarihe temas ederek aslının Horasanlı olduğunu, Ahmet Yeseviye bağlılığını ileri sürdü. Açık göz, zeki, çalışkan bir adamdır. Kuşkulanacak bir hareket yapmadığı gibi, yapamıyacağı kanaatindeyim“ (Sılan, 2010: 351).

Bir diğer yazılı kaynak ise; Vatan gazetesinin 18.02.1953 tarihli nüshasında “Tunceli’nin Tarihçesi“ başlığı altında, yukarıda da  bellirttiğimiz gibi 1932‘de hazırlanan raporun aynısı işlenmiştir.  Birazdan görüleceği gibi sadece bir konuda itilafa düşülmüştür. Sözkonusu yazıda kısaca şöyle denilmektedir; bugünkü Dersimlilerin; “Çaldıran savaşından sonra Yavuz’un kılıcından kaçıp kurtulan Kızılbaşlar olduğu iddia edilmişse de, bunun gerçeği yansıtmadığı“ bellirtilmektedir. Bu görüşleri takibeden satırlarda ise A.Yesevi ile ilgili şu bilgiler yer almaktadır:

“Dersimliler kendilerini Ahmet Yesevi‘nin (1103-1166) torunları olduklarını ve Horasan’dan geldiklerini söylerler. Yesevi’nin oğullarından Şeyh Hasan ve Seyid Ali, ailelerini alarak  Dersim’in yüksek yaylalarına yayılmışlar, zamanla bu aileler çoğalmış ve  ayrı ayrı aşiretler vücuda gelmiştir. Ahmet Yesevi en eski ve en meşhur Türk mutasavvıflardandır…“ (Feridun Fazıl Tülbentçi, Vatan gazetesi 18.02.1953).

Şimdi bütün bu tarihsel çarpıtmaların bize verdiği ipuçlarını tek tek ele almamız, bu araştırmamızın boyutunu fazlasıyla aşmaktadır. Ama sıradan bir gözlemle yazılanları ele alacak olursak, bunların tarihsel gerçekliklerle nasıl da ters düştğü zaten hemen anlaşılmaktadır. Bu rivayetsel tezlerin; kendi içerisinde nasıl da tutarsız ve bir o kadar da yalandan düzmece fantazilerin bir araya getirilerek, Dersimlilerin önüne konulduğu aşikardır.

Yeri gelmişken şunun altını da çizmemiz gerekir; Yukarıda da verildiği gibi, Şıxhesen üzerinden göbek bağıyla < soy yoluyla, Dersim’deki bazı aşiretlerin soy ve yol baw’ı olarak gösterilen A. Yesevi’ den hiç söz etmeyen yada bu bağlamda benzeri tezler ileri sürmeyen bazı yazılı kaynaklar da bulunmaktadır. (2)

Dersim’de Kaç Tane Şıxamet Vardır?

Gerek Dersim Ocaklar ve aşiretleri tarihinde (Raa/Rayé Heqi İnancında) ve gerekse Alevi- Bektaşi tarihinde “Ahmet, Seyid Ahmet, Hoca Ahmet, Şeyh Ahmet, Hacı Ahmet, Şah Ahmed, Şıxamet“ ve benzeri ünvan-lakaplarda bir çok Ahmet‘e rastlamak mümkündür.

Sözkonusu A. Yesevi, Orta Asya Türkleri arasında sadece “Şeyh Ahmed Yesevi“ olarak tanınmaktadır. Buralarda “Yesevi“siz bir “Ahmet“ kabul görmez! Aslında isimler üzerinde haraketle tarih yazımında elde edilecek veriler, oldukca önemlidir. Bu konu başlı başına bir bilim dalı olan Onomastik alanına girmektedir. Oysa Türk İslam Sentezci ve Turancı düşünürler, genç Cumhurriyetle birlikte bunun önünde büyük engel teşkil etmişlerdir. Bu alanı, resmiyetteki fantazi bulgularıyla  oldukca sorunlu hale getirmişlerdir.  Tekrar konumuza dönecek olursak bunu bir örnekle, daha anlaşılır bir dile çevirmek mümkündür.

Örneğin çeşitli menakıpnamelerde adları geçen bazı şahsiyetler üzerinde bir çok Ocak ve benzeri vakfiyeler, zaman içinde kurulup günümüze değin gelmiştir. Hatırlatmalıyız! Abdulbaki Gölpınarlı’nın hazırladığı (1995) Vilayetnamenin 79. ve 80. sayfalarında “Halifeler” bölümünün ilk şahsiyeti “Cemal Seyyid” dir.

