Aleviler İçindeki “Elhamdülillahsiz Müslümanlar“ Araf’ Ta! I.

Giriş:

Son yıllarda Alevi toplumunda biribirine karşıt düşüncelerin başında; “Alevilerin Müslüman olup-olmadığı, Alevi inancının İslamiyet içinde çıktığı yada İslamiyetle bir bağının olup-olmadığı“ tartışmaları gelmektedir. Gerçekci olmak gerekirse bütün Alevi örgütleri bünyesinde, aile ortamlarında, arkadaş gruplarında konu Alevilik olduğunda, Alevi inancınının Müslümanlığı ve İslamiliği hep tartışılmaktadır.

Biz bu sınırlı çalışmamızda etimolojik bağlamda İslam ve Müslüman kavramlarının kökeni üzerinde kısaca durduk. Zira toplumsal aidiyetleri tanımlayan kavramlar, toplumun şekillenmesinde en temel itici etkiye sahiptirler. Bunun yanısıra İslamiyetin doğuşunda, yayılışında ilk Müslümanların biribirileri arasındaki kanlı-siyasi çekişmelerini, karşılaştırmalı olarak Alevi filozoflarının asla İslama tabî olmadıklarını, buna karşın günümüzde Alevi felsefesinin nasıl bir iç asimilasyonla karşıkarşıya kaldığını, son yıllarda Aleviler içerisinde çıkan acemi Müslümanların nasıl bir yol tuttuklarını, Oysa Alevilerin aslında Kur’ana ve İslam şeriatına uymadıklarını ve dolayısıya çıkışından günümüze kadar İslami erkler tarafından Alevilerin nasıl “dinsiz-imansız-kafir“ yaftalarıyla kıyımlardan geçirildiklerini kısa başlıklar halinde ele alıp irdelemeye çalıştık. Bütün bunların yanı sıra, Aleviler içinde aşılanan “Elhamdülillahsız Müslümanlar“ yani “Acemi Müslümanların“ faaliyetlerine ilişkin belli noktalarda eleştirel kritiklerine de yer verdiğimizi bellirtmek isteriz.

İslam ve Müslüman Kavramlarına Kısa Bir Bakış!

Meramımızı daha iyi anlatmak için söze; “İslam” kavramı hakkında kısa bir değerlendirme notuyla başlayalım! “İslam” sözcüğü, bilinenin aksine Arapça bir kelime değildir. Süryanice deki “Aşlem”den türetilmiştir. Buna göre; Aşlem kavramsal sözcüğü, geniş manada; “Bırakmak, terketmek, kendini feda etmek, ihanet etmek” anlamlarını içermektedir. Yine Aşlem, Maşlem ve Maşlamu kavramları da aynı paralelde olup, “İslam” kavramının pratikteki temelini oluşturmuştur. Buna göre, bu paralel kavramların genel tanımları ise şöyledir. Kur’an’da geçen “Müslim” sözcüğü, Farsça telaffuzuyla “Müsleman” şeklini alarak Arapça’dan değil, Farsça ve Kürtçe’den Türkçe’ye “Müslüman” olarak geçmiştir. Kavramın ayrırımsal paralel tanımlarını şöyle sıralayabiliriz:

Aşlem: teslim olmak! Maşlem: ihanet etmek! Maşlamu: terketmek!

Öte yandan Arapça’daki “Aslama, Müslim, İslam” sözcüklerinin tümü; SLM kökünden oluşmuştur. Sami dillerinin hepisinde kullanılan SLM; Akadça, İbranice ve Asurca/Süryanicede bir kavramlar dizisidir. Dolayısıyla İslam kavramına temel kaynak teşkil eden SLM’ de, Arapça değildir! Örneğin Akadça’da bu kök, sadece “terketmek” anlamına geliyor.

Peki SLM kavramının Arapçadaki teorik ve prartiksel karşılığı nedir? Doğuşu, yayılışı ve kökleşmesi bakımında İslam dininin ismine kaynaklık eden SLM, üç ana başlık altında kendisini şöyle göstermektedir:

Terketmek, bırakmak, vazgeçmek: Neyi terkedeceksin? Eski dinini, inancını bırakacaksın, terkedeceksin, ilkel (!) gelenek-göreneklerinden vazgeçeceksin!

Teslim olmak, itaat-biât etmek ve kendini feda etmek: Neye ve Niçin? Kur’an’a, Allah’a Peygamberinin Sünnetine, İslam hukukuna (Şeriat’a) teslim olacaksın!

İhanet, cihad etmek: Neye ve kime karşı? Eski dinine, inancına ve seninle birlikte Muhammed’in çağırısına uyup da gelmeyen herkese…! Bütün bu aşamalar tamamlandıktan sonra, Kur’an çerçevesinde şimdi bir barış (!) sağlanabilir! Buna varmısınız?

İslam (SLM) kapsayıcı kavramının Osmanlıca ve Türkçe karşılığı, yine etimolojik olarak köksel dillerindeki (Akadça, İbranice ve Asurca/Süryanice) manalarıyla sıkı bir uyum içerisindedir. Yani; Teslim olmak! Terketmek! Kendini feda etmek!

