“Haydar Haydar, Haydar Dost Dara Düş Oldum.”

Hepimiz tanırız değerli ozanımız Ali Ekber Çiçek’i. Halk Müziğinin duayeni ve usta bir bağlamacıydı. Hayatı acılar ve çileler içinde geçmiştir. ‘’Kâmil İnsan’’ olma yolunda yaşamını sürdürmüş ve sanatında zirveleşmiş efsanevi bir şahsiyet ve sanatçımızdır.

“Haydar Haydar” isimli çalışmasıyla yüzyılımıza damgasını vurmuş rehber bir niteliktir, Ali Ekber Çiçek. Küçük yaşlarda dedelerin ceminde bulunması ve çocuk yaşında bağlamayla tanışması; hayat felsefesinin insanlık yolunda gelişmesine yön vermiştir.

İnsanlığın acılarını, ezilmişliğini, türkülerinde dile getirmiştir. Sınıflı toplumların sorunlarını, insanlık ilişkilerini; dostluklarını, aşklarını ‘’sazıyla sözüyle’’ halk müziğinde harmanlamıştır. Ezilen toplumların ‘’varoş’’ yaşamını oluşturan gurbet sancılarını, eserlerinde anlatmıştır. Ali Ekber Çiçek, Aleviliğin hayat felsefesini oluşturan ‘’yetmiş iki millete bir nazarla bak’’ inancını anlatmak için ömrünü adamıştır. Biz insanların yaşadığı ekonomik, sosyal, dinsel sorunları ‘’Kâmil insan ‘’ olma inancıyla nasıl kurtuluşa erdirilebileceğini sanatıyla bizlere ifade etmiştir. Ali Ekber Çiçek üstadımızın ‘’ Haydar Haydar’’ isimli çalışmasını dinlediğimizde: ‘’ Ondörtbin yıl gezdim pervanelikte, sıdkı ismin duydum divanelikte, içtim şarabını mestanelikte, kırkların ceminde dara düş oldum.’’ dizesinin insanlık tarihini anlatan ifadeleriyle karşılaşıyoruz. Binlerce yıl insanlığın doğayı tanıması, eşyayı kullanması ve insanlık sürecini tamamlamasını bu dizede aşama aşama anlayabiliyoruz. Doğaya hükmeden insanlığın dünya içerisinde uygarlıklara doğru gelişim sürecini ve bu ilerleme süreçlerinde ‘’ üretim merkezli’’ oluşmuş sınıflı toplumların ‘’Hak ve Hakk’ı ‘’arayışlarını ikinci diziye bakarak aydınlığa kavuşturabiliriz. İnsanın doğaya ve kendisine hayran oluşunu hak ve adaletin ‘’ insan merkezli’’ oluşunu üçüncü dizedeki cümleyle fark edebiliyoruz. Dördüncü dizeyi okuduğumuzda; sınıflı toplum içinde yetişen insanların birbirlerine karşı, bireysel ve toplumsal problemler karşısında göstermiş oldukları ‘’adalet ve saygı’’ duygularının davranışssal ve inançsal tezahürlerinin ‘’ kendini sorgulayarak’’ dar’a çekilerek; kişinin kendisi ve toplumu için, günah ve kusurlardan arınma yöntemini görüyoruz.

Alevi inancında cem olmak: Birlik olmak manasını taşır. Birliğin oluşmasıyla insanların cehalet uykusundan uyanışı ve hayatın cem ile olması gereken, tasviri yapılır. Sevgi inancı cem’ de kalplerde inanç halinde çoğalır. Dördüncü dizedeki: ‘’ Kırkların ceminde dara düş oldum.’’ Cümlesiyle anlatılmak istenen ‘’sevgi terbiyesi’’ bunun ifadesidir diye düşünüyorum.