Hacı Bektaş-i Veli’nin hayatının anlatıldığı Vilayetnamelerde/Menakıbnamelerde adı geçen Seyyid Cemal’a, günümüzde farklı bölgelerde “Cemal” adına nisbet edilmiş tam üç ayrı Ocak ve üç ayrı “Seyid Cemal”,  aynı öykülerle görülmektedir. Şu ana kadar tesbit edebildiğimiz kadarıyla, Vilayetnamedeki “Seyyid Cemal” in kurduğuna inanılan, var olan Ocaklar şunlardır:

Cemal Ewdal Ocağı

Elazığ’ın Karakoçan ilçesine bağlı Delikan (Üçbudak) köyünde kurulu olup,  bölgedeki Şadiyan aşiretinin bağlı olduğu Ocaktır. Seyid Cemal Ewdal/Abdal olarak da bilinen bu yol banisinin bizzat kendi elleriyle yaptığı mekanı ve türbesi de yine bu köydedir. Ki bu mekanları  Kasım 2010 yılında bizzat gidip yerinde araştırdık.

Derwéş Cemal Ocağı

Dersim’in Hozat ilçesinin, Derwéş Cemal köyünde mekan tutup Ocak kurmuştur. Başta Hozat bölgesi (Şıxhesanan)olmak üzere Dersim, Erzincan vs. bölgelerinde talip toplulukları vardır.

Seyid Cemal Sultan Ocağı

Kütahya’nın Altıntaş ilçesinin, Çalköy köyünde olan bu Ocağın talipleri, Karakeçili aşiretine mensupturlar.  Ayrıca bu Ocak talipleri, Eskişehir ve çevresinde da bulunmaktadır.

İşte yukarıda da görüldüğü gibi, H. Bektaş Veli’nin en çok sevdiği halifesinden bir olan Seyid Cemal, bu üç Cemal’lı Ocaktan hangisinin kurucusu, ve bu Ocak Pirlerinin hangisinin soy yada yol babasıdır? Sorusunun cevabı, hala bile tartışmalı bir biçimde önümüzde durmaktadır.

Tarihsel bir kişilik olup olmadığı bir yana, üzerinde bu kadar farklı verileri içeren bir Şeyh Ahmet Yesevi biyografisi, bizi ister istemez aynı tarihsel peryodlarda yaşadığı ve aynı ortamlarda, aynı ve benzeri olaylarda adı geçen, bir çok “Ahmet” adıyla karşı karşıya getirmektedir. Hal böyle olunca, Dersim’deki ve Dersimlilerin gönlündeki gerçek yol ereni olan “Şıxahmet” in kim olduğu hakkındaki tarihsel gerçekler ve sözlü gelenekler, bilinçli ve maksatlı bir hilleyle us’tan unutulmaya zorlanmaktadır.

Buna karşın JUK’lığının 1932’lerde Dersim’i ve Dersimlileri nasıl ve hangi yöntemlerle yola getirebileceklerini bir proğram dahili içinde raporlayan farazalar ışığında, Türkistanlı olup, bir çok Sunni tarikatın kaynağı olmuş Şeyh Ahmet Yesevi’yi, Dersimlilere ecdat (Soy ve yol Baw’ı) olarak yutturmak, özellikle bugünlerde tanık olduğumuz kadarıyla, pek de zor olmamışa benzer! Peki ama Dersim ve çevresinde “Ahmet” adına kaç Ocak-yatır bulunmaktadır? Bunlardan sadece iki tanesinin izine rastlanmaktadır.

Şeyh Ahmet Dede (Şeyh Ahmet Tavil) Ocağı:

“Şeyh Ahmet dede” adına var olan, Elazığ’ın Baskil ilçesine 60 km. uzaklıktaki Tabanbükü (ŞeyhHasan) köyündeki Garipler mezarlığındaki yatırdır.. Bu yatır < türbe üzerinde biribiriyle çelişen görüşler vardır. Bu isime izafeten “Şeyh Ahmet Dede Ocağı”da az da olsa kabul görmektedir. “Şeyh Ahmet dede Ocağı” olarak bilinse de, kendi  bağlıları arasında “Şeyh Ahmet Tavil” olarak da bilinip-tanınmaktadır. “Şeyh Ahmet Tavil” isimi üzerinde bu Ocak, öyle ki;  Selçuklu ve Osmanlılar tarafından Vakıf < Tekke olarak kabul görmüştür. Ayrıca bellirtelim! Tavil; “Uzun” anlamına gelmektedir.