Yukarıda kısaca verdiğimiz bu bilgileri, Erol Sever’in 1997 yılında yayınadlığı “İslam’ın Kaynakları II. Muhammed” adlı çalışmasında derledik. Sever, ilgili çalışmasında Arap ve Batılı İslam tarihçilerinden edindiği bilgiler ışığında 15 sayfasını (224-239), yukarıda verdiğimiz  “İslam” kavramının etimolojik açılımlarına ayırmıştır. Bu çalışmada ortaya çıkan sonuçla, Türkiyedeki Diyanetin ve ilahiyatcıların İslam kavranını zahiri açıklamalarının tam zıddı bir gerçeklikle karşılaşıldığını bellirtmemiz gerekmektedir.

Kur’an da İslam/SLM

Kur’an’a göre “Allah nezdinde muteber Hak dini İslâm (Âl-i İmran 3/19) dinidir. Yine Kur’an’a göre Din kavramı da tıpkı İslam < SLM kavramıyla paralel olup; itâat/teslim ve ceza, millet ve şeriat mânâlarına“ gelmekte ve kulların uyacağı kurallar manzûmesini anımsatır. Kur’an-ı Kerimin  Âl-i İmrân Suresi 3/85. Ayetinde  herkesin İslam dinine geçmesi, aksi halde ahiret gününün çok kötü olacağından sözedilir. Fakat bu ayeti direk Cebrail’mi, yoksa Peygamber Muhammed mi dile getirir orası biraz kapalı! Şöyleki; “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, (bilsin ki o din) ondan kabul edilmeyecek ve o ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.“ der. Bu ayetsel tanımların hiç birinin, Alevi filozofları tarafından kabul görmediği, Onların karşıt ayetlerinden/nefeslerinden/deyişlerinden/kılamlarından anlaşılmaktadır. Buraya kadar etimolojik değerlendirmeleriyle İslam < SLM kökünü kısaca aktardıktan sonra, şimdi de tarihsel bir gezinti yapabiliriz;

 

SLM < İslam’ın Ortaya Çıkışı

İslam Peygamberi Muhammed (570-632),  610 yılında bir Ramazan gecesi (Kadir gecesi) Hira Mağarası’nda tefekküre daldığı bir sırada Cebrail’in elçiliğiyle ilk vahiy‘i almıştı. Bir Tanrısal esin olan Vahiy, Müslümanlıkta;  Kur’an ayet ve surelerinin,  elçisi Muhammed’e indiriliş biçimini tanımlar. Nitekim Muhammed’in 610 yılından başlayarak, vefat ettiği yıl olan 632’ye kadar aldığını bildirdiği işte bu vahiyler, Kur’an’ın bütününü oluşturur.

Kur’an’ı oluşturan ayetlerin zaman zaman kesintiye uğramasını bir kenara bırakacak olursak, gelişi/indirilişi; 12 yılı Mekke, 11 yılı da Medine dönemi olmak üzere toplamda 23 yıl sürmüştür. Kur’an‘ın 114 sureden, genel olarak 6666 ayetten oluştuğu kabul edilir. SLM kökünden türetilen İslam tanımı, İşte Kur’an ayetleriyle şekillenmiş ve Allah’ın birliğine, Kur’an’ın Onun ayetleri/kelamları olduğuna, Peygamber Muhammed’in Onun elçisi ve kulu olduğuna inanan ve buna şahâdet (tanıklık sözü) getiren herkes artık Müslümandır.

Hemen bellirtelim, şahsen böyle inançlı, mü‘min bir Müslüman’a, tıpkı diğer dinlerin mensuplarına olan saygımızın aynısı geçerlidir. Zira din, bireyle kendi içdünyası/tanrısı arasındaki özel bir ruhsal-insani dengedir, tartışılmazdır! Fakat durum tamamen böylemidir, ona kısaca temas edelim!

İlk Müslümanların, Sahabelerin Kanlı Çarpışmaları

Asıl mesele, son yıllarda Alevilerin içinde ortaya çıkan “Elhamdülillahsız Müslümanlar“dır. Bu vesileyle, bir gerçeğin sadece giriş bölümüne dikkat çekmek istiyoruz, şöyleki;

Arap yarımadasında, İslam dininin ilk çıkışı olan 610 yılından günümüze (2020) kadar, tamı tamına 1410 yıl geçmiştir. Bu tarihi süreç içerisinde Ortadoğuda acı, keder, göz yaşı, toplu göçler, kan ve zulüm hiç bir zaman dinmedi ve hala bile çağımızın üstün teknolojisiyle bu toplu ölümler artarak devam etmektedir. Peki o yaşanan, özlenen İslam < barış nerede? İslam dünyasında yaşanan bu kanlı çarpışmaların kökleri, elbette taa başlangıç noktasından itibaren süregelmektedir. İslam Peygamberi Muhammed‘in vefatından (632) hemen sonra Muhammed’in meclislerinde bulunmuş, Onun nasihatlerini dinlemiş, Onunla namaza durmuş, Ayetler okumuş, Onun davranışlarına tanık olmuş ve Sünnetine uymuş Müslüman Sahâbelerin biribirileriyle olan kanlı çarpışmaları iberliktir.  Örneğin Basradaki Camel’de (Kasım 565), Suriye/Rakka‘daki Sıffin’de (Temmuz 657), Irak’daki Küfe’de (657-58), Kerbela‘da (681) vs. yüzbinlerce Müslüman, hem de ayetlerle haram sayılan aylarda dahi hayatını biribiriyle savaşarak kaybetmiştir. İslama <  SLM’e tabî olan Müslümanların içsel boğazlaşması, o günden bu güne değin hep süregelmiştir. Bu çok ama çok acı bir trajedidir! Uygarlık tarihine kaynaklık etmiş bu kutsal toprakların böylesine insan kanıyla yoğrulmuş olması, gerçekten de insanlık tarihi açısında acı bir sonuçtur. Tarihsel geçmişlerinde Alevi toplumu arasında böylesine içsel kanlı çarpışmalar asla ve kat’a yaşanmamıştır.