İnsanlık tarihinde, oluşmuş sınıflı toplumların hayat felsefelerinde inanç her zaman varlığını korumuştur. Üretilen inançların altında yatan düşünce ve duygu; ezilen ve sömürülen toplumların isyanının ifadesidir. Uygarlık süreçlerinde gelişmiş semavi dinler her zaman savaşlarla, kıyımlarla neticeler ararken; Alevilik ve benzeri (zerdüşt, budist…) pagan kökenli ; semavi dinler öncesi oluşmuş inanç felsefeleri , halkların maneviyatında kapitalist ve emperyalist sistemden tamamen uzak; sosyalist duygu ve inançların oluşmuş olduğu yaşam felsefeleridir. Semavi dinler öncesi var olmuş inanç felsefelerinin yaşandığı toplumlarda ; evreni ve evren içinde mevcut olan her şeyi bütün olarak kabul ettiklerini ve derin saygı duyduklarını toplumların tarihinden biliyoruz. İnsanın doğa içerisinde kendisine anlam vermesi ve kendi iradesiyle yaşamını sürdürmesi çok zor aşamalardan geçmesiyle emeğin mutlak gücüyle gerçekleşmiştir. İnsanı insan yapan emek, insanlığın tarihsel serüveninin açıklayıcısı olmuştur. Evren ve insan var olduğu müddetçe de emek , insanın kurtuluşu için ve yaşamının devamı için asıl rehberi olacaktır.

Ezilen sınıfların ruh dünyasının tercümanı olan türküler, varlığını ancak toplumun emekçi kitlesiyle koruyabilir. Türküler , emekçi toplumların, özlem duyduğu birlik, beraberlik ifadeleridirler. Türküler , sömürülmeye, asimile olmaya karşı toplumların başkaldırışıdır. Egemen sınıflar tarafından evrensel birliğin parçalanmasıyla, sosyalist bir dünya için emek veren halkların ürünleri olarak çoğalması olacaktır türküler. Türküleri acılarımızın tarifi olarak dinlediğimizde ‘’komünal dünya’’ ya olan hasretimizi hissederiz. İnsan ilişkileri içinde yer alan: sevgi, dostluk, kardeşlik ve ‘komünal aile’ duygularımızın saflığını en duru haliyle anlatan türkülerimizdir. İnsanların birliğini, kurtuluşunu, eşit bir dünyada savaşsız hayatları ve ortak acılarımızın çaresinin komünal birlik ve beraberlikte sona ereceğinin , Ali Ekber Çiçeğin: ‘’ Güruh’i Naciye özümü kattım, insan sıfatında( zulmünden) çok geldim gittim, bülbül oldum firdevs bağında öttüm, bir zaman gül için zara düş oldum.’’ dizelerinde zengin bir anlatımla okuyup, dinleyebiliyoruz.

İnsanlık yüreğimizde ölümsüz olan, Halk müziğimizin duayeni Ali Ekber Çiçek üstadımız, ömrü boyunca sanatını insan sevgisiyle besleyerek yüceltmiş ve ölümsüzleştirmiştir. Dostluk sevgisine ve inancına çok değinmiş üstadımız, hayatı boyunca gerçek dostlukların özlemini yaşamıştır. Bu yüzden ‘’ Pir Sultan Abdal’ın: Bir Dost bulamadım gün akşam oldu’’ türküsünü söylerken, eserin bu cümlesini büyük bir esef ile okumuştur. Ali Ekber Çiçek üstadımız ve türkülere emek veren birçok sanatçılarımız yaşarken yeterli ilgiyi görememişlerdir. Türkülere değer vermeliyiz.

Özellikle gelecek nesillerimizin kalplerini türkülerle beslemeliyiz. Kendimize ve toplumumuza yabancı kalmamak için türküleri hayatımızdan eksik etmemeliyiz. Ali Ekber Çiçek üstadımızı ve türkülere emek verip aramızdan ayrılmış bütün üstatları saygıyla yad ediyorum. Işıklar içinde uyuyun insanlığın kadim değerleri.

Işıklar yoldaşın olsun, ‘’Haydar Haydar…’’