Birazdan vereceğimiz bazı olgular ışığındaki yazılı veriler, oldukça büyük önem arzeden çelişkilerle örülmüştür. Söz konusu bu Ocak üzerinde, iki ayrı Ocak ve hem de Şeyh Ahmet Yesevi bağlantılarıyla beraber bazı çevreler kendilerine bağlı bir “kardeş Ocak” olduğunu iddia ederler. Her ne hikmetse, bunların her ikisi de Malatya merkezlidir. Bunlar; Malatya’nın Arapkir ilçesine bağlı Onarlı’daki “Şeyh Hasan Ocağı” pirleri ve yine Malatya’ya bağlı Arguvan ilçesinin Kurudere ( Mineyik) köyündeki “İmam Zeynel Abidin/Mineyik Ocağı”nın Pirleridir.

Özellikle Mineyik Ocağının soy silsilesi, bilim çevrelerince Kürtlüğü dahi tesçil edilmiş Tacu’l Arifin Ebu’l Vefa-i Kurdi’ye (925-1017) dayanmaktadır. Yine de bu gerçek görmezden gelinerek, Baskil’e bağlı Tabanbükü (Şeyh Hasan) köyündeki Şıxamet Dede Ocağını, Türkistanlı Türk A. Yesevi kanalıyla kendilerine kardeş olarak alğılar, böyle görür ve  yazıp anlatmaktadırlar. İşin bir diğer ilginç tarafı; Orta Asya ülkelerinde( Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Tacikistan, Çin’in bir kısmı (Doğu Türkistan, vs.) Yesi’deki (Türkistan) A. Yesevi’nin mezarı dışında, Yesevi ve Yesevi’nin soyundan olup da, mezarı belli olan bir tek kabire dahi rastlanılmamaktadır. Buna karşın nasıl olmuşsa, bazı düşüncelere göre A. Yesevi’nin bir oğlu, bazı görüşlere göre de bizzat kendisi gelmiş de Memuratülaziz’e (Elazığ) bağlı Baskil ilçesinin asırlardan beri bir Kürt yerleşkesi olan (Şıxhesen) Tabanbükü köyünde mekan tutup ve burada hakka yürümüştür? El insaf!

Ne var ki bütün bu çabaların, aslında kendi içinde ne denli bilim dışı ve bir o kadar da çelişkili olduğu anlaşılmaktadır. İşte bu çelikiler yumağına son bir örnek daha..!

“Şeyh Ahmet dede, Horasan erenlerinden olup, Elazığ’ın Baskil ilçesine bağlı Şeyh Hasan köyünde  yatmaktadır. Şeyh Ahmet’in mezar taşı sonradan yenilenip yazılmış ancak bir dizi yanlışlar yapılmıştır. Buradaki mezar taşında “Pir-i Piran, Serçeşmey-i Mürşidan Hoca Ahmet Yesevi d.1103, ö.1163” yazılmaktadır. “Hz. Ali oğlu Celal Abbas neslinden Hoca Ahmet Yesevi d.1103, ö.1166” yazısı bulunmaktadır. 1) Hoca Ahmet Yesevi, Celal Ali Abbas soyundan gelmeyip, Muhammet Hanifi soyundan gelmektedir. 2) Mezar taşındaki doğum ve ölüm tarihleri Türkistan Yesi kentinde yatan Hoca Ahmet Yesevi’nin doğum ve ölüm tarihleridir. 3) Baskil’in Şeyh Hasan köyünde yatan Seyyit Ahmet’tir…“(Saltık: 2009)

Yukarıdaki alıntıya, bir gerçek daha gerçek eklenmelidir. Sözkonusu bu türbe, Karakaya Barajı Gölü alanı içinde kaldığı için, şu anki yerine 1966 yılında nakledilmiş ve üzerindeki bu yazı, sonradan Fırat Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyelerinden Prof. Dr. Beşir Aşan tarafından yazılmıştır. Öncesi, maalesef bilinmemektedir. Yani, Saltık’ın da dikkat çektiği gibi bu tarihi bilgilerle gerçeğin  çarpıtıldığı hemen sırıtmaktadır.