Slm < İslam’a Tabî Olmayan Aleviler

Hiç çekinmeden, gocunmadan, kırmadan-dökmeden bir hakikatin altını çizmemiz gerekmektedir. Lakin hakikatin kökendinde Hak vardır. O hakkı, dile getirmek insani bir görevdir. Hakikat şudur: Eski Mezopotamya tarihinde farklı isimlerle anılan günümüzdeki toplumsal genel tanımıyla Alevi önderleri, Filozofları, Pir-i Piranları, Talipleri hiç bir zaman SLM’e tabî olmamışlardır. Bu gerçekliği vijdanlı İslam teologları başta olmak üzere, Mısırdaki sağır Sultan dahi bilmektedir! Daha yalın bir dille tekrarlamak gerekirse Aleviler; Kur’an’a teslim olmamışlardır! Kendi kadim Paganik Arya inançlarını terk etmemişlerdir! Hele hele kendilerini İslam ve Kur’an için asla feda etmemişlerdir! Aleviler boğazlaşarak kendilerini, inançlarını bir diğer dine karşı üstün kılmaya asla ve katâ yeltenmemişlerdir. Zira Mezopotamyada yaratılan dinlerin önceli olan Arya Uygarlığının kültürel değerleriyle harmanlanan bu tabiat Ana inancının temelinde İnsan’ın Tanrısal silüeti, hep önplanda olmuştur. Yoksa ki ünlü filozoflarımızdan Mansur Babamız (858-922),  ve ardılları neden durduk yere canları pahasına “En’el hak“ desindi ki? Bu gerçeği gizlemenin, üstünü örtmenin hiç mi hiç bir anlamı ve getirisi yoktur. Alevilerin köksel Ari kardeşleri Êzidilere bakıldığında bu gerçeklik,  daha somut bir şekilde anlaşılacakdır!

Son yıllarda Alevi toplumu içerisinde Aleviliğin; “Gerçek İslamın özü olduğunu, İslam’ın bir barış dini olduğunu ve dolayısıyla Alevilerin barışçıl olduklarını, Alevilerin öz Müslüman olduklarını ve hatta kendileri dışındaki en az birbuçuk milyarlık bir nüfusa sahip olan, yürekten Kur’an’a, İslam’a < SLM’e teslim olmuş toplulukların ise (-haaşa!) gerçek Müslüman olmadıklarını“ kerhen iddia edenlerin temelsiz-mesnetsiz söylemleri havada uçuşmaktadır. Bu nasıl bir düşünce sistematiğidir? Bu nasıl bir çağdaş düşünme yetisidir, anlamak çok zordur!

Aslında bunu iddia etmek; başta İslam Peygamberi Muhammed’e, Onun getirdiği İslam dinine, 4 halifesine, Ehlibeyitine, 12 İmamalara yapılan en büyük haksızlıktır! Dahası insani açıdan etik değildir! Velakin, bundan 30-40 yıl önce hiç rastlanmadığı düzeyde günümüzde, Alevi toplumu içerisinde olmadığı kadar, bu haksızlığı yapanların sayısında büyük bir artış gözlemlenmektedir. Bu haksızlıkta; İslami asimilasyonun da büyük bir payı olduğu elbette yadsınamaz! Ama ne olursa olsun,“ İyi düşün, iyi konuş ve iyi iş yap“ temel felsefesine sahip olan bir topluluğun mensupları, bu düstura bağlı kalma gibi bir zorunlulukları vardır! Aksi halde “Yol’dan düşmeleri“ kaçınılmazdır! Zira Alevi felsefesinin temel meteforlarından olan Kal u Belâ’dan (-önsüz zaman) gelen bu yol, Muhammed-Ali’nin yolu değildir! Onlardan da (-m.610- 1410)  önce çizilmiş bir yoldur. Yani sonradan icad edilmiş, eşilerek meydana getirilmiş bir tâli yol hiç değildir!

Şu gerçek asla unutulmamalıdır; İslamiyetten ve hatta bütün semitik dinlerden önce varolan, Mezopotamyanın bu Paganik-Ari inancına, ellerindeki paslı çakılarla “İslam aşısı“ yapmaya çalışanların, elbet birgün kendi ellerini kesecekleri görülecetir. Yada bu zevâtın Aleviler içinde; eli Zülfikârlı, geleceğin İŞİD kadrolarını çıkaracakları zamanlar çok da uzak değildir!