Aslında burada görülmesi gereken can alıcı gerçek şudur: Tabanbükü (Şıxhesan) köyünde yatırı olan Türkistanlı A. Yesevi ise, peki ama Türkistan’ın Yesi şehirinde, Kazakların son hanlarından olan Abay Han’la yan yana yatan kimdir?

Sonuç:

Her ne olursa olsun, tarihsel gerçekler karşısında ve bilimsel veriler ışığında Ahmet Yesevi’nin, değil sadece Dersim coğrafyasıyla, Anadoluyla bile tarihsel ilişkisi, derin bir muğlaklıkla günümüze kadar sözde akademisyenler tarafından kör-topal olarak ve zorla ite-kaka getirilmiştir. Bu sınırlı araştırmamızla Türkistanlı, Türk Şeyhi Ahmet Yesevi’nin izini, tarihsel peryodlar diliminde sürmeye çalıştık. Hasılı, sonuç olarak şunların altını çizmekte fayda olduğu kanısındayız.

  • Aslında Alevi-Bektaşi süreğinde Ahmet Yesevi’yi temsil eden ne bir Ocak, ne bir makam ve ne de ki ayn-i cemlerde ona izafeten her hangi bir hizmet ritüeli, gılbang/dua yoktur. Söz konusu bu isimle izafe idilenlerin, Türkistanlı Şeyh Ahmet Yesevi ile asla alakalı değildir.
  • Alevi-Bektaşi inancının Ahmet Yesevi ile arasında bir çok efsaneler varsa da bunlar, bilimsel açıdan mantıklsal hiç bir kaynağa dayanmamaktadır. Araştırmamız içinde çeşitli örneklerini de verdiğimiz gibi, genç Cumhurriyetle birlikte Turancı < Türk yazım alanında yaratılanlarınsa, maksatlı bir biçimde ve özellikle de Dersim kökenli Kürt Ocaklarını-evliyalarını, tarihsel köklerinden uzaklaştırmaya yönelik gerçek dışı çabalar olarak algılanmalıdır.
  • Dersim Réya/Raa Heqi inancında hiç bir Ocak Pirinin ve talibinin, Ahmet Yesevi ile ilgili en kısasından dahi bir duası-yakarması, ritüeli–tapınması geçmiş asırlarda ve günümüzde dahi bulunmamaktadır.
  • Bütün bunlardan da en önemlisi; Dersim’in en gözde Ozanlarından biri olan Sey Qaji (1860-1936), o kutsanan “Dewé Devé < Welat Welat” adlı beyitinde, bütün Dersim Evliyaları ve Onlara bağlı olan Ocak-aşiretlerin adlarını zikretmiştir. Bu beyitinde Sey Qaji, acaba Ahmet Yesevi’nin adını unutmuşmudur?
  • Alevi-Bektaşiler içinde “Ahmet Yesevi adına ne bir dernek ve ne de ki her hangi bir kurum-kuruluş yoktur. Buna karşın İstanbul Fatih’de, Müftü Ali Mahallesindeki, Haliç Caddesi üzerinde yıllar öncesinden kurulan “Ahmet Yesevi Derneği” bulunmaktadır. Bu derneğin üyeleri, yönetiçileri ve faaaliyetleri Türk-İslam sentezçi ve MHP çizgisinde yürütülmektedir. Bunların içinde kendini bilen bir tek Alevi-Kızılbaş, Bektaşi yoktur. Yine Hollanda Arnhem kentinde, “Hoca Ahmed Yesevi Derneği” vardır. Bu kuruluş, İstanbul’daki derneğin yurt dışı örgütlenmesidir. Ahmet Yesevi adına kurulu olan tüm derneklerde mesçitler vardır ve namazlar zamanında kılınır.

Aslında bu maddeleri daha da uzatmanın hiç bir anlamı yoktur. Hele hele  asırlardan beri Evliya ve Ocaklarıyla, tinsel (ruhsal) inanışları ve sosyal hümanizmalarıyla, özgürlüğe sevdalı, dünyaca ayna gibi görünen Dersimlilere ve Dersim’e, taa Türkistan’dan ithal bir kılavuz getirmenin anlam ve manası, günümüz bilimsel şartlarında zaten bulunmamaktadır.

Bütün bu gerçekler karşısında, Dersim’de, 21.yüzyılın bu ilk çeyreğinde “Şeyh Ahmet Yesevi bizim ecdadımızdır, yol ve soy Pirimizdir. Hem vallahi, hem billahi ve hemi de tillahi ona toz kondurtmayız…!” totemini yaratmanın zarureti yoktur. Yine de bu yollu çıkışlar yapanlara, elbette bizim de hiç bir sözümüz ve nazımız olamaz! Şunu da bellirtelim ki; bu araştırmamız, böyle düşünenlerin kapsam alanı dışındadır. Amma velakin bu araştırma, beyin ve yürek arasındaki vicdan damarlarını zedelememiş insanlığa, sadece “ unutulmuş, gözden kaçmış bir dipnot” niteliğindedir.

Dipnotlar/ Açıklamala

1) Hacı Bektaş Veli’nin yazdığına inanılan  Makâlât’ın Alevi aydınları, entellektüelleri tarafından yeniden ele alınması ve ciddi bir temel eleştiriye tab3I tutulması gerekmektedir. Bizim şahsi kannatimize göre bu eserin Hünkar’la bir ilişkisinin olmadığı yönündedir. Dolayısıyla bu eserde ve Buyruk yazmalarında yer alan “4 kapı 40 makam“ kuramının Alevi felsefesiyle çelişkili olduğu açıktır. Öte yandan; Yesevi’nin Fakr-nâme’sininde ve  Hacı Bektaş’ın  Makâlât’ın da yer alan 4 Kapı, 40 Makam kuramındaki; “namaz, oruç, zekat, hac Ehl-i Sünnet ve’l-cemaat, Peygamber Muhammed’in sünnetlerini ve Şeriat bakımından yapılması gerekli umdeleri yerine getirmek“ ve diğer İslami benzerlikler hakkıında ayrıca Bkz. Abdurrahman Güzel “Ahmet Yesevi’nin Fakr-Name`si İle  Hacı Bektaş Veli’nin Makâlât’ ında  Dört Kapı-Kırk ‘ın Makam’ın Mukayesesî“  Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araşttrma Dergisi 2007, sayı 41, sayfa: 19-159. Ve ayrıca Bkz. Abdurrahman Güzel https://-Ahmet-yesevi-nin-fakr-name-si-ile-haci-bektas Erişim tarihi: 25.1.20.

2) Bütün bunların yanısıra, 1948‘de yazdığı “Doğu İlleri ve Varto Tarihi“ adlı kitabında her ne hikmetse M. Şerif Fırat (1894-1949), Dersim aşiretleri ile Ahmet Yesevi arasında böylesine sıkı göbek bağının olduğuna ilişkin veriler aktarmaz. Yine, 1945-46 yıllarında “Zazalar ve Kızılbaşlar (Kalan yay.1999, 2. Baskı: 2003)“ adlı araştırmasında Nazmi Sevgen (1890-1980), A. Yesevi ile Dersim aşiretleri arasında kandaş bir göbek bağından sözetmez . Ama buna karşın “Tarih Dünyası dergisi“nin 1951 yılındaki, sayfa: 882-885, 111/21. nüshasında, “Efsaneden Hakikate“adlı makalesinde JUK‘lığının 1932 yılında yazdıklarının aynısını işlemektedir. “1967 Tunceli Yıllığı“ nın 78. sayfasında bellirtilen, Dersim aşiretleri tasnifinde “Bir babadan (Şeyh Hasan’dan) geldiğini söyleyenler…“ diye yazıldıktan sonra bağlı aşiretler verilmiştir. Gerek bu bölümde ve hatta baştan başa bu yıllıkta, Şeyh Ahmet Yesevi’den zinhar söz edilmez. Ki bu, oldukça önemli bir resmi gerçekliğin yansımasıdır. Yine 1929‘dan 1938 yılına kadar Pülümür Kaymakamlığı ve 1947‘den 1949‘a kadar Tunceli’nin 1. Valilik görevinde bulunan Edip Yavuz, 1968 yılında yazdığı “Tarih Boyunca, Türk Kavimleri“ adlı eserinde tıpkı baş kaynağı olan M. E. Fırat gibi o da, Ahmet Yesevi ile Dersim aşiretlerini < Şıxhesen aşiretler konfederasyonu arasında hiç bir ilişki kurmaz. 1884 tarihinde Mamuretül Aziz (Elazığ) Gazetesinde 25. Alay 2. Tabur’un Tabip Kolaağası Mehmet Ali Efendi imzasıyla “Dersim Mektupları“ adı altında 50‘ ye yakın mektup yayımlanmıştır. Bu mektuplarda, kısacası Dersim Etnografyasına ilişkin konular işlenmiştir. Dersim’deki Seyitlerle ilgili bölümde “Hoca Ahmet Yesevi’nin atlı-göçebe hayatın temsilçisi Türkmenler arasında İslamiyeti yayabilmek uğruna İslamın temel esaslarından taviz vermeden…“ diye devam eden düşünçelere yer verilmiştir. Ama bununla birlikte asla ve asla A. Yesevi’nin, ne Dersim Seyitleriyle ve ne deki Şıxhesenan ile her hangi bir göbek bağı kurulmamaktadır. Ayrıca Bkz. Abdulkadir Yuvalı: “Tunceli Yöresinin Etnografik Özellikleri İle ilgili Bazı Mektuplar“ Fırat Havzası II. Folklor ve Etnografya Sempozyumu, Elazığ 1987: FHAM Yayınlan, 351-358.