Alevi Felsefesi, İç Asimilasyon Kıskacında

Alevi toplumu içerisinde sözde bu “Öz Müslümanlar“, yani gerçek “İslamın özü“ olduklarını iddia edenler, ne hikmetse herkesten daha çok “hak ve hakikat“ ten dem vurmaktadırlar. Sahibinin bile anlayamadığı, içi boşaltılan kavramların peşpeşe sıralanarak, İslami teriminolojiyle Alevi inancını, felsefesini anlatmaya-yazmaya çabalayan sözde dede, dernek-vakıf yönetiçisi, akademisyen, araştırmacı yazarların ortada fink attığı bir dönemi hep beraber yaşamaktayız. Aleviyat tarihi, bütün bunları mutlaka biryerlere not edecekdir! Anlaşılan o ki bunlar; Alevi inancının temel felsefesi olan “Eline, diline, beline“ düsturunun özellikle de “diline“ ilkesini sadece ağızlarında sakız yapmaktadırlar. Öyleki Hak’dan ve Hakikatten bihaberdirler! Çünkü Dinler tarihini, dinler tarihi içinde İslam tarihini ve mezheplerini, Mezopotamya uygarlıklarından arta kalan arkeolojik bulguları, Alevi inancının niyaz dilini, Kılamlarını-kelamlarını-nefeslerini, sosyo-kültürel hazinelerini, coğrafi dağılımlarının nedenlerini, özel günlerini, kutsal mekanlarını-evliyalarını, mitolojilerini ve burada sayamadığımız nice kalıtsal değerlerini göremiyorlar! Neden? Çünkü okumuyorlar! Zira onlar ümmi’dirler ve fakat ne hikmetse herşeyi çok iyi bilmektedirler! Sanırsınız kayıptan bilgi akışıyla beslenmektedirler. Kendisini tanımayan, inancının kök hücrelerinden habersiz olanlar, ancak kulaktan dolma, masalsı anlatılarla bundan 1410 yıl öncesine kadar gidebilmekte ve Arabistan çöllerinde yolunu şaşırmaktadırlar. Oysa “her ne ararsan kendinden ara! Kudüste mekkede hacda değildir!“ emri orada bize göz kırpmakta olsada, maalesef bunu dahi  fam edememektedirler. Çok yazık!

Bir diğer tutarsızlık ise kendilerini, inançlarını; “öz Müslüman, gerçek İslamın özü“ olarak gören bu cenahın içi boş savlarını, Müslümanların İslami Ehl-i Sünnet ve Şiilerin ortak paydaları olan “Peygamber Muhammed, Ali, Fatıma, Ehl-i Beyit, Kerbela, 12 İmam“ ve benzeri değerler üzerinden hayata geçirmeye çalışmalarıdır! Dikkat edilirse bunlar; Muhammed, Ali, Fatıma, Ehl-i Beyit, Kerbela, 12 İmam benzeri şahsiyet ve kavramlarını kullanmadan Alevi inancını anlatamamaktadırlar. Eğip-büktükleri İslami kavramları kullanmadan bu cenahta bir yol alamıyorlar!

Adeta kendilerinin bir Alevi aileden geldiklerini unutarak, sanki evlerinde, camiilerde alınları secdeden kalkmayan, beş vakit namazlarını ifâ eden, ramazan orucunu tutan, kelime-i şahadet getiren Msülüman bir ailenin mensubu gibi görmektedirler. Kal u belâ’dan beri atalarından kendilerine miras kalan kutsal bir Ocağın, saygın Pir‘ine bağlı talibi değil de; İslami tarikatin/cemaatin bir İmamına, müftüsüne, Cemaat şeyhine müritmiş gibi haraket etmekteler!  Oysa bilmiyorlarki kulaktan dolma İslami güzellemelerle, devasa Alevi inancı anlatılamaz! Geçmişde Alevi literatüründe hiç yeri olamadığı halde içi boş İslami-Bektaşi Türkçe kavramlar üreterek, bilerek yada bilmeyerek bu kadim inancın temeline oynamaktadırlar. Atalarında, Pirlerinde hiç duymadıkları, içi boş kavramlar üreterek kendi bireysel-siyasi egolarını tatmin emektedirler. Yeri geldiğinde, ne hikmetse “Aleviliğin Şiileştirilmek istendiğinden, inancın Diyanetin oyunlarına maruz kaldığından“ da söz etmekten asla geri durmamaktadırlar. Bu yaman bir çelişkidir, anlayana aşk olsun!

Peygamber Muhammed, İmam Ali, Fatıma, İmam Hüseyin, 12 İmam ve benzeri şahsiyetlerin tümü de tarihsel kişilikler değillermi? Bunlar da doğup, büyümedilermi? Bunların da birer insan olarak Arap toplumu içerisinde hataları ve sevapları yokmuydu? Bunlar da doğdukları gibi zamanı geldiğinde ölümü tatmadılarmı? Meselâ türlü hilelerle katledilen İslam peygamberi Muhammed torunları, İslam ve yasası Kur‘an için savaştan savaşa koşan İmam Ali-Fatıma çocuklarına da yine Müslümanlarca ihanet edilmedimi, bunların dar günlerine yardım geldimi? Yani bunlar ne zaman doğmuştur? Neler yapmıştır? Neye inanmış ve dinleri için ne tür badirelerden geçmişlerdir? Bu tarihsel şahsiyetler hakkında İslam dünyasında-aleminde milyonlarca yazılı kaynak bulunmaktadır. Bu şahsiyetler mi Aleviydiler, yoksa Aleviler mi bunlar gibi Müslümanmıydırlar? Sorusuna, aklı başında herkesin makul cevaplar araması gerekmektedir! Özgür birey, özgür tartışma ortamlarında yetişir ve geleceğini aydınlatarak, toplumuna faydalı olur. Özgür tartışma ortamlarının olmadığı bir toplumsal yapılanmada, bireysel ve toplumsal geleçek ipotek altındadır. Bütün bu konular, bilimsel bir üslupla tartışılmalıdır.

Alevi dernek ve vakıf yöneticilerinin, dedelerinin, araştrımacı-yazarlarının sıkça “Canlar, İslam içi, İslam dışı tartışmalarına girmemek lazım! Müslümanmıyız, değilmiyiz tartışmaları yersizdir! Alisiz Alevilik yapmayalım ve benzeri“ türünden söylemler saflık değilse, gerçeği gizlemek, hakikatin üstünü örtmek maksadıyla söylenmiş içi boş alegorik birer söylemden öteye gitmemektedir. Bu tür öteleyici demogojik saldırılar, aslında bilimsel disiplinlerin ana metodu olan tartışma düşünseline yapılan en büyük kötülüktür. Bu söylem, asimilasyona hizmet eden bir söylemdir. Bu söylem, özellikle Kürt Alevileri (Réya/Raa Heqi inancı) için geliştirilmiş bir bubi tuzağıdır. Aman dikkat! İşte tam da bu noktada, konuyu biraz daha açabiliriz;

Acemi Müslümanlar!

Hepinizin de bildiği gibi İslam coğrafyasında-aleminde yaşayan Aleviler içerisinde son yıllarda, “Elhamdülillahsız Müslümanların“ aşılanarak boy verdiğine hep beraber tanık olmaktayız. Anna-babası, dedesi yani Atası Kal u Belâ’dan beri, bu kadim inancın mensupları arasında, son yıllarda içeriden ve dışarıdan sızmalarla çalışan farklı kimliklere bürünmüş yerli misyonerler tarafından aşılanan “Müslümanlık aşısı“ hızla gelişmektedir. Bu vesileyle, ilk defa bizim burada kullandığımız “Elhamdülillahsız Müslümanlar“ kavramsal çerçevesinde konunun önemine dikkat çekmek istedik. Mevzuunun kökleri, oldukça çok ama çok derindedir. Öyleki bunlar, kafileler halinde İran’daki İmamların merkat-türbelerini ziyarete ve en son Arabistandaki Hac tavaffına kadar işi götürmektedirler. “Biz Müslüman değiliz!“ diyen Alevileri, kafirlikle suçlayan bu “Elhamdülillahsız Müslümanların“ yakın gelecekte, Alevi toplumu içerisinde derin yaralar acacaklardır. Dikkat edilecek olursa, “kendilerini öz Müslüman, gerçek İslamın özü“ olarak gören sözüm ona bu aşılı Aleviler; “Elhamdülillah!“ etmeden-demeden sadece “biz de-ben de Müslümanım!“ demektedirler. Bu tanımlamayla kendilerinin ne kadar acemi birer Müslüman olduklarını da böylece açığa çıkarmakta ve kendilerini komik bir izahla deşifre ettiklerinin farkında bile değiller!

Oysa gerçek bir Müslüman’a sorulduğunda; “Elhamdülillah Müslümanım!“ diye şükrederek, sevinerek, bundan gurur duyarak, övünerek cevap verir. Buna karşın bizim aşılı Müslümanlar ise “Elhamdülillah“ demeden, alelacele biraz da tedirgin ve ürkek bir ses tonuyla “ Ee tabiki Müslümanım, biz de Müslümanız! Kitabımız bir, dinimiz bir! Prygamberimiz bir, bayrağımız bir vs.“ derlerken bile, karşısındaki gerçek Müslüman için ne kadar da eğlenceli olduklarını idrak bile edemiyorlar! Böylesine çağdaş-seküler bir toplulukta böyle traji-komikliklerin zuhur etmesi doğrusu, bu inanç adına çok acınacak bir durum olsagerektir. Ve fakat bundan sonra bu cenahtan “Elhamdülillah Müslümanız! diyenler çoğalırsa hiç şaşırmayınız! Çünkü bu işleri de yavaş yavaş öğrenmektedirler. Aslında tam da bu sınırda sorulması gereken bir soru var! O da; Acaba gerçek bir Müslüman, Elhamdülillahsız aşılı bir Alevinin Müslümanlığını, nasıl karşılıyor? sorusudur! Tabiki bunun da tarihsel bir uzantısı var. Onada kısaca deyinelim!

Münafık < Müslüman Gibi Görünmek!