Kaynakça/Referanslar

BULUT, Faik (2011) “Ali‘siz Alevilik“ Berfin yay. İst.

BİRDOĞAN, Nejat. (1990) “Anadolu’nun Gizli Kültürü, Alevilik” AKM Yay. Hamburg

DERSİM (1932)“Jandarma Umum Kumandanlığı Raporu“ Kaynak yayınları ist.

DINLER TARIHI ANSIKLOPEDISI, (1999) Ansiklopedi yayınları, İstanbul

EYÜBOĞLU, İ. Zeki (1987) “Günışığında Tasavuf, Tarikatlar, Mezhepler Tarihi“, Geçit Kitabevi İst

GÜNER, Ahmet, „Tarikatlar Ansiklopedisi“, Milliyet yayınları, İst; 1991: 413-41

KAPLAN, Doğan, (“Alevîlerin Osmanlı’da Oluşturdukları İtikadî Literatür“ Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, Cilt 15, Sayı 29, 2017, 153-177

KÖPRÜLÜ, Fuad, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, TTK. Yayınları Ankara, 1976

ÖZDEMİR, Mehmet Nadir “M. Fuad Köprülü’ye Göre Ahmed Yesevi’nin Din Anlayışının Türkler Arasında İslamiyet’in Yayılmasına Etkileri“ VI. Uluslararası Şeyh Şa’ban-ı Velî Sempozyumu -Yesevîlik-, 23-25 Kasım 2018, 2018, s. 29-35

SILAN, Necmeddin Sahir, (2010) “Dogu Sorunu” Necmeddin Sahir Silan Raporları (1939-1953)“ )“ Tarih Vakfı Yurt Yayınları İst. Derleyenler: Tuba Akekmekçi, Muazzez Pervan

SILAN, Necmeddin Sahir, (2011) “Dersim Harekatı Ve Cumhuriyet Bürokrasisi (1936-1950)“ Tarih Vakfı Yurt Yayınları İst. Derleyenler: Tuba Akekmekçi, Muazzez Pervan

TIMUROĞLU, Vecihi, (2001) Munzur dergisi, sayı 5. Sayfa: 60-89

TIMUROĞLU, Vecihi, (1991) Dersim Rarihi“ Yurt-Kitap yayın. Ankara

TÜLBENTÇI, F. Fazıl, Vatan gazetesi, Tunceli ilavesi, 18.2.1958, sayfa 11.

SALTIK, Veli, (2009) “Tunceli’de Alevi Ocakları”, Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, XV/52, Kış, s. 145-176

UTKU, Nihal Şahin “Kerbelâ Sonrasında Muhammed b. Hanefiyye’nin Yükselişi ve Siyasi Duruşu“ Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, Cilt-Sayı 55,  Aralık 2018, S.1-26

*Bu makale daha önce Munzur dergisi, Mayıs 2012, yıl: 12,  sayı: 37, sayfa 40-55 yayınlanmıştır.

* Semah dergisinin Mayıs/Haziran 2020,  49. sayısının 9-16. sayfalarında yayınlanmıştır.

* Çalışmanın genişletilmiş hali, çıkacak olan “Yol Bir Sürek Bin 1-Kürt Aleviliği“ adlı kitabımızın 2. Cildinde yer alacaktır.