İslam Peygamberi Muhammed; İslam dinini yani SLM’i Arap topluluklarına tebliğ ettiği zaman, bazı aileler, bireyler SLM’i–İslamı özünden kabul etmeden, sadece lafzi manada, Müslümanlığı kabul ettiler. Bu cihedle, Kur’an ayetlerini ve tevhid dini olan İslam’ı kabul etmeyen kendi deyimleriyle kafirlere (!), İslamın başlangıç döneminden itibaren “Münafık“ demişlerdi. İçten-yürekten değil, sırf korkudan yada herhangi başka bir çıkarsal amaçla İslamı kabullenenler, o dönemlerde Münafık olarak nitelendirilmişti. Bu kavramsal sıfatın özlü anlamı, “arabozucu, iki yüzlü, fitnekâr, bölücü, karıştırıcı, vs.“ manalarına gelmektedir.

Yani bütün İslam aleminde; Müslüman olmadığı, iman etmediği halde, sırf Müslümanları aldatmak için Müslüman gibi görünen kimselere münafık denir. İslam tarihinde, konuyla alakalı bir çok hadis bulunmaktadır. Buhari‘den (810-869) alınan sahih (aslına uygun, doğru-gerçek) bir Hadis-i şerifte: “Münafığın üç alameti vardır: Yalan söyler, sözünde durmaz ve emanete hıyanet eder!“ diye bellirtilir.

Yazılı İslam tarihlerine baktığınızda, çağdaş bir düşünme yaparak tarihsel geçmişi bir gözden geçirdiğinizde; Emeviler, Abbasiler, Selçukiler, Osmanlılar ve Cumhurriyet döneminde dahi, İslami yönetim erklerinin Alevileri, “Kafir ve Münafık“ olarak hep damgaladığını rahatlıkla göreceksinizdir! Bir bütün olarak tevhid dini olan İslamı kabul etmeden, Onun Kur’an şeriatına uymadan, elhamdülillah (şükürler olsun, ne mutlu ki; Müslümanım!) demeden; Besmele (bismillahirrahmanirrahim < Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla) çekmeden “öz Müslüman, gerçek İslamın özü olduğunu“ iddia etmeleri Müslüman aşılı Alevilerin hiç bir işine yaramamaktadır! Zira Aleviler; M. Kemal’in kurup geliştirdiği  Diyanetin ilgili kurulları başta olmak üzere, devletin bütün gizli kapıları ardında “Münafık“ olarak görülmektedirler. Yine bu bağlamda; Ayasoyfa  (Sancta Sophia katedrali 532-537) müzesinin camii’e çevrilmesi sırasında 24 Temmuz 2020 de Diyanet İşleri Başkanı’nın elinde kılıç ile mimbere çıkmasının, kendileri gibi Müslümanlaşmamış başta Aleviler olmak üzere diğer dini azınlıklara, bu topraklarda yetişmiş devrimci, aydın, çağdaş-demokrat kesimlere verilen bir gözdağından başka birşey değildir. Bir diğer yönüyle; çıkışından itibaren İslam/SLM, zaten Kılıç/Zülfikar vasıtasıyla toplumlara zorla kabul edilmemişmidir?

Günümüzde Alevi asker cenazelerinin, Cemevlerindeki törenlerine devlet yetkililerinin katılmamalarının anlamı, aslında bu “Münafık“ anahtar sözcüğünde kitlidir! Bu kilidi çözmenin tek manası, SLM’e < İslama değmeden, saygılı bir şekilde arı-duru Alevi kalmaktır! Öte yandan işin özünde Alevilerin; Kur’an-ı Kerim’i bir Müslüman gibi ele almadıkları herkes tarafından malum-u ayandır! Bunu kısaca  şöyle açımlayabiliriz.

Aleviler Kur’an’ı Kerim’i Okuyorlarmı?

Cumhurriyetin ilk yıllarında, yeni kurulan ulus devletine ve gerekse CHP için hazırlanan özellikle Dersim bağlamında sivil-askeri gizli raporlarda “Kızılbaş-Alevi Kürtlerin Kur’an‘a inanmadıklarına“ ilişkin yapılan vurgulara sıklıkla rastlanılmaktadır.

Gerçekçi olmamız gerekirse bu süreç, günümüze kadar aynen gelmekte ve halen devam etmektedir. Özellikle son yıllarda, bazı akademisyenler ve Vakıflar; Aleviler arasında farklı konularda anket çalışmaları yapmışlardır. Bunlardan birisi de akademisyen Ali Aktaş tarafında 1995–1997 yılları arasında değişik coğrafi bölgelerden İstanbul’a gelip-yerleşen 1623 kişi arasında yapılan bir anket çalışmasıdır.  Bu anket çalışmasında “Alevîlik-Bektaşîlik ya da Din ile İlgili Okuduğu Kitap ?” sorusuna katılımcıların verdikleri cevaplar içerisinde “Cenknâmeler, Buyruk, Vilâyetnâme, Menkıbeler, Hüsniye, Kumru“ yazmalarından sonra Kur’an-ı Kerim, taa 7. sırada kendisine ancak yer bulmaktadır.

Aslında bu sonucun böyle çıkmasındaki temel etken ise sorulan sorunun bizatihi kendisidir. Çünkü Alevilere sorulan bu soruda; “Alevîlik-Bektaşîlik“ kitapları yanısıra, “Din ile İlgili“ hangi kitabın okunduğu sorulduğundan, Aleviler, “din“ denince ilk akla gelenin İslam‘ın ve Kur’an‘ın olduğunu tahmin etmemek elde değildir. Dolayısıyla kendilerinden ayrı tuttukları Kur’an’ı, bir okuma kitabı niteliğinde ele almaktadırlar. Bir diğer neden de ankate katılanların yaş gruplarıyla alakalıdır. Okunan kitaplar arasında Kur’an’ın taa 7. sırada yer almasının, dahası Kur’an‘ın da bu listeye girmesinin nedenlerinden biri, muhtemelen eğitimli gençler ve memur sınıfından orta yaş grubudur. Lakin merak ettikleri için bir okuma kitabı gibi Kur’an-ı Kerimi de okudukları (-ki şahsen okuduklarından da şüphe duymaktayız!)  anlaşılmaktadır.

Aktaş’ın da işaret ettiği gibi “gerek Alevilik gerek diğer dini yayınların topluluk üyelerinin yarıya yakınında hiç bulunmadığı biçiminde bir sonuçla karşılaşılmıştır.“ değerlendirmesi önemlidir. Buradaki “dini yayınların“ başında ise Kur’an gelmektedir. Aslında bu sonucun kökleri taa 1935 yılarına dayandığı anlaşılmaktadır. O tarihlerde de aynısıydı! Buna kısa bir örnek verebiliriz. Hasan Reşit Tankut’un 1935 yılında hazırladığı “Zazalar Hakkında Sosyolojik Tetkikler“ adlı çalışmasında, Dersimlilerin “Din ve Şeriat kitapları arasında rükün ve kök sayılanları“ olarak “Hüsniye, Quranname (Kur’an-ı Kerim değil), Cavidan, Buyruk, Faziletname“ benzeri kitapların olduğunu bellirtir. Yine M. Nuri Dersimi’de, Dersim 38 soykırımına ilişkin anılarını kaleme aldığı “Dersim’e ve Kürt Milli Mücadelesine Dair Hatıratım“ adlı eserinde, Dersim’de Kur’an okumanın aileye-haneye uğursuzluk getirdiğini bellirtir. Alevi toplumu içerisinde aşılanan “Elhamdülillahsız, Acemi Müslümanlar“ arasında bir anket çalışması yapılsa, bunların Kur’an okumadığı, evlerinde dahi Kur’an-ı Kerimin bulunmadığı rahatlıkla anlaşılacaktır! Sonlandırmadan önce, bazı hususların altını çizmekte fayda var!

Aleviler Artık Bir Yol Ayırımındadır

Aleviler bir yol ayırımındadır! Zira Müslüman dünyası kendi içerisinde ciddi bir yol ayırımını 1938’den ve özelliklede 1980’li yılların başından beri zaten yaşamaktadır. Son  araştırmalar, İmam Hatip Liseli gençlerin; Peygamber elçili vahiy ve esin kaynaklı tüm dinleri red eden Deizm‘e yönelip “Deist“ olduklarını gösterdi. Yine son yıllarda çığ gibi artan İmam Hatip Liseleri, beklendiği düzeyde öğrenci bulamamaktadırlar. Müslüman aileler, eskiden olduğu gibi kendi çocuklarını elleriyle götürüp, İHLiselerein, dini eğitimli kurumlara artık teslim etmemektedirler. Bu aileler çocuklarının, dini eğitim yerine Çağdaş bilimsel örğün eğitim almalarını istemektedirler. Buna karşın bazı Alevi Cemevlerinde, derneklerinde Alevi çocuklarına Kur’an kursları verilmektedir. Gerek Cem ayinlerinde ve gerekese eğitim düzeyli toplantılaında kadın-erkek ayırımıyla, haremlik-selamlık uygulamalarına gidilmektedir.

Bugün özellikle son yılarda “Antikapitalist Müslümanlar“ın her geçen gün biraz daha ayakları yere basan, Kur’an üzerinden, yetersiz de olsa akli tartışmalara yön verdiklerini görmekteyiz. Yine Kur’an ayetlerini ve dolayısıyla İslamiyeti tarihsel açıdan ele alan, yani Kur’an‘ ın  1410 yıl önceki Arap toplumu için uyarlanan bir kurallar manzumesi olduğunu, dolayısıyla ayetlerin o tarihsel süreçlere göre ele alınıp tartışılması-uygulanması gerektiğini akli açıdan tartışan ve tartıştıran “İslami Tarihselçiler“, din tücarlarına karşı Müslümanları uyarmaktadırlar. Yine hatırlanacağı üzere R.T. Erdoğan, Mart 2018’deki bir konuşmasında; “İslamın güncellenmesi“nden sözetti, Tarikatlardan gelen tepkiler karşısında bu düşüncesinden şimdilik vaz geçmedi mi? Bu listeyi daha da uzatabiliriz. Sonuçta İslami dünyada, Kur’an üzerinden bir reformun gerçekleştirilmesi yada Kur’an ayetlerinin yeniden ele alınıp yorumlanması gerektiği noktasında dipten gelen büyük tartışmalar yürütülmektedir.

Fakat buna karşın çağdaş düşünceden yana olan akılcı Aleviler, hurafalarla örülmüş bir İmam Ali, Ehl-i beyit, 12 İmam ve benzeri konuları tartıştıkları zaman, Aleviler içindeki “Elhamdülillahsız, acemi Müslümanlar“ tarafından sanki kendileri çok “Alili Alevilik“ yapıyorlarmışcasına, “Alisiz Aleviler“ yaftasıyla, İmam Ali’yi Zülfikarıyla cenge çağırıyorlar. İmam Hüseyin’i sevmeyenin “insan olamayacağından“ dem vuran hurafacı Dedeler, işi hemen cihad ilanına kadar bile gidebiliyorlar!

Günümüzde Müslüman aydınları, düşünürleri tarafından Kur’andahi ayetleri tartışılıken,  Aleviler içerisinde biz “Müslüman değiliz! Biz hiç bir dinin tarikatı, mezhebi değiliz!“ dendiği zaman, “Müslüman aşılı Aleviler“ bu durum karşısında veryansın ediyorlar, neden? Kur’an ayetleri, İslamiyet, Müslümanlık, toplumda bu kadar yoğun tartışılırken, Çağdaş, seküler bir yaşamı benimseyen Alevi gençleri, kadınları, aydın Pirleri, araştırmacı-yazarları, entellektüelleri biz “Müslüman değiliz! İnancımız İslamiyetin içinden çıkmamış! İnancımız hiç bir dinin tarikatı, mezhebi değil! Ali’yi sevmekle Müslüman olunmaz!“ derlerken, neden kıyamet kopuyor? Neden hemen “Hele bakın bunlara, bunlar “Alisiz Alevilik yapıyorlar! Bunlar Avrupada örgütleniyorlar! Bunlar Alevi değiller!“ benzeri suçlamalarla soyut ve niteliksiz yakıştırmalarla bu düşünceyi dillendiren Alevileri dışlıyor, itibarsızlaştırılıyorlar. Dahası bu çağdaş düşünceyi yaymaya çalışan Aleviler neden münafıklaştırılıyor-kafirleştiriliyorlar? Dünya nereye gidiyor, bizimkiler nerelerde medet umuyor? Ya Xızır du esta!

Bugün Türkiye toplumunda İHLiseliler, Deist olurlarken; Müslüman aileler çocuklarını İHL lerine yollamazlarken; Kur’an ayetleri, ve İsamiyetin çıkış noktası terihsel bir tartışmayla ele alınırken; Kur’an ayetleri hergeçen gün biraz daha akli bir çerçevede ele alınmaya çaılşılırken; ülkenin Müslüman Cumhurbaşkanı bile İslamın yeniden güncellenmesinden dem vururken, Aleviler içerisindeki son yıllarda geliştirilen bu İslam-Müslümanlık aşkını neye bağlamalıyız, doğrusu insan zorlanmıyor değil!

Peki öyle ise Aleviler içerisinde “Müslüman aşısı“ tutarmı? Bu aşı tutarsa, kökleri derinlerde olan bu yaşlı ağacı hangi yöne doğru büker? Bu aşı tutarsa Alevi gençlerinin tepkisi ne olur? Bütün bunların gelişim süreçlerini, yakın gelecekte hep beraber göreceğiz!

Tekrar başa dönecek olursak, İslam’a, yani SLM’e uyan Alevilerin bundan böyle; “Aleviyim, öz Müslümanım, gerçek İslamın özü biziz“ ve benzeri söylemleri artık bir kenara bırakmaları gerekmektedir. Bunlar; “Elhamdülillah Müslümanım!“ deyip, İslamın < SLM’in, Kur’an şeriatına yürekten iman ederek teslim olmalıdırlar. Tez elden temel İslam bilimleri olan Tefsir, Hadis, Fıkıh ve Kelam alanında bilgi  edinmelidirler. Zaten İslami anlayışta tövbe kapısı bu türden insanlara her zaman için açıktır! Hiç bir şey için geç değidir.

Kabul etsek de etmesek de Aleviler artık bir yol ayırımına gelmişlerdir. Dolayısıyla bu saaatten sonra İslami temel felsefede sıkça dile getirilen Cennet ile Cehennem (!) arasındaki o mahşer meydanı olan Araf’ta durmanın, kalmanın hiç bir manası yoktur! Bu sonuç, o kadar da üzücü olmasagerektir. Elbette Müslüman aşılı Aleviler açısında araf’ta kalmanın zorluğu içler acısıdır. Buna karşın Çağdaş düşünceden, laisizmden, Hak ve hakikatten, savaşsız-barış ve kardeşlikten yana olan, köklü toplumsal değerlere önem veren Alevilerin birarada olması gelecek kuşaklarımız ve özellikle de kızlarımız, Kadınlarımız için bir umuttur. Bu umudu bilimle örmek ve sevgiyle büyütmek hepimizin görevidir. Meramımız, incitmek değil! Gizemli bir gerçeğin açığa çıkarılması için çaba göstermek ve katkı sunmaktır! İnanca ilişkin bu türden temel tartışmalar, araştırmalar, düşünceler yazılı hale getirilip tarihe not düşülmelidir

“Bismi Haak! Allah Allahh!“ diyenlere, Allah eyvallah! diyelim, Hak ile kalın!